SANAT & TASARIM

Adalar’ın sanatçıları

İstanbul’un hemen yanıbaşındaki Adalar’da onlarca sanatçı yaşıyor. Son yıllardaki bu akının sebepleri belli. Bol bol yeşil, mavi, sükûnet, huzur, özellikle plastik sanatlar alanında çalışan yaratıcı insanların yaşam alanlarını buraya taşımasına yol açıyor. Seramik sanatçısı Fikret Parlak, ressamlar Arzu Başaran, Levent Morgök, Bubi Hayon ve heykeltıraş Fulya Asyalı bu rüzgâra kendilerini kaptıranlardan. Hikâyelerini ve Adalar’daki hayatı anlatıyorlar.

Burak Tatari / Fotoğraflar: Kerem Yücel

Adalar yan gelip yatma yeri değil!
Arzu Başaran, çalışmak için ayırdığı odada fikirlerini tazeliyor, küçük eskiz çalışmaları yapıyor.

 

Portreler Serisi

“EN GÜZEL TARAFI ZAMANI YAYMAK”
Arzu Başaran / Ressam / Burgazada
Buraya geleli 15 yıl oldu. Her yıl haziran başı gelip ekimin sonuna doğru dönüyoruz. Haftanın üç günü Gayrettepe’deki atölyeye iniyorum. Burada, defterlerim, küçük tezgâhım, mürekkep, aquarel boya kalemlerim bulunuyor.
İstanbul şehir olarak yeterince yorucu olduğu için oradayken bazen atölyeme sığınıyorum. Ada ise benim için zamanı yavaşlatmak istediğim bir yaşam alanı, bir sığınak. Buradan şehre, gündelik hayata, siyasete, sanata, her şeye uzaktan bakma şansım oluyor.
Ben daha çok roman okumayı seven biriyim. Buradayken kesintisiz olarak roman okuyabiliyorum. Sessizlik giderek bozulsa da, şehre göre çok daha sakin, rahat konsantre olunabilen bir yer.
Bir gün yaz kış burada yaşamaya karar verirsem atölyemi tümüyle buraya taşırım. Ama mekâna çok bağımlı olduğum için kolay olmaz. 1988’den bu yana aynı atölyede çalışıyorum. Bu nedenle orada birikmiş bir sürü hatıra, resim, fotoğraf, not ve eski dergiler var. Çalışırken onları karıştırıyorum, faydalanıyorum, kolajlarımda onlardan faydalanıyorum. Nisanda açılacak sergim için hazırladığım 2.5-3 metrelik tuvaller duvarları süslüyor. Atölyemdeyken aynı anda üç tuvalle çalışabiliyorum.
Ada’da olmanın en güzel tarafı zamanı yaymak. Buradayken zaman yavaşlıyor. İnsanda dinginlik oluşuyor. Burada şehre kıyasla daha iyi uyuyorum.
Adada çok programlı yaşamıyorum. Sabah uyanıp kahvaltı ettikten sonra internetten haberlere, köşe yazılarına bakıyorum. Beni sıkan şeylerle karşılaşırsam onlardan kurtulmak için kedilerle, bahçe ve çiçeklerle uğraşıyorum.
Burgazada, en sakin ve küçük ada. İki bakkal, üç kafe, beş altı lokanta, iki kasap, iki pastane var. Ada’ya ziyarete gelen arkadaşlarımla sık sık görüşüyorum. Şehrin temposundan dolayı yoğun görüşemediğim dostlarımız buraya geliyor. Adalar’a istediğiniz zamanda gelip gidemiyorsunuz. Başta bundan rahatsızlık duysam da bu duyguyu yendim. Buradayken annem ve babamla bile daha yoğun görüşüyorum. Gelen misafirlerin saatlere bağlı olması daha uzun bir beraberlik sağlıyor.
Buranın yaz sezonu dışında herkesin şehre çekildiği, yalnızca adalıların yaşadığı bir zaman dilimi var. Özellikle ekim-kasım aylarında burada olup, deniz dalgalarının, havanın, ışığın değişimini görmeye bayılıyorum. O yüzden hafta sonları mutlaka burada oluyorum.
Adalar’da halen farklı kültürler, kimlikler bir arada yaşıyor. Her ne kadar Rumlar buradan kovulsalar da bir bölümü ağustos ayında yortu için Adalar’a geliyor, kiliseler hareketleniyor. Cuma günleri kurulan pazara indiğinizde Kürtçe, Ermenice, Süryanice, İbranice, Fransızca, İngilizce gibi farklı dilleri duyuyorsunuz. Bu da bana iyi geliyor.

 

 

Dünyaca ünlü sanatçı
Bubi Hayon'un eserleri, Sotheby's ve Christie’s gibi dünyanın en ünlü müzayede evlerinde açık artırmayla alıcı buldu.

 

“BÜTÜN ADA ATÖLYEM”
Bubi Hayon / Ressam / Sedef Adası
Beş senedir Sedef Adası’ndayım. Buraya taşınırken hedefim yaz aylarında işlerimi Ada’da görmekti. Ancak önemli bir kaza geçirdim. Bileğim koptu. İki yıl topalladım. Tüm işlerim aksadı. Bu nedenle hâlâ adada boya ve malzemeyle çalışma olanaklarım kısıtlı. Ama buradayken bilgisayar üzerinden birçok işimi yürütüyorum. Gelecek seneden itibaren ise asistanlarımı çalışmak üzere buraya çağırmak istiyorum. İşleri yazları buradan yürüteceğiz.
Bu sıralar İstanbul’da işlerim o kadar yoğun ki adaya gelmek zor oluyor. Bu sene altı önemli büyük sergim ve retrospektifim, basılacak iki kitabım var. Ama her fırsatta buraya kaçıyorum. Hafta sonları kesinlikle buradayım.
Yaşamımın 30 senesi benim için çok özel bir yer olan Burgazada’da geçti. Ancak oraya dışarıdan çok fazla insan gelmeye başladı. Ada dediğinin izole bir hayatı olması gerekiyor. Ama mesela Büyükada şehirden bile kalabalık. Aynı Beyoğlu gibi yürürken insanlara çarpıyorsunuz. Dolayısıyla Büyükada artık sayfiye yeri değil. Sedef Adası ise tam aradığınız yer.
Çocukluğumun kitabı Robinson Crusoe’daki gibi, burada Cuma’yı arıyorum (gülüyor). Yani benden başka kimse yok. Biliyorsunuz; biz sanatçılar devamlı atölyemizde yaşıyoruz. Dış dünya sanki bizi korkutuyor ya da yoruyor. Buradaysa kaçmaya gerek yok. Bütün ada atölye.
Buradayken hep erken yatıp erken kalkıyorum. Sabahları bahçeye çıkıp çiçekleri suluyorum. Kedilere mamalarını veriyorum. Kahvaltımı ediyorum. Sonra da bilgisayar başına geçiyorum.
Şunun altını çizelim; sanatçılar Adalar’dan çıkmadı. Sanatçılar zamanla Adalar’da yaşamayı tercih etti. Bu adada da değerli heykeltıraş Maria Kılıçlıoğlu, önemli şair Gülseli İnal yaşıyor.
Bu adada pek kafeye inmeyiz. Ara sıra bir lüks bir de makul restorandan birine uğranılır. Ama burada esas aktivite komşuluk ziyaretleridir.
Sedef Adası’na vapur seferleri yok. Dışarıdan insanlar gelip, denize girmek için bu adayı kullanmıyorlar. Zaten burası bir özel mülk. Sedef Adası’nın diğer adalar ve Kartal’la bağlantısını sağlayan adanın kendi teknesi. Zaman zaman değişiklik olsun diye diğer Adalar’a geçiyoruz.
Burası gerçek bir cennet. Benim için cennet, kendimle baş başa kalabileceğim yerdir. Atölyenin kutsallığı ana rahmi gibi olmasından geliyor. Orada kendi başınıza kalabiliyorsunuz. Dışarıdan sizi rahatsız edecek kimse veya gürültü yok. Dış dünyanın çağrısına kulağımı tıkayabildiğim tek yer atölyem. Çünkü atölyemdeki meşguliyet beni oraya bağlayabiliyor. Üstat Homeros’un Odysseia’sından bir örnekle bitirelim. Odysseia geri dönerken sirenlerin sesine kapılmamak için kendini direğe bağlar. Ben de kendimi atölyeye bağlıyorum. Bunun anlamı şu: “Allah belanı versin. Sanat yapılır mı hiç, dışarıda yaşamak varken?” (gülüyor)

 

 

Otoportre
Fulya Asyalı, kendi yüzünün modeliyle yarattığı heykelde, insanın kendi kendini yiyip bitirmesini ortaya koymak istemiş.

 


“SESSİZ, KAPALI HAYAT İNSANI ÜRETKEN KILIYOR”
Fulya Asyalı / Heykeltıraş / Büyükada
2013’ten bu yana Büyükada’dayım. Eşim de, ben de Mimar Sinan Üniversitesi heykel bölümünde çalışıyoruz. Her gün işe vapurla gidip geliyorum. En başta bu bile çok keyifli. İstanbul’un güzel manzarası eşliğinde kitap okuma fırsatım oluyor.
Şehrin yorucu unsurlarından uzaktaki ada yaşamından bir sanatçı olarak faydalanıyorum. Adadaki mimari, bitki örtüsü, deniz kenarında olmak ruh sağlığı açısından faydalı; bunun besleyici bir yönü var. Ayrıca tüm gün İstanbul’un en kalabalık, karmaşık yerlerinden birinde çalıştığım için buradaki huzur bana aynı gün içinde iki farklı kutbu yaşatıyor. Bu da verimimi artırıyor.
Özellikle kış aylarında buranın sessiz, kapalı hayatı insanı üretken kılıyor. Düşünün, otomobil gürültüsü bile yok. İnsanlar birbirilerini tanıyor. Evler daha estetik, daha geniş. Manzara güzel. Günlük rutinden uzaklaşmak kolay. Burası hayal kurmaya elverişli bir yer. Bu da zamansızlık duygusu veriyor.
Üniversitede teknik anlamda tabii ki daha rahat çalışıyorum. Yine de fikirlerim burada şekilleniyor. Evimizin en büyük odasını atölyeye dönüştürdük. Bunun hem zorlukları, hem avantajları var. Fikrinizle aranıza mesafe girmiyor. Ortam size sürekli sanatçı olduğunuzu hatırlatıyor. Üretim krizine girseniz bile yılgınlığa sürüklenmiyorsunuz. Zorluğu ise evinizi dostlarınıza kolayca açamamak. Yine de sanatçıların yaşadığı ortamı atölyeye çevirmesini sağlıklı buluyorum.
Adalar’a yerleşen ve burada sanatçı olmanın keyfine varan insanlar, diğer sanatçı arkadaşlarına da bunu telkin ediyor. Birçok ressam, heykeltıraş arkadaşımız burada yaşıyor. Teknik açıdan en büyük problem ise kısıtlı malzeme. Özellikle heykeltıraşlar için buradaki çeşitlilik yeterli değil.
Tabii başka eksikler de var. Özellikle aradığım kitabı bulma konusunda zorluk çekiyorum. Burası, daha turistik bir belde olduğu için, yeme-içme seçenekleri fazla. Ama onun dışında farklı bir şey yapmak istediğinizde bulamıyorsunuz.
Ben Caddebostan’da yaşarken evden mutlaka bir amaç için çıkıyordum. Buradaysa çoğu zaman sadece yürümek için dışarı çıkıyoruz. İstediğimiz an denize girebilmek büyük bir artı. Onun dışında İstanbul’da çok takip edemediğimiz açık hava organizasyonları ve konserleri burada takip edip eğlenebiliyoruz.
Yine de her gün üniversiteye gitmeseydim hayat daha zor olurdu. Ben o kadar münzeviliğin iyi bir yere varmayacağını düşünüyorum. Günlerce Ada’dan çıkmamak bir süre sonra sıkıcı olabilir. Kendinizi çok fazla dinlersiniz.
Üniversitede genç insanlarla beraber olmak bu yüzden bana iyi geliyor. Öyle bir canlılığın ardından akşam keyifli ve biraz yorgun olarak buraya dönmek çok güzel.
Senede birkaç gün ulaşım sorunları oluyor. Lodos olduğunda okula gidemiyoruz. Anlayışlı davranılıyor. Özel sektörde çalışsak böyle olmayabilirdi. Çünkü Ada’da yaşamak bizim seçimimiz. Ama şu an böyle konuları aşabiliyoruz.

 

 

 

Serigrafi baskısında usta
Birçok karma ve kişisel sergide işleri yer alan Levent Morgök, artık yaratıcı çalışmalarına Burgazada'da devam ediyor.

 

“DELİCESİNE BİR YIKIMDAN KAÇTIM”
Levent Morgök / Ressam / Burgazada
Bir senedir bu evle uğraşıyorum. Son bir aydır ise temelli buradayım. İki yıl önce Burgazada’ya hayatımda ilk kez geldiğimde karar verdim burada yaşamaya. Şehirden çok sıkılmış, ikinci bir seçeneği düşünür haldeydim.
20 yaşımdan bu yana, İstanbul'un tam merkezinde, Elmadağ’da, delicesine bir yıkımın yaşandığı, şehrin yeniden inşa edildiği bir noktada yaşıyordum. Gürültü, toz, kir nedeniyle sokağa çıkmaz hale gelmiştim. Uzunca bir süre orada olmayı sevdim. Ama şehrin benim kaldıramayacağım şekilde değişmesi yüzünden kaçacak yer aradım. Sabah-akşam süren inşaatlar nedeniyle hiç uyuyamadığım bir dönem oldu. Belki bunun yaşla da ilgisi vardır. Kendimle kalabileceğim bir yere ihtiyaç duydum.
Taşınacağım yerin şehrin dışında olmasını istiyordum. Ama otomobil kullanmadığım için Ağva, Çatalca gibi yerler benim için zorlu seçeneklerdi. Hem İstanbul’da hem de dışında olmak, ulaşım aracı olarak vapuru kullanmak gibi imkânları sayesinde Burgazada en ideal seçenek olarak ortaya çıktı. Burayı ev ve atölye olarak kullanacağım. İstanbul’daki atölyem ise depo olarak duracak.
Burgazada'dan şehre baktığımda korkunç bir yer görüyorum. Beton, beton ve beton… İnsan şehirde yaşarken bunu anlamıyor.
Oldum olası günlerimi evde kendi hobilerimle, kitap, dergi okuyarak, internette sörf yaparak, müzik dinleyerek geçiriyorum. İnterneti varsa insanın nerede olduğunun önemi olmadığını düşünüyorum. Yine de buradan boşluğa, maviye bakma fikri güzel. Sakin, trafiksiz, gürültüsüz bir ortamda yaşıyoruz.
Burada bir üretkenlik söz konusu tabii. Zihni sağlıklı işletmek için burası daha uygun. Çoğu insan seyahatte veya kaosta da zihnini işletecek bir şey çıkarabilir. Ama buranın yalınlığı, sakinliği, telefonun doğru düzgün çekmemesi, dışarıdan müdahale olmaması, akşam acayip bir sessizlik olması beni rahatlatıyor.
Hâlâ Adalar’da az insan var. İyi ki insanların aklına gelmiyor. Aslında bu röportajı vermeyi insanlara buraları cazip hale getirmemek için istemiyordum. Çünkü eninde sonunda gelecekler. Cihangir’e önce “Eh meh” yaptılar, sonra herkes doluştu. Elmadağ’a ben ilk taşındım, “Eh öh” yaptılar. Balat için “Ay köylü”, Tarlabaşı için “Ay travesti” dediler. Şimdi herkes orada. Bu insanlar Adalar’a da gelirler diye ödümüz kopuyor. Gitmesi gelmesi çok zor; altını çizelim. Adalar çok sıkıcı, depresyondan geberirsiniz (gülüyor).
Şimdiye kadar hiçbir öngörüm gerçekleşmediği için artık öngörü falan yok. Şimdiki zamanın tam içinde yaşamak istiyorum. Şu an buradayım, her şey çok güzel, sevdiğim müzik çalıyor vs.

 

 

Mühendis, sanatçı, tasarımcı Büyükada'da üç katlı bir köşkte yaşayan Fikret Parlak, evin tüm detaylarını kendisi tasarlamış.

 

“BURADA İNSANI DEPRESYONA SÜRÜKLEYECEK BİR ŞEY YOK”
Fikret Parlak / Seramik sanatçısı / Büyükada
Sekiz senedir Büyükada’dayım. Daha önce Gümüşsuyu’nda yaşıyordum. Denize uzak olmayan, domates yetiştirebileceğim bahçeli bir evde yaşamak istiyordum. Bir şekilde ada fikri gelişti. Bir sene gittim, geldim. Aradığım evi bulunca yerleştim.
Aslen tekstil mühendisiyim. Birkaç şirkette çalıştıktan sonra ihracat firmamı kurdum. 10 sene kadar bu işi yürüttüm. Türkiye’de üretilen iplikleri çeşitli ülkelere ihraç ettim. 2010 yılında, kazandığım parayı hayatımı organize etmeye, güzelleştirmeye ayırmaya karar verdim. Bu evi aldım.
2010 yılına kadar kadar seramikle hiç uğraşmadım. Bursa’da eskiden beri tanıdığım Turgut Tuna diye çok meşhur bir seramik çini sanatçısı vardı. Tuna, ‘Çini Çiftlik’ adını verdiği organizasyonu kurunca ben de buna dahil oldum. O sırada emekli olmuştum, uygundum. Orada modelist olarak işe başladım. Tuna’nın çıraklığını yaptım. İki sene boyunca haftanın beş günü orada kaldım. İki senenin sonunda hocam “Sen oldun” deyip beni kovdu (gülüyor).
Hocam Tuna, bir gün üzerinde Rumca yazılar yazan bir fotokopiyi elime tutuşturdu. Bu, ilk işim olacaktı. Bu balık resminin Büyükada’da olduğunu, onu bulmamı ve onunla ilgili bir üretim yapmamı istedi. Balık, Aya Nikola Manastırı’ndaymış. İzinleri aldım. Üzerinde Rumca yazılar yazan gümüş balığı buldum. Eski Rumca yazı anlaşılınca hikâye de ortaya çıktı. Balıkçıların azizi olan Aya Nikola’ya balıkçılar bir adak adamış. O sene deniz bol balık yapınca da bu hediyeyi kiliseye sunmuşlar. Tarihi de 1 Mart 1888. Bu öyküden yola çıkarak seramik balıklarımı ortaya çıkardım.
Palamut, çupra yaptım. Şimdi aklım uskumruda… Bir de böcek projem var. ‘Güzellik nedir, çirkinlik nedir? Çirkin olan güzel olabilir mi?’ gibi daha kavramsal bir yaratı ortaya çıkarmak istiyorum.
Üretimi evden yapabilmek için müştemilatı atölyeye çevirdim. Atölyeyi bir seviyeye getirebilmek için seramik üzerine birçok kitap okudum. Mühendis olduğum için teknik kitapları da okuyabildim. Burada çamuru, boyalarımı, her şeyi tek başıma imal ediyorum.
Hayatım boyunca profesyonel olarak yaşadığım için çok disiplinli çalışıyorum. Haftanın altı günü sabah 9 gibi kalkıyorum. En az 17.00’ye kadar çalışıyorum. Sürekli yaratıcılık içinde olmadığım için yaptığım işe sanat değil, zanaat diyorum. Bazı günler sadece yaptıklarımı çoğaltıyorum. Bir eseri 100 adede çıkarıyorum.
Haftanın bir günü şehre iniyorum. Mal verdiğim yerlere uğruyorum. Sohbet edip alışveriş yapıyorum. Hammaddeleri toparlıyorum. Güzel bir yerde yemek yiyorum. Amaç iş bile olsa kendimi eğlendiriyorum.
Kuşkusuz, buranın romantik bir durumu var. Şehirde kaybettiğiniz zamanı burada kaybetmiyorsunuz. Mesela trafik yok. Depresyona sürükleyecek bir şey yok. Tabii ki ben kendimi depresyona sokacak sebepler yaratabilirim ama dışarıdan gelen müdahale yok.
Orhan Pamuk yaz aylarında burada yaşadığı için görüşüyoruz. Ben seramiğe başladıktan sonra birlikte bir iş yapmak istedi. Ben de Masumiyet Müzesi’ne gidip bakındım. Köpek vitrinini görünce kafamda bir ışık yandı. İstanbul sokak köpeğini temsil eden biblolar yarattım. Artık Masumiyet Müzesi’nin dükkânında satılıyorlar.