YÜZLER

“Aşk, sevdiğimiz kişilerin sınırlarını anlamaktır”

Önce ‘The Lobster’, ardından ‘Gençlik’... Son dönemin hayatı sorgulatan sıradışı filmlerinde Hollywood’un bilge güzeli Rachel Weisz’dan başka kim oynayabilirdi ki? Weisz’ın kendini bulma yolculuğunda geldiği yer başlı başına heyecan verici.

Fred Allen / The Interview People

Anlamlı ifade
Çok yeni bir fotoğraf... Rachel Weisz, geçtiğimiz eylül ayında Toronto Film Festivali sırasında bir portre çekiminde. Bakışlarındaki derinlik onu klasik film yıldızları arasında bambaşka bir yere koyuyor.

 

Rachel Weısz ile tanışma mutluluğuna erişen herkes, onun yanından, kesinlikle son derece akıllı ve neşeli bir kadınla bir arada bulunduğuna inanarak ayrılıyor. Hızla, coşkuyla, hiçbir çekincesi olmadan ya da siyaseten doğru olup olmadığına aldırmadan konuşuyor. Oscar’lı bir oyuncu olarak mükemmel kariyeri dışında, bilim adamı bir baba ve psikanalist bir annenin Cambridge mezunu kızından beklenebileceği üzere siyasetle, felsefeyle ve sanatla ilgilenen, başlı başına büyüleyici biri.
Ancak Yunanlı avangart film yapımcısı Yorgos Lanthimos tarafından yönetilen sürrealist film ‘The Lobster’daki rolüne hazırlanırken, entelektüel ya da sanatsal yeteneklerinin çok yardımı olmamış. Gelecekte, bekâr insanların bir araya getirilip eş bulmaya zorlandığı, bunu başaramadıkları takdirde kendi seçecekleri bir hayvana dönüştürülme ve ormana bırakılma cezasıyla yüzleştiği bir dünyada Weisz, başrolü Colin Farrell ile paylaşıyor.
“Bu filme hazırlanmanın bir yolu yoktu” diye anlatıyor Weisz. “Karaktere zihnen bürünmeye bile çalışmadım, çünkü sıradan insan deneyimleriyle ilişkilendirilebilecek biri değildi ve yaşadığı dünya ya da toplum, herkesin bildiği, var olan bir dünyaya dayanmıyordu. Kendimi Yorgos’un ellerine bıraktım ve hikâye akarken, elimden gelen en iyi şekilde yolumu bulmaya çalıştım.”
Weisz, 2016’nın başında gösterime girecek diğer filmi ‘Gençlik’te ise Michael Caine, Jane Fonda ve Harvey Keitel gibi oyunculuk efsaneleriyle hoş bir çalışma deneyimi yaşadı. ‘Gençlik’, İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun En İyi Yabancı Film Oscar'ını kazandığı ‘Muhteşem Güzellik’ten (La Grande Belleza) sonraki ilk film.

Sizi ‘The Lobster’da oynamaya ne itti?
Yönetmen Yorgos Lanthimos’un Yunanca çektiği ilk filmi ‘Köpekdişi’ni izlediğimden bu yana onunla çalışmayı istiyordum. Hikâyeyi anlatma şekli ve yarattığı atmosfer eşsizdi. Onu arayıp bulmaya karar verdim. Bana iş verene kadar azimle peşinden koştum! (Gülüyor)

‘The Lobster’ı seyirciye nasıl anlatırsınız? "İnsanların garip bir şekilde eş bulmaya zorlandığı bir film" demek doğru olur mu?
Ortamın garipliğine rağmen, film kelimenin tam anlamıyla ve aşırı derecede romantik. Tıpkı Romeo ve Juliet’in aşkı gibi; filmin kahramanlarının beraber olmalarının neredeyse imkânsız olduğu bir dünya burası. Çok güçlü ama aynı zamanda çok zor ve ulaşılamaz bir aşk. Film sizi aşkın, özünde ne olduğunu düşünmeye zorluyor. Daha önce üzerinde hiç düşünmediğim soruları sordurdu bana. Epey rahatsız edici ve huzur bozucu olmasına rağmen, sizi tamamen içine çeken türden bir hikâye aynı zamanda.

Ne tür sorular sordurdu?
Karakterlerimizin kendilerini içinde buldukları bu garip evrende, beraber kalmak için tek şansları var: Aynı olmak. Tabii ki gerçek yaşamda, bedensel ve ruhsal özellikleri sizinkiyle tamamen aynı olan bir eş aramak son derece absürt. Ama bu bana, âşık olduğumuzda, karşımızdaki insanda kendimizden bir şeyler bulmaya çalışmamızı ya da bize benzeyen yanlarına kapılmamızı sağlayan narsist bakış açımızı sorgulattı.

Gerçek aşkın doğasını nasıl tanımlarsınız?
Bence aşk, sevdiğimiz kişilerin sınırlarını anlamak ve onların da size aynı anlayışla yaklaşmasını ummaktır.

 

Aşkı sorgularken
Colin Farrell ve Rachel Weisz, bu ay gösterime girecek 'The Lobster'ın etkileyici bir sahnesinde (sağda).

 

“ROL YAPMAK HİÇBİR TEORİ GEREKTİRMİYOR”

Ciddi varoluşsal sorunları işleyen ‘Gençlik’ filminde de oynuyorsunuz.
Evet ama hikâye birçok ince espri ve mizah unsuru da barındırıyor. Yaşlanma, ölüm ve daha pek çok temel konuda çok şey anlatmayı ama bunu da epey gösterişsiz biçimde yapmayı deniyor. Hayata dair bir yolculuk bu.

Bu kadar çok ikonik oyuncuyla çalışmak nasıl bir duygu?
Onlar yaşayan efsaneler. Jane Fonda, Michael Caine ve Harvey Keitel... Hepsinin 20’nci yüzyıl kültürü üzerinde muazzam etkisi var. İlginç olan bir başka şey, filmde de efsaneleşmiş karakterleri canlandırmaları. Paolo (Sorrentino), ikon olmanın ne anlama geldiği düşüncesiyle hareket ediyor.

Böyle efsanevi oyuncularla çalışırken odaklanmakta zorlandığınız anlar oldu mu?
Kendinize bunu düşünme izni vermiyorsunuz ki... Sette, tamamen oynamaya hazırlandığım sahnede yatan gerçeği bulmaya odaklanırım. Kiminle çalıştığım fark etmez, tüm konsantrasyonum işe yöneliktir ve başka hiçbir şey düşünmem.

Rol yapmak hakkında birbirinizle hiç konuştunuz mu?
Hayır. Rol yapmak tamamen doğaçlama bir şey ve karşılıklı oynadığım Michael da tam olarak aynı şekilde düşünüyor. Hiçbir teori gerektirmiyor. Bir kere bile işimizi ya da yaklaşımımızı tartışmadık. Sadece gittik ve sahnelerimizi oynadık, işimiz bittiğinde de başka konulardan söz ettik. Michael, bana hayatla ve yıllar içinde çalıştığı diğer oyuncularla ilgili hikâyeler anlatmayı çok seviyordu, fakat hiçbir zaman çektiği filmler ya da oynadığı karakterler hakkında konuşmadı.

“SUÇLULUK DUYGUSUNDAN KURTULMAM ZAMAN ALDI” 

Geçmişte, sizi rahatsız eden varoluşsal sorularınıza cevap bulmanın ne kadar çok zamanınızı aldığını anlatmıştınız. O zamandan bu yana nasıl değiştiniz?
Şimdi kendime o zaman yaptığım gibi eziyet etmiyor ve endişelenmiyorum. Her şeyi karmaşık hale getirme alışkanlığım vardı ve bir noktada hayattan tam olarak keyif alamamaya başlamıştım. Neyse ki, olanların içindeki mizahı nasıl görebileceğimi anlamak ve oğlumla ilgilenmek, bana şimdi çok bencilce ve önemsiz görünen şeylere ve kendime daha az yoğunlaşmamı sağladı.
Daha gençken aklınız kim olduğunuza dair sorularla çok fazla meşgul oluyor. Ayrıca benim, oyunculuğun hayatım için seçeceğim doğru iş olup olmadığına dair şüphelerim de vardı. Çok güçlü entelektüel ve akademik temeli olan bir ailede büyüdüm ve oyunculuğun, peşinden gitmem gereken ciddi bir alan olup olmadığı konusunda endişe duydum. Bana şahane bir yaratıcılık tatmini vermesine rağmen işimden kaynaklanan suçluluk duygusundan kurtulmam zaman aldı. Belki de çok kolay başardığımı düşündüm ve bu, doğal olarak kendinizden daha fazla şüphe duymanıza neden oluyor (tebessüm ediyor).

Bu suçluluk duygusunun birazı da, ailenizin hayatınızda başka bir şey yapmanızı istemesinden mi kaynaklanıyor?
Annem kararımı çok daha rahat kabullendi ama babam oyuncu olmam fikrinden nefret etti. Ben başarı kazandıkça bu fikirle daha rahat baş etmeye başladılar ve en azından nasıl geçineceğim konusunda endişelenmelerine gerek kalmadı (gülüyor)!

Bu günlerde ruh haliniz çok iyi görünüyor. Hayatınızda 20’li yaşları atlatıp, iç huzuru bulduğunuz noktaya eriştiğinizi hissediyor musunuz?
Her şey, artık daha az karmaşık. 20’li yaşlarımda, diğer birçok genç kadın gibi temel olarak kendimi bulmaya çalışıyordum. Aklınızda bir anda beliren bütün o şüpheleri çözümlemek zaman alır ve birçok basit konuyu sorgulamanıza neden olur. Çocuk büyütmek de bu sürecin çok büyük bir parçası oldu, çünkü mantıksız şeyler için endişelenmeyi bırakıyorsunuz. Benmerkezci olma lüksünüz kalmıyor ve kendinizi daha iyi anladığınız bir noktaya geliyorsunuz. Sizin için önemli olan şeyler hakkında çok daha net fikirleriniz oluyor. Hayatta sizi ne mutlu eder ve onu nasıl bulursunuz, biliyorsunuz.