DÜŞÜNCE

Aramızdaki nörobiyolojik bir yanılma mı yoksa?

Mutluluktan havalara uçmak, acının dehlizlerinde kaybolmak... İkisi de âşıklara uzak durumlar değil. Peki ne oluyor, beynimizde neler yaşanıyor da, bir duygu bizi böylesine zıt iki uca savurabiliyor, normal halimizinden bambaşka bir hale sokuyor? Sinirbilim araştırmaları sayesinde şifreler yavaş yavaş çözülüyor. Ama unutmamak gerek, insan, biyolojinin açıklayabileceğinden daha fazla bir varlık.

Alper Hasanoğlu

 

Her açıdan araştırılıyor
Aşk ile ilgili çalışmalar dünyadaki birçok üniversite ve araştırma kuruluşunda, birden fazla bilim dalında yürütülüyor: Felsefe, psikoloji, antropoloji, biyoloji, fizyoloji ve kimya.

 

Telefonda adını gördüğünüzde kalbiniz çarpar, yanınızda yokken düşünceleriniz yalnızca onun etrafında döner durur, buluşacağınız zaman soluk alıp verişiniz hızlanır. “Hızla geçen otobüslerin arasından” onu görür gibi olursunuz. En çarpıcı fikirler ona aittir, en komik esprileri o yapar, birazcık kilo almış olmasına rağmen ona ne kadar da yakışmıştır. Bir yandan havalara uçarsınız, öte yandan kendinize güveniniz uçup gitmiştir. Niye sizinle olur ki bu kadar şahane bir yaratık?
Ne oldu size böyle? Aşk mı bu? Yoksa Platon’un söylediği gibi 'bir ruh hastalığı' mı? Bir bağımlılık mı?
Antropolog ve sinirbilimcilerin de en önemli araştırma alanlarından biri haline geldi aşk. İnsanlık tarihinin başından bu yana hep aynı şekilde mi etkiliyor bizi, yoksa sonradan yapay bir şekilde yaratılmış kültürel bir fenomen mi yalnızca? Çoğalma güdülerimizle mi bağlantılı, zaman içinde öğrendiğimiz bir şey mi? Âşık olduğumuzda beynimizin içinde neler oluyor?
Âşık insanların fonksiyonel manyetik rezonans ya da pozitron emisyon tomografisi gibi modern görüntüleme teknikleriyle incelenmesi sayesinde aşk gibi sübjektif mental/ruhsal süreçler sırasında beynimizde neler olup bittiğini az da olsa anlayabiliyoruz artık.

KUSURLU ÂŞIK, KUSURSUZ AŞK
Çok popüler bir çalışmada yeni âşık olmuş insanlara sevgililerinin ve arkadaşlarının fotoğrafları gösterildiği sırada beyin aktivitelerinde meydana gelen değişiklikler incelenmiş. Âşık oldukları insanların fotoğraflarını gördüklerinde, arkadaşlarının fotoğraflarını gördüklerinden tamamen başka beyin alanlarının aktive olduğu tespit edilmiş. Hipokampus, nukleus caudatum, putamen ve nucleus accumbens âşık olunan insanların fotoğrafları görüldüğünde aktive olan alanlar. Bu alanlar beynin ödül sisteminde önemli rol oynuyor.
Âşık olduğumuzda muhakeme ve karar almadan sorumlu frontal korteksin aktivasyonunun azalması “Aşkın gözü kördür” sözünü doğrulayan bir bulgudur. Korku gibi duygulardan sorumlu çekirdek olan amigdalanın aktivitesinde de aşk sırasında azalma görülüyor. Her iki alanın kanlanması net bir şekilde azalıyor. Âşıkların cesareti de buradan kaynaklanıyor gibi görünüyor. Karşımızdakinin duygu ve edimlerini değerlendirme yetisinden sorumlu olan amigdala, frontal ve parieto-temporal korteks arasındaki nöral ağın aktivasyonunun azalması da (bu yeti, mentalizasyon olarak adlandırılır) âşık kişinin ‘kendi’sinin sınırlarının muğlaklaşması anlamına gelebilecek bir evrenin kapısını aralıyor. Aşk doruğa çıkar ve maşuk idealize edilir. Âşık olan bir dostumuz yeni sevgilisini bize uzun uzun anlattıktan sonra, bir gün onu bize tanıştırdığında, içine düştüğümüz şaşkınlık da bu muhakeme yetisinin kaybından ya da azalmasından kaynaklanır. Anlatılanla tanışılan insan arasında dağlar kadar fark vardır çoğunlukla; çünkü âşık, hayal kırıklığıyla sonlanması kaçınılmaz bir ‘kusursuzluk hastalığı’na yakalanmıştır çoktan.

BAĞIMLILIK HALİ
Âşığın bu algı bozukluğunun bir nedeni de farklı hormon ve nörotransmitter’lerden oluşan leziz bir kokteylin beyinde idareyi ele almasıdır. Bu kokteyldeki esas rol dopaminindir. Dopamin hem aşk, hem de seks sırasında fazlasıyla devrededir. Yukarıda adı geçen ve aşk sırasında aktive olan beyin bölgeleri dopamine çok duyarlı alanlardır. Dopaminin madde ve alkol bağımlılığında da önemli rol oynaması, aşkın bağımlılık yaratan karakterini açıklar. Bağımlılık yaratan maddeler de, aşk da bu mutluluk hormonunun salgılanmasını artırır. Kokain bağımlılarının beyinlerinde de kokain fotoğrafı gördüklerinde âşıklarınkiyle aynı beyin bölgeleri aktive olur.
Bağımlıların bağımlı oldukları maddeyi bulamadıklarında gösterdikleri reaksiyonlar, âşık kişinin sevgilisini kaybettiğinde gösterdiği tepkilerin aynısıdır. Kişi acı çeker, depresiftir ve yoğun şekilde özlemi çekile kişi / madde aranır. Çünkü terk edildiğimizde de, maddeden yoksun kaldığımızda da beynin ödül merkezi daha da aktif duruma geçer ve alamadığımız şeyi daha da çok istemeye başlarız.
Önemli bulgulardan biri de, aşk sırasında serotonin düzeyinin önemli ölçüde azalmasıdır. Öyle ki bu azalma obsesif kompulsif bozukluktaki düzeye düşer aşk sırasında. Âşık, maşuk tarafından istila edilmiştir adeta; âşığın düşünceleri bu nedenle âşık olduğu kişinin etrafında döner durur.
Son yıllarda iki ayrı hormonun, oksitosin ve vazopressinin salınımlarının da, özellikle aşk birlikteliğinin başlangıcında arttığı gösterilmiştir. Oksitosin ve vazopressin, sosyal bağlantıların kurulmasından sorumlu, ‘bağlanma-hormonları’ olarak tanımlanır.
Özellikle oksitosinin etkisi hayvanlarda yapılan deneylerle daha iyi gösterilmiştir. Bu hormon kaygı ve stresi azaltıp insanlara duyulan güven duygusunu artırır. Oksitosinin salınımı, anne bebeğini emzirdiğinde, birbirimize sarıldığımızda, sevdiğimiz insanın gözlerinin içine baktığımızda ve orgazm sırasında da ciddi derecede yükselir. Ama hangi kriterlere göre eşimizi / sevgilimizi seçtiğimizi sinirbilim henüz açıklayabilmiş değil. Bunun için psikoloji hâlâ daha çok şey söyleyebiliyor. Freud’un dediği gibi, belki bir gün sinirbilim bunu da açıklayacak ama o güne kadar psikoloji en iyi anlama yöntemimiz.

ÇOK ŞEY BİLMEK HAZZI AZALTIR MI?
Bütün bunlara bakarak aşkın yalnızca nörobiyolojik bir süreç olduğunu iddia edebilir miyiz? Aşkı günün birinde, belli beyin bölgelerini aktive ederek veya belli uyarıcı maddeleri alarak yaratabilir miyiz? Ya da âşık kişi bize iyice çılgın ve gözü kör göründüğünde, aşkı ilaçlarla daha normal bir düzeye indirebilecek miyiz? Son yıllarda şekerleme gibi kullanılan antidepresanlar aşkı tedavi etmek için de kullanılabilir mi acaba?
Aşkın nörokimyası ve nörobiyolojisi hakkında bu kadar çok şey bilmek aşktan duyduğumuz hazzı azaltır mı sizce? Bence hayır. Picasso’nun resim yapmasını izleme şansımız olsa, o resmi beğenmeyecek miyiz artık?
Aşkın biyolojik bir temeli olduğu tartışılmaz bir gerçek ve türün devamı için de epey elzem ama yine de aşkın bütün bu indirgeyici biyolojik açıklamaları aşan varoluşsal bir anlamı olduğuna inanmaya devam etmek istiyorum ben. Aşkın bu varoluşsal karakteri olmasaydı ne Werther, ne Romeo ve Juliet ne de Anna Karenina olurdu. Müzik de yapılmazdı, sanat da, edebiyat da. İnsan, biyolojisinden daha fazla bir varlık olmasaydı, durmaksızın anlam peşinde koşar mıydı?

 

TEMPO

Diğer Yazılar