DÜŞÜNCE

Ahlaksızlık bir sistem meselesidir

İnsanlar giderek ahlaksızlaşıyor mu, yoksa bu, insanoğlunun özünde zaten var mı? Bazı toplumlar neden diğerlerinden daha ahlaklı? Akademisyen ve yazar Selçuk Şirin, bireysel ahlaktan, toplumsal ahlaka uzanan satırlarında, özellikle eğitim ve hukuk sistemini masaya yatırıyor.

Selçuk Şirin

İpe gönderen mi ahlaklı, giden mi?
Ölüme mahkûm edilen filozof Socrates, son konuşmasında, “Çocuklarım büyüdüklerinde, erdemden çok zenginliğe düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraştıysam, siz de onlarla uğraşın" demişti.

 

“Vicdan!” Sigmund Freud’un “Medeniyetin en büyük buluşu nedir?” sorusuna verdiği yanıt bu. Vicdan olmasaydı herkesin tepesine bir polis dikmemiz gerekirdi. İnsanların toplu olarak bir arada yaşama serüveni, yani medeniyet tarihi, daha ahlaki bir yaşam mücadelesi olarak da okunabilir. Peki, ahlakın kaynağı nedir? Doğuştan mı geliyor, sonradan mı öğreniliyor? Neden bazı toplumlar diğerlerinden daha ahlaklı?
İnsan, hayatta kalmak için son derece bencil olma potansiyeline sahip; önce kendi çıkarını düşünen bir varlık. Her gün aldığımız kararlarda bunu görüyoruz. Gazetelerin üçüncü sayfaları kendi çıkarı için yakınlarına ahlaksızlık yapanların hikâyeleriyle dolu. İnsanlar, kendi hayatlarını idame ettirmek adına başkalarına kolaylıkla ahlaksızlık yapabiliyor. Doğduğu an, başkaları olmadan hayatta kalamayan bir varlığın bu kadar bencil olabilmesi büyük tezat.
İnsanoğlu özünde bencil olabilir ve bu, insana kısa vadede belli bir çıkar da sağlayabilir. Ancak insanlık tarihine baktığımızda, başarılı toplumlarda bireysel ve sosyal çıkarların harmanlandığını görüyoruz. Beşeri gelişme, tam da Freud’un dediği gibi, insani bencilliği bir arada yaşama etiği ile terbiye etmekle mümkün. Ahlakın, medeniyetin temeli olduğu gerçeğini artık ekonomistler de kabul ediyor. O nedenle dünya ekonomik tarihini inceleyen Daron Acemoğlu ve James Robinson’ın ‘Ulusların Çöküşü’ çalışması, aslında bir çeşit ahlak tarihi olarak da okunabilir. Yazarlar bu klasik çalışmada, ahlaksızlığı kurumsallaştıran ulusların tarih sahnesinden yok olduğunu gösteriyor. Yine aynı çalışmada, tarihte başarılı olmuş ulusların ise bir arada yaşama hukukunu kurumsallaştırmış sistemler olduğunu görüyoruz. Peki, ahlak nedir? Nasıl ortaya çıkar? Bir davranış bilimci olarak ahlak kavramını, soyut bir erdem olarak değil, somut bir davranış olarak tanımlıyorum. Çok erdemli bir niyetiniz olabilir, ancak eğer bunu eyleme geçiremiyorsanız ahlaktan söz edemeyiz. Bu haliyle ahlak bireyseldir. Ama bireylerin davranışları, içinde yaşadıkları toplumsal sistem tarafından da şekillendirilir. O nedenle ahlak, bireysel olduğu kadar sistemseldir de. Bir başka ifadeyle, bazı toplumların ahlaklı, bazılarının ahlaksız olmasının nedeni bir toplumda ahlaksız bireylerin yığılmış olması değil; tam tersine, bir toplumda ahlaksızlığı özendiren bir sistemin kurulmuş olmasıdır. O halde bir davranış olarak ahlakı nasıl tarif edebiliriz? Bir sistem, ahlakı ya da ahlaksızlığı nasıl teşvik eder?

DÖRT AŞAMADA AHLAKİ DAVRANIŞ
Akademik çalışmalarımda sıkça başvurduğum Amerikalı psikolog James Rest’in modeline göre, ahlaklı davranış dört aşamada ortaya çıkıyor. Bu aşamalardan herhangi birinin eksik olması ahlaksızlığa yol açıyor. Ahlaklı bir davranış için ilk aşama ahlaksızlığa karşı duyarlı olmak. Ahlaksızlığa şahit olunca durup o olaya mı odaklanırsınız, yoksa olayı görmezden mi gelirsiniz? Bir görevlinin rüşvet almasına şahit olduğunuzu düşünün. Ne yaparsınız? Hiçbir şey olmamış gibi işinize devam mı edersiniz, yoksa duraksayıp bunun üzerine düşünür müsünüz? İkincisini yaptığınız vakit, ahlaki bir davranış için ilk adımı atmış olursunuz.
Ahlaki bir davranış sergilemenin ikinci aşaması ahlaki bir muhakemeye sahip olmayı gerektiriyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösteren bir cetveliniz olmadan ahlaki davranış ortaya çıkmıyor. Diyelim ki rüşveti fark ettiniz. Ortada bir ahlaksızlık olduğunu seziyorsunuz ama bundan emin değilsiniz. Ahlak prensipleriniz neler? “Medeni bir toplumda kimse haksız kazanç elde edemez” prensibine sahip iseniz rüşveti şikâyet etmeniz en doğru yol. “Bal tutan parmağını yalar” derseniz olayı unutmanız mümkün. “Şikâyet edersem başıma iş gelir” kaygısıyla “Önce kendimi düşünmeliyim” derseniz rüşveti görmezlikten gelmek makul bir seçenek. Bu aşamada amaç, kişisel ahlaki prensipleriniz çerçevesinde seçenekleri sıralamak.
Ahlaki bir davranışın üçüncü aşaması ahlaki motivasyon. Bazen ahlaksızlığı görüp ne yapmanız gerektiğini bilebilirsiniz ama doğru olanı yapmak için yeterince motivasyonunuz olmayabilir. Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak, rüşveti ahlaksızlık olarak görüyorsanız belli bir risk de alarak durumu şikâyet eder misiniz? Yoksa başka motivasyonlar, mesela güvenlik kaygısı, sizi durumu görmezlikten gelmeye mi iter? İşte bu aşamada niyet ve davranış birbirinden ayrılıyor. İyi niyet sahibi olmanız ve neyin ahlaki olduğunu bilmeniz, tek başına sizi ahlaki bir davranışa yöneltmiyor. Doğru olanı yapmak için niyet ve bilgi kadar motivasyon da şart.
Ahlaki bir davranışın ortaya çıkması için gerekli son aşama ahlaki eylem. Bu aşama cesaret, kararlılık ve niyetinizi eyleme geçirecek bir beceriye sahip olmayı gerektirir. Rüşveti ahlaksızlık olarak görüp bunu şikâyet etmek için gerekli motivasyonunuz olabilir ama bu motivasyonu eyleme geçirme noktasında yeterli bilgi ve beceri birikiminiz olmayabilir. Kime, nasıl şikâyet edilecek? Polise mi, basına mı gitmeli? Bu sorulara verilecek yanıtlar ahlaki davranışın şeklini belirleyecek.
Bu ahlaki davranış modelinin işlevsel yanı, ahlak mefhumunu soyut, uhrevi ya da tamamen bireysel olmaktan çıkarıp onu somut, gözlemlenebilir ve toplumsal bir vaka olarak ortaya koyması. Bu anlamda daha ahlaklı bir toplum için bireysel tercihler kadar toplumsal sistemin niteliği de önemli. Ahlaksızlık tek başına bireysel tercihlerle açıklanamayacak bir mefhum.
Ahlaksızlığı sisteme ilişkin bir zaaf olarak görüyorsak, o halde ahlaklı bir toplum oluşturmak için meseleye nereden başlayacağımızı da belirlemiş oluyoruz. Daha ahlaklı bir toplum kurmak istiyorsak, yukarıdaki dört aşamanın her birinde toplum olarak bireyleri nasıl destekleyebileceğimize bakmak gerekiyor. Örneğin, ilk aşamada ahlaki duyarlılığı artırmak, ikinci aşamada bireylere neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmekle işe başlayabiliriz. Bunu eğitim kurumları, aile ve topluma yön verenlerin ahlaki duyarlılığıyla desteklemek mümkün.
Ancak tek başına eğitim ile yalnızca söylem düzeyinde ahlakı yüceltmiş oluruz. Çünkü insanların duyarlı olması ve neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmeleri onları tek başına ahlaklı davranışa itmiyor. Zaten eğitimle ahlak arasında bu anlamda doğrusal bir bağdan söz etmek yanlış olur. O nedenle bir toplumda ahlakın eylem düzeyinde yaygınlaşması için eğitim kadar adil bir hukuk sistemine de ihtiyaç var. Eğer bir toplumda ahlaklı davrananlar ödüllendiriliyor, ahlaksızlar cezalandırılıyor ise o toplumda ahlaklı davranış çoğalıyor demektir. Tersi geçerli ise, yani bir toplumda ahlaksızlar ödüllendiriliyor, ahlak sahibi insanlara hayat zehir ediliyorsa orada yaşayan bireylerin ekseriyetinde ahlaklı davranışlar görmek zorlaşır.

 



Her dönemin 'ahlaksız'ı başka Karikatürün öncülerinden James Gillray'in 'Yeni Ahlak' eseri, Fransız Devrimi döneminin 'baskın din anlayışı'nı yaymaya çalışan vaizi ve aristokrasiyi simgeleyen Bedford Dükü'nü Leviathan olarak trajikomik şekilde resmetmiş (1798).

BİREY DEĞİL, SİSTEM!
Ahlak, bireysel olduğu kadar sistemsel bir mefhum. Ahlakı bireysel mehfumlarla, bireylerin zaaf ya da erdemleriyle açıklamak meselenin bu sistemsel boyutunu kaçırmak demek. Bunu kaçırdığımız zaman, yani ahlakı bireysel bir kavrama hapsettiğimiz zaman ahlaklı insanları kahramanlaştırmak, ahlaksız insanları da şeytanlaştırmaktan kendimizi alıkoyamayız. Yine bu dar bireysel yaklaşımla ahlaksızlığın neden belli toplumsal sistemlerde daha yaygın olduğunu anlamak da mümkün olmaz. İnsanın özünde var olan bireysel çıkar eğilimini toplumsal çıkar lehine dönüştürmek medeni bir hayat kurmanın özü. Ahlak üzerine yapılan karşılaştırmalı araştırmalarda ortaya çıkan veriler de bunu doğruluyor: Demokratik bir hukuk düzeni kuran toplumlarda ahlaksızlık azalıyor. Totaliter sistemlerde ahlaksızlığın her türlüsü artıyor. O nedenle artık beşeri gelişmişlik çalışmalarının odağında bir refah göstergesi olarak ‘toplumsal güven endeksi’ yer alıyor. Çünkü bir toplumda başkalarına güven arttıkça o toplumda ahlaksızlık azalıyor ve üretkenlik de buna paralel olarak artıyor.
Türkiye toplumuna bu açıdan baktığımızda karşımıza son derece karamsar bir tablo çıkıyor. Dünya Değerler Araştırması’na göre bizde “İnsanlara güvenirim” diyenlerin oranı 100 kişide sadece 12, bu oranla 58 ülke içerisinde sonlardayız (44’üncü sıradayız). Daha açık toplumlarda, örneğin Hollanda'da bu oran yüzde 66, İsveç'te yüzde 60 ve Almanya'da yüzde 44. Bu verileri detaylıca inceleyince sorunun kaynağında hukuk sistemi ve gelir dağılımındaki arızalar olduğu ortaya çıkıyor. Bu iki alanda sorunu olan ülkelerde, yani hukukun üstünlüğünü inşa edememiş, bireyler arasında uçurumlar yaratmış ülkelerde toplumsal güvensizlik en üst noktaya çıkıyor.
Özetle, ahlaksızlığın genelleşmesini insani değil sistemsel bir zaaf olarak açıklıyorum. Gündelik hayatı ve politikayı saran bu durum, insanın özündeki ‘kötülük’ten kaynaklanmıyor. Düşünememekten, cahillikten hiç kaynaklanmıyor. Ahlaksızlık dediğimiz bu durumun kaynağı bir arada yaşamak için kurduğumuz eğitim ve hukuk sisteminde. Eğer Türkiye toplumu, eğitimden hukuk sistemine bir dizi reformlarla bir arada yaşama etiğini yeniden inşa ederse, bugün adına 'ahlaksızlık' dediğimiz girdaptan çıkıp refah toplumu olma yönünde önemli bir adım atmış oluruz. Her şey bir tercih meselesi.

Selçuk Şirin: Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra The State University of New York’ta (SUNY) yüksek lisans, Boston College’da doktora yaptı. New York Üniversitesi’nde Uygulamalı Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi. 2008’de ‘Genç Amerikalı Müslümanlar’, 2015’te ‘Yol Ayrımındaki Türkiye’ kitaplarını kaleme aldı.