YÜZLER

Artun Ünsal: “Ay çekirdeği toplumuyuz”

Artun Ünsal’ı birkaç kelimeye sığdırmak zor. Siyaset bilimcisi, yazar, gurme, önolog… Bir de kendi deyimiyle ‘sokak filozofu’. Kendisiyle Çengelköy’de buluştuk, sıcak bir mahalle ortamında günümüz insanının güvensizliğini, gösteriş merakını, paylaşmayı bilmemesini masaya yatırdık. Söyledikleri insanı hayatın basit mutluluklarıyla yüzleştiriyor, halimizi sorgulatıyor. Yüzlerce sayfalık kişisel gelişim kitapları yerine bu söyleşiyi okuyun yeter.

Ayşegül Savur Özgen / Fotoğraflar: Altan Aykan

Boğaz'a karşı
Artun Ünsal, Çengelköy'de yaşıyor. Onun için burası her ne kadar değişmiş olsa da, semt ruhunu hâlâ taşıyan bir yer.

 

Soma’nın Yırca mahallesinde, termik santral yapımı için binlerce zeytin ağacının kesildiği zamanlardı. İçim acıyarak Artun Ünsal’ı aradım: “Hocam zeytin ağaçları konusunu biliyorsunuz, bize zeytin ağacının kıymeti ve kutsallığı üzerine bir yazı kaleme alabilir misiniz?” Artun Hoca, teklifimi hiç tereddütsüz kabul etti, sonra telefon sohbetimiz zeytinden çok başka noktalara kaydı.
Şimdi tarihe baktım. Tam iki yıl öncesinin kasım ayıymış bu konuşmayı yaptığımızda. Artun Hoca bana o gün sonbaharların güzelliğinden, romantizmden söz etmişti. Sonbaharda kuruyan ağaç yapraklarını toplayıp, üzerine notlar yazarak sevdiklerine verdiğini söylemişti. Çok etkilemişti bu beni. Hiçbir maddi karşılığı olmayan ama inanılmaz bir hediye... Kim düşünürdü ki bunu böyle bir zamanda? “O zaman” dedim “Sizinle mutlaka bir sonbahar söyleşisi yapmalıyız.” Her zamanki zarafetiyle “Hay hay, ne zaman isterseniz” dedi ve “Madem bu sohbeti sevdiniz, size ‘Tel Dolaptaki Karpuz’ adlı kitabımı okumanızı da öneririm” diye ekledi. Kitabı ilk fırsatta okudum. Ve Ünsal'ın tavsiyesinin nedenini anladım. Çünkü bu anı kitabı, insanlığı, paylaşmanın önemini, eski zarif günleri anlatıyordu. Bir de Çengelköy’deki Seval Pastanesi’ni...
Çengelköy’e sık gitmeme rağmen Seval Pastanesi’ni hatırlayamadım. Artun Hoca öyle sıcak bir samimiyetle anlatıyordu ki burayı, karakterler kafamda neredeyse canlıydı, pastanede hazırlanan ürünlerin kokusu bile burnuma geliyordu.
Bu kez yeniden aradım Artun Ünsal’ı: “Hocam bana bir sonbahar söyleşisi sözünüz vardı, unutmadınız değil mi?” “Haftaya İstanbul’dayım, ne zaman isterseniz buluşalım. Çengelköy uygun mu?” deyince, “Tabii hocam, Seval Pastanesi’ne gidersek çok mutlu olurum” karşılığını verdim.
Buluştuk. Artun Hoca, bu semt pastanesine keşkülün, acıbadem kurabiyesinin, makaronun orijinal tariflerini kazandırmış. Bana hepsinden ikram edildi. Bayıla bayıla afiyetle yedim. “Acıbadem kurabiyesi nasıl bu kadar farklı olabilir ki?” sorusunun cevabı hazırdı: “Çünkü artık ucuz olsun diye bademle değil, fındıkla yapıyorlar. Bu, gerçekten bademli.” Yolunuz Çengelköy’e düşerse Seval Pastanesi’ne mutlaka uğrayın ve Artun Hoca’nın bu söyleşide anlattıklarını düşünerek canınızın istediği bir şeyler yiyin. Paylaşmanın, sevginin, merakın, bilginin, üretimin önemini hatırlayın.

Hocam, siz gençlerle çok zaman geçirmiş birisiniz. Şimdi gençlerin hedefi genellikle CEO olmak, yani iyi maaş ve kariyer... Bunun için okullar okunuyor, yüksek lisanslar yapılıyor. Havalı CV’lerle dolu etrafımız. Ama gerçek hayatlar da bu kadar havalı mı?
Size biraz uzun bir cevap vereceğim. Bu yıl benden Galatasaray Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi için yılın açılış konuşmasını istediler. "Nasıl bir konuşma yapabilirim" diye düşündüm. Siyasi konuşma yapmanın anlamı yok. Türkiye belli krizlerden geçiyor ve bunu televizyondaki tartışma programlarında takip ediyorsunuz.

 

Bitmeyen enerji
Ünsal artık emekli bir öğretim üyesi. Ama yazmayı ve dahası öğrenmeyi hiç bırakmıyor. 70 yaşında kendi kendine İspanyolca öğrenecek kadar yaşama tutkun.

 

"ÖNEMLİ OLAN CV DEĞİL, YAŞAM ÖYKÜSÜ"
Siz ne anlattınız?
CV hazırlamak, sunmak, göndermek önemli. O ne kadar şişkinse, o kadar iyi bir işe adaysınız sanki. Bütün yaşamınız, cep telefonu, mesajlaşma, CV hazırlama vs… üzerine kurulu gibi. Ama yaşamdan bir kopukluk var. Yaşam ayrı bir şey. Yaşamak, bir iş talebi formüle etmek değildir. “Benim konum yaşam öyküsü ve öyküleri. Beni etkileyen insanların yaşamlarına dikkat ettim” dedim. Beni etkileyen son öykü Aziz Sancar’ınki. Başlı başına bir yaşam öyküsü çünkü; CV değil. Mardin’in bir köyünden çıkması, İstanbul’a, Amerika’ya gidişi… Ve onun insan tarafı, yardımsever, burs veren, Atatürkçü tarafı, Cumhuriyet eğitiminin sağladığı tüm imkânlara saygı göstermesi...
Gündelik yaşamda da dikkatimi çeken biri var: Mitat Enç. Kitabı 20 baskı yapmış. Kendisi Gaziantep’in ileri gelen ailelerinden birine mensup. 21 yaşında İstanbul Hukuk’a giderken görmemeye başlıyor, sonunda kör kalıyor. Avusturya’da tedavi görüyor, sonra Türkiye’ye geliyor ama olmuyor; tekrar Avusturya’ya dönüp pedagoji eğitimi alıyor. Kimseye muhtaç olmak istemiyor, normal insanlar gibi yaşamak istiyor. Sonra İzmir’e geliyor Körler Okulu’na ama pek anlamıyorlar çünkü o körlere fiziki yardımda bulunmak değil, ufuklarının açılmasını istiyor. Sonra bir burs bulup ABD’ye Columbia’ya gidip körlere rehberlik yapıyor. Evleniyor, çocukları oluyor. Bu bir yaşamla mücadele öyküsü. Toplumsal duyarlılık önemli.
Oradan da bizim Çengelköy’ün imamına gelelim. Davut Hoca, yoksulluktan çıkmış. İmam Hatip’e gitmiş sonra İstanbul İlahiyat’ta okumuş. Çengelköy Camii’nin imamı oluyor, kitap sahaflığı yapıyor, çocuk yetiştiriyor. Plak koleksiyonu da var; Led Zeppelin dinliyor.

Davut Hoca ile tanışmak isterim....
Maalesef tanışamazsınız, üç yıl önce 44 yaşında iken öldü. Ve ölmeden bir kitap yazdı. Adı ‘Bir İnsan Biriktirdim’. İsme bakar mısınız? İşte benim için bu tür insanlar çok önemli CV değil. Yaşama tutunmak, yaşamın bir parçası olmak, hem kendine hem etrafına yararlı olmak önemli.


Sizin kuşağınızla bugünkü kuşak arasında çok büyük farklar mı var yaşama tutunmak konusunda?
Biz eski kuşak olarak “Türküm, doğruyum, çalışkanım. Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyerek büyüdük. Kendimizden çok toplumu düşünüyorduk. “Devlet, millet” derdik. Bu belki antidemokratik gelebilir 21’inci yüzyıl bakışıyla ele aldığımızda. Evet birey önde olacak, demokrasi olacak ama toplumsal duyarlılık da olmalı. Başkalarına yardımcı olma ve dayanışma bilincinin de verilmesi lazım. Bakın Türkiye’de güvensizlik oranı ne kadar yüksek.

‘Tel Dolaptaki Karpuz’ kitabınızda çocukluğunuzdan bir hatıra anlatıyorsunuz. Kolunuzda saat yok ve başka bir çocuk size gelip saati soruyor inanılmaz bir kibarlıkla. Ona tahmini bir cevap veriyorsunuz. O çocuğun kibarlığını unutamadığınızı ve yaşıyorsa bugün o eski İstanbul beyefendilerinden biri olduğunu anlatmışsınız. Şimdi kibarlıktan etkilenecek çocuk bulmak zor gibi. Çocuklar gelecek nesilleri oluşturduğuna göre nasıl bir tablo var önümüzde?
Aslında bu soruya cevap vermek biraz haddimi aşmak olur çünkü ben sosyolog değilim. Fazla derinleşmeden bazı görüşler sunabilirim. Yelkovanı tersine çeviremezsiniz, olayın normal akışı şimdi bu. Nedir bu akış? Daha çok tüketim. Benim saatim yok, çocuğun saati yok. Yaşımız dokuz. Bugün dokuz yaşında değil saatsiz, cep telefonsuz, bilgisayarsız bir çocuk düşünebiliyor musunuz? Bu neye yol açıyor? Sokaktan kopan, birbirini görmeden mesajlaşan bir çocuk kitlesine. Kentlerde görüyorum çocuğuyla gerçekten meşgul olan anne baba da yok, eline bir tablet veriyor “Sus oğlum” diyor. Şimdi karşılıklı oyun grupları, özel okullar... Azınlık, azınlık...

Üstelik eğitim de çok pahalı...
Evet bir de o var. Bizim zamanımızda bedavaydı, evet özel okullar vardı ama bu kadar büyük bir makas içinde değildi. Sağlık hizmetleri bedavaydı, özel hastaneler vardı ama bugünkü gibi ticari işletmelere dönüşmemişti. Bir mahallede zengin fakir hep olur ama mahalle dayanışması Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet’te de devam ediyordu. Mahalle içinde yoksullara, dullara yardım yapılırdı. Çaktırmadan çocuklara… Bunlar hoşluklardı. Ama 1950’de İstanbul nüfusu 900 bindi bugün 16-17 milyon. Siz buradan bir sıcaklık, bir dayanışma, bir mahalle atmosferi nasıl beklersiniz? Ne mahallesi? Millet kaleler içinde yaşıyor, siteler, gökdelenler içinde... Normal apartmanlarda bile üst kat, alt kata bayram ziyaretine gitmediği gibi karşılaştıklarında da birbirlerine nadiren selam veriyorlar. Çocuklar birbirleriyle kaynaşmıyor. Eskiden zengin, fakir aynı matineye giderdi. Yediğimiz bir leblebi, içtiğimiz bir gazoz, izlediğimiz bir kovboy filmi... Okula arabayla gelen yoktu. Ben Ankara Koleji’nde okurken de böyleydi ki, bir sürü bakan, vekil çocuğu vardı aramızda. Gösteriş yoktu, şimdi her şey görünmek…

Neye bağlıyorsunuz bu gösteriş merakını?
Herkes kendine bir imaj çiziyor. Herkes görünmek istiyor, olmak istemiyor. “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” der büyüklerimiz ama yok, hep sanal bir görünme… O küçük kız 13 yaşında, taşra kızı… En fettan şeyleri yapıyor, babası görse dayak yiyecek. O favorili yağız delikanlı kendini Hollywood starı ya da dizilerde oynamaya aday görüyor. Sonunda ne oluyor? Millet sanal görüntüye inanıyor. Onun için evlilikler de daima 'daha iyisi bulunabilir' mantığında kısa sürede bitiyor. Şimdi böyle bir aile ortamında çocukların sağlıklı yetişmesi çok zor. Belki çok iyi eğitim verilen okullarda, ailelerin çok iyi terbiye politikalarıyla... Havalimanlarına gidiyorsunuz bakıyorsunuz en fazla koşanlar hep bizim çocuklar, yabancılarınki sakin. Lokantada, çay bahçesinde en fazla ses yapanlar bizimkiler. Bakıyorsunuz aileler gayet rahat. Bir ay çekirdeği toplumu olduk.

 

Samimi günler
Eski İstanbul'un, dostluğun, paylaşımın izini sürmek isterseniz Artun Ünsal'ın 'Tel Dolaptaki Karpuz' adlı anı kitabını okumanızı öneririz.

 

AY ÇEKİRDEĞİ TOPLUMU NE YAPAR?
Nedir ay çekirdeği toplumu?
Benim için bir barometredir. Ay çekirdeği saygısızlıktır. Neden mi? Yendiği için değil tabii ki. Ay çekirdeği çok ucuz bir şeydir, elinizi bile kullanmadan çitleyip, yere tükürebilirsiniz. ('Bezgin Martı ve Çılgın Kelebek' kitabımda da bu vardır.) Parklara gidersiniz bu öbek öbek ay çekirdeği kabukları vardır. Bu ne demek? “Ben yerim, atarım; benden sonra oturacak kimse benim için önemli değil. Bana her şey mümkün” demek. Arayan soran yok, kirletene ceza yok. Mangalımı da yakarım. Trafikte de öyledir; araya kaynarlar hemen ve polislerin bunlarla uğraşacak vakti yoktur. Bir boşvercilik vardır, yasalar, kurallar uygulanmaz. Her şey ‘bileşik kaplar’ ilkesine göre işliyor. Bu çocuklar da, sanal görüntüler de, ay çekirdeği yiyip atan da, trafikte araya kaynayan da bileşik kapların parçası. Her şey birbiriyle ilintili, sosyolojik ve ekonomik olarak.

Bir tür toplumsal teröre maruz kalıyoruz, çıkış yolu var mı?
Geçmişte sözünü ettiğiniz terör daha doğrusu şiddet konusuna çok eğilmiştim. Kan davası üzerine çalışmam oldu. Prof. Ruşen Keleş ile de kent ve siyasal şiddet üzerine araştırma yapmıştık. Ama bunlar bugün hazırlanmadı, 1970’li yılların çalışmaları. 1970’lerin sonunda terörle de ilgilendik. Ve bunlar arasında bir ilinti görmemek de mümkün değildi. Kırsallık, şiddet, yanlış kentleşme… Kırsallığın niye şiddete dönüştüğünü, militanların nereden filizlendiğini araştırdık. Ve bunlar Türkiye meselesiydi. Kürt meselesi, IŞİD filan da yoktu.

"LÜKS VASITA İLE YOKSULUN ÖNÜNDEN GEÇMEK DE BİR TÜR ŞİDDET"
Bugüne gelirsek ‘şiddet’ ne ifade ediyor sizin için?
Akraba şiddeti, çocuklara şiddet, kadına şiddet... Şiddet her yerde, şiddet sadece adam öldürme, dövme, yaralama değil, günlük şiddet o kadar çok ki. Gürültü, şehrin kirletilmesi, ekolojik düzenin bozulması, tarihi eserlere saygısızlık, fabrikada çalışma koşullarının bozulması, bunların hepsini şiddet olarak değerlendiriyorum. Sadece İnterpol’un tanımladığı şiddet değil. Boğaz’ın kirletilmesi, çok yüksek sesle konuşulması bende şiddete uğramışım etkisi bırakıyor. “Ay ne kadar çıtkırıldımsınız hocam” diyebilirler, öyle değil. Yoksulların önünden lüks vasıtalarla geçmek, lüks tüketim de benim için toplumsal bir şiddet.

Ama “Benim param var harcıyorum, bunu niye şiddet olarak görüyorsunuz” diyebilirler.
Tamam ama Mercedes arabadan sokağa kül tablası boşaltıldığı zaman veyahut arabadan sokağa pet şişe atıldığında –yer de Çırağan otelinin önü- benim gibi yerden alıp, içeri geri atıp “Kent bir çöplük değildir” deyince herhalde dayak yemediğine şükredenler de var. "Şimdi siz ne yapıyorsunuz Artun Ünsal? Siz bir gence ne verebilirsiniz” derseniz… Ben 75 yaşına geldim ama şu andan kopuk değilim çünkü oğlum var, torunum var. Herkesin gelecek üzerine kaygıları var; Amerikalının da İngilizin de... Afrikalı zaten öteden beri kaygılı.

Nedir bu global kaygının ortak kaynağı?
Ben bütün meseleyi bir paylaşım krizinde görüyorum. Kan davası, özünde bir paylaşım sorunudur: “Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Ben seni sindireceğim.” Ve ilk cinayeti işleyenlerin sebebi çoğunlukla ekonomiktir. Çünkü kırsal ortamda varlık sınırlıdır, kentsel ortamda varlık genişleyebilir. Kırsalda varlık topraktır, sudur, üründür. O yüzden düşmanının ekinini yakar, suyunu keser. O darlık ortamında büyümek sizin aleyhinize gelişir. Kentte böyle bir şey yok. “Okurum, çalışırım vs..” gibi aileyi geçindirme yolları var ama bu da gittikçe daralıyor. Çünkü yoksullarla, zenginler arasındaki uçurum artıyor. Ve yine başka bir anlamda kan davaları başlıyor, köyde nasıl bir ağanın hükmü geçiyorsa bu kez başka ağaların hükmü devreye giriyor.

Şehirdeki ağalar kimler?
Finans ağaları, siyasal ağalar, inşaat-beton ağaları vs... İnsanlar kuyruğunu ısıran kediye dönmüş durumda. Kazan-kazan harca-harca, kazan-kazan harca-harca... Sanki yaşıyormuşsun gibi... Kazanıyorsun belki ama harcamak zorundasın. İstanbul’da lüks tüketim kaç kişide? Ama halkımız güvenceyi tercih ettiği için kendi ekonomik-sosyal çıkarlarını donduruyor. Sosyal anlamda hayatı ıskalarken, siyasal anlamda da kendisini savunacaklar yerine kendisini savunur gibi görünenlere oy veriyor. Siyasal konulara girmeyi sevmiyorum ama toplumun yaşadığı korku ve tehdidi ele alırsak, patlamaya hazır halde yaşıyoruz. İşte tribün şiddeti mesela, orada başlamıyor ki. Oraya kadar geliyor, patladığı yerlerden biri.

 

 

İlgi, bilgi, merak, disiplin
Seval Pastanesi'nin çalışanları Artun Ünsal bu sayesinde bu dört kelimeyi hayatlarının merkezine koymuş. Sonrasında üretim var ve üretileni paylaşmak...

 

ÇILGIN KELEBEK NASIL YAŞAR?
İnsanların tüketime dönük güdümlü bir yaşama sahip olduklarından söz ettik. Peki sizin için yaşam nedir?
Yaşam benim için çılgın kelebek olmaktır.

Oradan oraya konmak mıdır bu durumda?
Hayır değil, kelebek 15 gün yaşıyor. Bırakın konsun, gezsin. Arı da bir mevsim yaşar, bırakın konsun. Arı yararlıdır, kelebek de bir bakıma yararlıdır. Göz zevkimize hitap eder, kuşları besler, yarasaları besler. Bir gün karşıya geçiyorum sandalla. Bir kelebek de bizle geliyor, deniz üstünde. Alçaktan uçuyor, bilinmeyene doğru. Bana eşlik etmek için gelmiyor herhalde. Orada konacak çiçek var mı bilmiyor. Geliyor sadece. Bu kelebek çılgın değil mi? Tıpkı bir öyküde olduğu gibi: Karınca nereye gidiyorsun demişler. “Hacca gidiyorum demiş, yahu nasıl hacca gideceksin?” demişler. “Ben de gittiğim kadar giderim” demiş. Ben de kendimi genç hissediyorum zinde hissediyorum. Ve başka başka büyük bir kalkanım var: Kitaplarım... Paylaşmak... Yaşamdan söz ederken Cüneyt Koryürek’ten de bahsetmek isterim. Çok şey öğrenmişimdir ondan. Şunu söylerdi: Bilgini, sevgini varsa paranı paylaş. Ben de bilgimi, sevgimi paylaşıyorum. Param çok olmadığı için onu ancak yakınlarımla paylaşabiliyorum. Ve bazı öğrencilerle… Koryürek bir de aykırı olmanın önemi üzerinde dururdu.

Aslen siyaset bilimcisiniz ama peynir, ekmek, zeytin üzerine de kaynak kitaplarınız var, futbol üzerine de... Nasıl gelişti bu farklı ilgi alanları?
Merak! İşte ‘aykırı olmak’ derken kastettiğim bu... Ben Bodrum’a, Marmaris’e değil Anadolu’nun köylerine gitmeyi tercih ettim. Tabii ki onlara da gittim. Ama ülkemi daha iyi tanımak istedim. Enis Batur bana “Peynir kitabı yaz” dediğinde peynir hakkında tek kelime bilmiyordum. Şimdi Osmanlı ziyafetleri üzerine bir kitap hazırlıyorum.

Bu kadar farklı alanda bilgi sahibi olmak önemli. Bugüne kadar devlet kanadından hiç danışmanlık teklifi aldınız mı?
Hiçbir zaman... ‘Tribün Cemaatinin Öfkesi’ kitabım mesela. Spor Bakanlığı’ndan kimse gelmedi. Ekmek, peynir, zeytin üzerine kitaplarım var biliyorsunuz. Kültür Bakanlığı basar gibi olmak istedi olmadı.

Neye bağlıyorsunuz bu ilgisizliği?
Bilmiyorum benim satışım hiçbir zaman olmadı. Demek yanlış zamanda geldim dünyaya. Benim internet sayfam da yok. Bir Fransız geldi “Peynir kitabı yazmışsınız neden bunun Fransızcası yok” diyor. Divle peynirinin peşine düşmüş, oysa ben onu 20 yıl önce yazdım.

"İHTİYACIN NE KADAR AZSA O KADAR ZENGİNSİN"
Hocam sizin için zenginlik nedir?
Hayatı nasıl yaşıyorsanız osunuz. Tüketim çılgınlığına kapılmadıysanız, elinizdeki imkânlara şükretmesini, hamd etmesini bilirseniz zenginsiniz. Ne demişler: İhtiyacın ne kadar azsa, o kadar zenginsin. Ben çok zengin hissediyorum kendimi. Önemli olan zengin ölmek değil, zengin yaşamak.

Tüketime fazla kapılmışlar için ‘zengin gibi görünen fakir insanlar’ diyebilir miyiz?
Diyemem. Gönlü zenginlerimiz o kadar çoktur ki. Bakın yine bir hikâye: Yolcu girmiş hana. “Bey” demiş, “O kadar fakirim ki sana bir şey veremem; en iyisi sana bir türkü okuyayım.” Ben de türkü okuyorum sık sık. Misafirim olsun illa yemeği kendim yapmak, kendim hizmet etmek isterim. Dışarıda bir lokantaya götürmekten daha değerli bu. Önemli olan insanlarla paylaştıklarınızı çoğaltmak.

Siz bana sonbahar yapraklarından kart yaptığınızdan, Paris’te yemeğe çıkardığınız kızın aklının, hâlâ ayrıldığı nişanlısında olduğunu anladığınızda son paranızla onu trene bindirip nişanlısına gönderdiğinizden söz etmiştiniz. Şimdi aşk, romantizm hayatlarımızın neresinde?
Ne derler? Birini seversin kavuşamazsın, adı aşk olur. Biz de sevdik eskiden ama daha çok platonikti. Sevmesini bilmiyoruz çünkü herkes sevilmek istiyor. Senin sevmen yeterli değil, karşı taraf senin sevgini hissedebiliyor mu? Ama bunlar güncel, ticari olmaya başladı. Şimdi genç yazarların yazdıklarına bakın: Kolay aşk, kolay mutfak, kolay kariyer... Her şeyin kolayı... Şimdi her şey komprime halinde geliyor. İlk kullanım ve son kullanım tarihleriniz var.

Aşklar da mı öyle sizce?
Evet... Eskinin aşklarının da son kullanım tarihleri yok muydu? Ama yine de bugünkü gibi değildi. Benim aşktan anladığım beden uyumu, ruh uyumu... Bunun için ayrıldıktan sonra bile birlikte yaşamanın yolunu bul. Yine bir şeyler paylaşmaya devam et. Tatilini, kitabını... Ben bunu başarabildim. Hep diyorum ya her şey paylaşım kavgasının sonucu... Aşk birlikte bir şeyler inşa etmek, bir yere varmak... Kimi Tanrı’ya varır, kimi toplumu, doğayı yüceltir. İnsan zorunlu filozof oluyor yahu ama ben sokak filozofuyum; Mandıra filozofu değilim, çok moda şu an. İster istemez sorguluyorum. Tabii aşk konularını bırakalım Mehmet Y. Yılmaz yazsın, Ertuğrul Özkök yazsın.

Bu paylaşımsız toplum bir yerde patlamayacak mı peki?
Patladı bile... İnsan olmanın bilincine varamıyoruz. Çok iyi yazarlar filozoflar, yönetmenler çıkarıyoruz ama genel bir aymazlığa doğru yöneliyor dünya. Üstünlük, sömürü, güç, baskıyı devam ettirmek için din, kültür ve etnik gibi unsurlar dünyanın her yerinde kaşındırılıp, köpürtülüyor. Bu tarih boyunca böyle oldu. İnsanlar bu spirale girdiği için mümkünse bol aşk yaşamaya ve tüketmeye razılar. Bunlar hiçbir zaman bitmeyecek.
Bunlar hep maksimalist düşüncenin sonuçları ben ise minimalist düşüncenin peşindeyim. Önce kendi kapının önünü süpür. Ben bu boyla atletizm de yaptım, basketbol da oynadım. Bu boyla dünya yıldızı olmayacağım belliydi ama bunları yaparken keyif aldım, dostluklar edindim. Hepimiz kendi ütopyamızı yaratabiliriz. Herkes kendi 100 metresini koşacak, kendi ütopyasının peşinde olacak. Yani ben de karıncayım, gittiğim kadar!