SANAT & TASARIM

Ahmet Güneştekin: “Öldükten sonra keşfedilme zamanı çoktan geçti”

Kendi toprağından, geleneğinden kopmadan onbinlerce yıllık geçmişi moderniteyle birleştirerek yorumlayan Ahmet Güneştekin, yeni sergisi 'Kökenin Yetisi' ile Barselona Marlborough Gallery’de olacak. Hayatı Batman’da bir işçi kampında başlayan, sonrasında dünyaya açılmış bir sanatçı ve Yaşar Kemal'in manevi oğlu olarak devam eden Güneştekin’in tek sırrı sanatı mı?

Ayşegül Savur Özgen, Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Tanışma anı: Şişhane’deki Güneştekin Sanat Merkezi’nin eksi dördüncü katındayız. Kot farkından dolayı aşağı doğru ilerleyen galeride, özellikle 'Yüzleşme' ve 'Optik' serisindeki çalışmaların çokluğu dikkat çekiyor. En alt katta meşhur ‘Kapılar’ ve Halepçe Katliamı için yaptığı 'Yüzleşme' adlı eseri var.

Fotoğrafçımız Emre Yunusoğlu, eserlerin büyüsüne kapılmış fotoğraf açılarını ve ışığı ayarlarken, Ahmet Güneştekin yanımıza geliyor. Yüzünün keskin hatlarıyla hiç gülümsemeden poz verirken “Ne güzel, bana hiç biraz güler misiniz demediniz” diyor. Diğer fotoğrafçılardan sıklıkla bu cümleyi duymaktan sıkılmış. “Gülmezsem beğenmiyorlar ama o zaman da tüm fotoğraflar birbirine benziyor” dediğinde gerçekten gülüyor.

Çekim bitince Güneştekin, röportajımızı yapmak üzere beni bir kat yukarıdaki atölyesine davet etti. "Türkiye’nin en pahalısı" diye bilinen meşhur Marlborough Gallery’ye dahil olarak dünyaya açılan bir sanatçının atölyesini hayal ettiniz mi hiç?

Anlatayım: Bir köşede bizim de oturup konuştuğumuz sade ve konforlu bir oturma grubu, elbette geniş bir alana yayılan bir çalışma ortamı ve bir de pilates topları, tavandan aşağı sallanan bir kum torbası, epeydir kullanılmadığı üzerindeki kolilerden belli olan yürüme bandı... Ve sanatçının röportajımız esnasında da ara sıra bizi ziyaret eden Van kedisi...

Açıkçası ben etrafı meraklı gözlerle incelerken, çok daha çılgın bir atölye hayal ettiğimi anladım. Ama neydi o çılgınlık bilmiyorum. Müthiş bir dağınıklık, etrafta bu büyük sanatçının kaprisinden delirmek üzere olan çalışanlar, sesi inceden yükselen bir arya belki...

Fazlasıyla doğal ve normal gelen bu yüksek sanat ortamı, Güneştekin’i dinlemeye başladıkça hiç de tuhaf görünmedi sonradan gözüme. İşin o tarafına geleceğim. Ama önce Güneştekin ile asıl görüşme sebebimiz ile başlayalım.

Kendisi dünyanın önde gelen uluslararası sanat galerilerinden Marlborough’nun sanatçılarından biri ve 5 Kasım’dan itibaren Barselona Marlborough’da ‘Kökenin Yetisi’ adlı sergisiyle sanat çevreleriyle buluşuyor. Sergi 12 Aralık’a kadar sürecek.

Kökenin Yetisi

Serginin adıyla başlıyoruz. Ne demek ‘Kökenin Yetisi’? Hani şu meşhur deyişle: Sanatçı burada ne anlatmak istiyor? Bunu açıklarken sık sık hayatından örnek veriyor Güneştekin. Memleketi Batman’da Süryanilerin, Müslüman Arapların, Ermenilerin, Ezidilerin, Kürtlerin, Türklerin bir arada uyum içinde nasıl yaşadığını, çocukken Kürt ninesinden dinlediği masallardan, destanlardan söz ediyor. Sonra Türkiye’yi adım adım dolaşırken bu hikâyelerin, kahramanların yeniden peşine düşmesinden. Bunları anlatırken ‘kadim coğrafya, bu toprakların kültürü, destan, kahraman, hikâye gibi kelimeleri, tanımları epey sık kullanıyor. Ulaştığı nokta hep aynı aslında: Kendi deyişiyle bu kadim coğrafyadaki tüm kültürlerin iç içe geçmiş olması. Mezopotamya’dan günümüze uzanan bir hikâyeyle, Antik Yunan mitolojisindeki başka bir hikâyenin yolları aynı değerlerde kesişebiliyor. Kısacası Güneştekin, anlaşmazlığın bitmediği bu toprakların insanını “Yok birbirinizden farkınız” diyerek dengeye davet ediyor.

Kökenin Yetisi sergisinde sanatçının aynaları kullanarak çalıştığı üç boyutlu eserlerleri ilk kez sanatseverlerle buluşacak. Serginin küratörlüğünü ünlü bir Katalan sanat tarihçisi, Daniel Giralt-Miracle üstlenmiş.

Toplumsal hafıza
Güneştekin, toplumsal olayların kaydını da bir belgeselde topluyor. Ankara'daki bombalı eylem kayıtlar arasına girecek.

 

Batman’dan dünyaya

Güneştekin, bir dünya sanatçısı olmasına giden yolu anlatırken: “Hiç hayal edemezdim” diyor ve filmi geri sarıyoruz. Hikâyesi kendisinin de söylediği gibi gençler açısından önemli.

1960’lı yılların Batman’ı... Suriye sınırında erkek kardeşleriyle kaçakçılık yapan bir adamla başlıyor her şey. “Kaçakçılık” dediysek, silah ya da uyuşturucu değil. Tütün, kumaş, çay gibi günlük ihtiyaçlar. Jandarma bu grubun kaçakçılık yaptığını biliyor, onlar da askerlerin kendilerini takip ettiğini. Arada çatışma da çıkıyor ama kimse kimseyi vurmuyor. Maksat gözdağı vermek. Çünkü jandarma aslında bu insanların iyi niyetli olduğunu biliyor. Sonra bir gün o jandarma komutanı “Gelin” diyor, “Petrol şantiyesinde çalışmaya başlayın, nasıl olsa sabıkanız yok, ağabeyim de orada müdür oldu.” Kaçakçılardan biri kendisine sosyal güvence getirecek bu teklife hemen “Tamam” diyor. Kendisi ilkokul mezunu bile değil, okumayı askerde öğrenmiş. En büyük isteği çocuklarını okutabilmek. TPAO’da işe başlıyor ve ailesiyle Garzan’daki işçi kampına yerleşiyor. Güneştekin, işte bu ailenin yedi çocuğundan altıncısı olarak 1966’da dünyaya geliyor.

Resim yeteneği çocukluğunda kendisini gösteriyor, tüm öğrenim hayatı boyunca iyi resim yapan Ahmet’in ressam tarafı kendi kişiliğinin fazlasıyla önüne geçiyor. Tüm kardeşler, işçi babanın ve hayatını çocuklarına, ev işlerine adayan fedakâr annenin gayretleriyle yüksek öğrenim görüyorlar. Ahmet de İstanbul’da işletme okuyup Batman’a geri dönüyor. “O yıllarda Batman’daki son ihtiyaç resimdi, hayatımı ticaretle kazanıyordum” diyor. Ve tabii artık 1990’lar Türkiye’sindeyiz, Güneydoğu karışık. Güneştekin, hayatının tehlikede olduğunu anlayınca 1991’de İstanbul’a geri dönüyor. Yine ticarete devam. Tekstil işleriyle uğraşıyor. Ama aklı resimde.

Takvim 1997’yi gösterdiğinde, Güneştekin, içindeki resim isteğinin artık durdurulamaz bir noktaya geldiğini fark ediyor ve kendisini bir tür inzivaya çekiyor. Hedefi Türkiye’yi dolaşıp, sıklıkla sözünü ettiği kadim coğrafyanın hikâyelerinin ve kahramanlarının peşine düşmek. Sonraki altı yıl boyunca minibüsten bozma bir karavanla Türkiye’yi köşe bucak geziyor. 7 bine yakın yere ayak basıyor. Yaylalara çıkıyor, obaları buluyor. Yaşlılardan destanlar dinliyor. Çocukluğundan kalma o öykülerin kahramanlarıyla buluşuyor. Ören yerlerine gidiyor. Kendisini arıyor aslında. Bu dönem içinde ne resim çiziyor, ne bir sergiyi ziyaret ediyor.

“Hayatını nasıl kazanıyor?” derseniz, İstanbul’a döndüğü birer haftalık zamanlarda Tahtakale piyasasına hediyelik eşyalarda kullanılmak üzere çizimler yapıyor. Kalpli ve futbol takımlı yastıklar gibi... Tekstil sektörüne desen çiziyor, Kapalıçarşı’da satılmak üzere İstanbul peyzajları hazırlıyor. Hiçbirinde imza kullanmadan, sadece para kazanmak ve Türkiye’yi gezmek için.

Bu altı yıllık inziva süresi onu bugüne taşıyan en önemli dönem. Çünkü bu sürecin sonunda Atatürk Kültür Merkezi’nde ‘Karanlıktan Sonraki Renkler’ adındaki ilk sergisini açıyor. Yerele, bu coğrafyanın hikâyelerine odaklanan tamamen özgün eserler sanat çevrelerinin hemen ilgisini çekiyor. New York Times, sanat ekinde sergiye büyük yer ayırıyor, yabancı sanat eleştirmenleri Güneştekin’in işlerini yere göğe sığdıramıyor. Sergi yurtdışında Türkiye’dekinden fazla ses getirirken, Güneştekin’e de her şeyden daha değerli bir hediye sunuyor: Yaşar Kemal.

“Yaşar Kemal benim babam”

Bu sergiyi ziyaret edenlerden Yaşar Kemal ile güzel bir diyalog kuruyorlar. Gel zaman git zaman ilişkileri iyice sıkılaşıyor ve her gün konuşmaya başlıyorlar. Yaşar Kemal, Güneştekin’e “Oğlum”, o da yeni kaybettiği babasının ardından Kemal’e “Baba” diye hitap etmeye başlıyor. Ondan söz ederken hâlâ acı çektiğini hissedebiliyorsunuz. “Çok sarsıldım” diyor; “Keşke babamla 12-13 yıl değil de 40 yıl geçirebilmiş olsaydım.” “Bize kısmet olmadı Yaşar Kemal ile 13 yıl geçirmek, çok şanslısınız” dediğimde yüzünde mahcup ve buruk bir gülümseme beliriyor. Bunun çok büyük bir şans olduğunun farkında ama Yaşar Kemal söz konusu olunca insanoğluna mahsus 'daha fazlasını isteme' zaafına yenik düşüyor. “Ondan size kalan en büyük miras ne?” diyorum: “Yaşam tarzı ve söyledikleri” diyor: “Büyüdükçe küçül!” “Dünyada tanınmak istiyorsan önce kendi ülkende tanın.” Güneştekin’e göre zaten onun mütevazı hayatı, kimseyi kıskanmayan yapısı başlı başına ders gibi...

 

Yeni sergiye gidiyor
Hektor'un Şövalyeleri.


Nasıl dünya sanatçısı olunur?

Karşımızda başarısı ve şöhreti sınırları aşmış biri olunca, bir ülke geleneği olarak “Acaba arkasında kimler var?” sorusunun peşine düşeriz. Kendisi “Öyle bir iddiam yok” dese de, bugün Türkiye’nin en pahalı sanatçısı olduğu söyleniyor. Dünyaya açılması da beraberinde şüpheci düşünceleri getirmiş tabii. Gülerek “Arkamda Kürt mafyasının bile olduğunu söylediler” diyor.

Peki işin ciddi boyutuna gelirsek, başarısının ne kadarı sanat, ne kadarı pazarlama? Ya da sanat dünyasında halkla ilişkiler ve pazarlama taktikleri karşılık buluyor mu?

Güneştekin, Marlborough Gallery’nin onu sanatçıları arasına almasının kendisini başka bir noktaya taşıdığını inkâr etmiyor. Ama mesele zaten böyle önemli galerilerin sanatçıları arasına girebilmek. Burada başka faktörler rol oynuyor mu? “Hayır” diyor Güneştekin, ilk sergisi ‘Karanlıktan Sonraki Renkler’in zaten yurtdışında da büyük ses getirdiğini ve böylece yurtdışına açılma hedefinin zaten öne çıktığını anlatıyor. Söylediğine göre, yabancı sanat çevrelerinin birini gerçekten benimsemesi ve önemli bulması spekülasyonla olacak iş değil. “Yaptığınız her işi, açtığınız sergileri, hangi koleksiyonlara girdiğinizi, çalıştığınız küratörleri, ülkenizdeki durumunuzu, sanatınızın referansını çok iyi araştırıyorlar” diyor ve ekliyor: “Tüm bunlar birbirini tetikliyor ve her serginiz bir öncekinden iyi olmaya başlıyor.”

Pazarlama ve PR ile ilgili kendisini eleştirenlere cevabı ise şöyle: “Bu işi dünya sanatçıları nasıl yapıyorsa ben de öyle yapıyorum. Biz bunları çok inceledik. Jeff Koons, Anish Kapoor, Damien Hirst gibi sanatçılar da hep profesyonellerle çalışıyor. Ben sanattan kazandığımı sanata yatırıyorum. İletişim gerekiyorsa iletişim, PR gerekiyorsa PR... Kazanıyor muyum? Evet kazanıyorum. Ama ben ilk sergimi açtığımda tek bir tapulu mülküm yoktu. Kazandığımı olduğu gibi sanatıma yatırdım. Kimseden beklentim yoktu. Türkiye’de beni bir galerici bulacak da yurtdışına açacak, uluslararası fuarlara taşıyacak… Böyle bir yapı yoktu zaten Türkiye’de. Bugün bile yok. Bunu sanatçı kendisi yapıyor. Bu, kazandığınızı değerlendirmeyle alakalı. Ben aynı zamanda işletme okudum, kafam iş kafasıyla da çalışıyor. Bugünün önemli İngiliz, Amerikalı sanatçılarına bakın, çoğu sanattan ziyade business kafasıyla çalışıyor. İyi planlamacıdırlar, iyi işletmecidirler. Ben de zamanın önüne gidecek kadar disiplinliyim. Günde 20 saat ayaktayım, dört saat uyuyorum. Yılda en az 60 yurtdışı seyahati yapıyorum. Başarı varsa asla tesadüf değildir.”

Eserlerinin fiyatları, kendisiyle ilgili en çok yazılıp çizilenlerden biri. “Bazı eserlerim çok pahalıdır, evet ama alınabilecek eserlerim de var. Tüm eserlerimin de 300 bin 500 bin dolar olduğu gibi söylentiler var. Bu yanlış. 20 bin dolara da eserim var, 30 bin dolara da. Milyon dolar fiyatlı eserlerim de var” diyor. Peki eserlerin fiyatları nasıl belirleniyor: “Uluslararası sanatçıysanız sanat piyasası ve bağlı olduğunuz galeriler belirliyor. Ben çıkıp da kendi fiyatımı belirleyemiyorum New York Marlborough’nun sanatçısı olarak. Ve bu fiyatlar bellidir, değişmez. Yükselecekse o karar New York’ta verilir ama bu yıl Türkiye’de dolar çok yükseldi, rica ettim çok yükseltmeyin diye onlar da anlayışla karşıladı. Ama tabii fiyatlar manipüle edilebiliyor, özellikle kendi ülkenizde müzayedelerde. Ama bu sunidir, belli bir zamandan sonra çökmeye başlıyor. Çünkü bir sanatçının uluslararası arenada temsiliyeti yoksa onun sanat tarihine kalma şansı maalesef çok azdır. Öldükten sonra keşfedilme zamanı çoktan geçti. İletişim çağındayız, bütün dünyayı cep telefonunda görebiliyoruz.”

Marlborough Gallery’nin fiyatlar konusundaki anlayışı bir Güneştekin eseri almanıza yeter mi bilmiyorum ama bir zamanlar “Keşfedilmek ölümü beklemek gibidir” diyen Güneştekin’in altı yıl inzivaya çekildikten sonra 36 yaşında açtığı ilk sergisinin ardından gelen muazzam başarısı ilham verici bir hikâye olarak hep aklınızın bir köşesinde durabilir. Üstelik bunun için tek kuruş harcamanıza gerek yok

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı NİSAN 2016

Bir gar hikâyesi

Yıllardır “Otel mi olacak, müze mi?” tartışmalarıyla, sivil toplum örgütlerinin gar kalması için verdiği mücadeleyle gündemden hiç düşmedi. Ranta kurban edilmesi fikri kamuoyunu o kadar sarstı ki, aslına uygun restore edilip, hızlı trenin ilk istasyonu olacağına dair çıkan haberler bile şüpheleri gidermedi. Neyse ki, nihai karar oybirliğiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden çıktı: Haydarpaşa gar olarak kalacak. Peki burası neden İstanbulluların kırmızı çizgisi, niye vazgeçilmezi? Nasıl restore ediliyor? Ne zaman tamamlanacak?

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı MART 2016

Hep gülümseten tavizsiz kadın: Ayşen Gruda

Bazı yıldızlar, üzerlerine oturttukları imajla geçirirler tüm ömürlerini. Gerçek hayatlarında olup bitenle pek tanışmayız. Ayşen Gruda gibiler ise hep oldukları gibi çıkarlar karşımıza. Sahicidirler. Seslerini yükseltmeleri gerektiğinde de bundan çekinmezler. O yüzden idole dönüşürler. Ayşen Gruda, bizi her seferinde güldürmeyi başaran bir sanatçıdan çok daha fazlası. O, tavizsiz duruşuyla, yılmadan çalışmasıyla, hayata meydan okuyan güçlü bir rol model.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı AĞUSTOS 2016

“Türkiye’nin daha fazla fanteziye ihtiyacı var”

Biri Türk, diğeri Hollandalı iki genç kadın. Dünyaca ünlü pek çok firmaya, birer ‘kültür tasarımcısı’ mantığıyla ‘imaj couture’ görsel tasarlıyor; her sene, güzelliği kadar mesajlarıyla da dikkat çeken bir görsel koleksiyon oluşturuyorlar. Türkiye’de, yurtdışındakine göre çok daha az tanınıyorlar. Ama siz onları tanıyın! İşte Pınar ile Vıola…

DEVAMINI OKU