SANAT & TASARIM

Az önce bi’şey oldu

Gökhan Deniz'in, bu çarpıcı başlık altında Çağla Cabaoğlu Gallery’de sergilenen eserlerinde PVC, paslanmaz çelik gibi malzemeler figürle harmanlanmış. Bu zor bileşenler uyum içinde izleyiciye ulaşıyor. “Figür bize duygusunu belli etsin, yeterli” diyen Deniz’in eserlerinde duygular, sarsıcı ve bazen tedirgin edici biçimde karşı tarafa geçerken, sanatçının malzeme kullanımındaki yenilikçi tavrı takdir topluyor.

Ayşegül Savur Özgen / Fotoğraflar: Altan Aykan

Otoportreye yakın
Gökhan Deniz figürlerinde hep erkek kullanıyor. "Kendim de erkek olduğumdan galiba" derken, bu figürlerin kendisine benzemesini de açıklamış oluyor.

 

“Çok küçük yaşlardan beri aklımda resim yapmak vardı, sanırım başka bir şey de okuyamazdım” diyen Gökhan Deniz, Güzel Sanatlar mezunu, 42 yaşında, sürekli yenilik peşinde koşan bir sanatçı. Nişantaşı’nda Çağla Cabaoğlu Gallery’de devam eden 10’uncu kişisel sergisi ‘Az Önce Bi’Şey Oldu’ bugünlerde sanat çevrelerinde kendinden sıklıkla söz ettiren eserlerden oluşuyor. Deniz’i sanat sohbetlerinin öznesi haline getiren; PVC, çelik gibi malzemeleri ustalıkla işlemesi kadar, sanat izleyicisinin genellikle ‘zor’ bulduğu figürleri de tüm duygularıyla aktarabilme başarısı. “Figürlerde ve konularda izleyiciyi diri tutmaya yönelik bir yöntem izliyorum” diyen Deniz’in eserlerinin karşısında gerçekten de mıhlanıyorsunuz. Kendisini ve eserlerini daha yakından tanımak için söyleşimize buyurun.

Serginizin adı dikkat çekici: ‘Az Önce Bi’Şey Oldu’. Nasıl ortaya çıktı?
Resmi hızlandırma gayreti içinde olmamdan sanırım. ‘Az önce’ şimdiyi tanımlamayan bir şey. Şimdi de hep az öncede kalıyor, “Spot ve fokus bir isim” diyebiliriz. Biraz da resme baktığımızda gördüğümüz o anın dışında, öncesine ve sonrasına dair ipuçları vermeye çalışıyorum. Hikâyeyi izleyiciye daha kuvvetli aktarabilmek, o anın ve öncesini ve sonrasını da düşündürmek için ortaya çıktı ‘Az Önce Bi’Şey Oldu’.

‘Az Önce Bi’Şey Oldu’ cümlesinin içinde toplumsal olaylara dair kayıt almak motifi de var mı?
Biraz vardır, bir dokümantasyon gibi algılanabilir ya da “Toplum temelli işler yapıyor bu adam” denebilir. Açıkçası ben, kendim gibi sıradan insanın peşindeyim ve her insanın bu hayatta bir başrol oynadığını düşünerek bu hikâyeleri oluşturuyorum. Herkesin hayatı eşit derecede önemli benim için. Bu hayatları da iyi aktarmaya çalışıyorum. Her türlü duygusuyla insanı aktarmaya çalışıyorum.

Sanıyorum sizi sanat dünyasında en çok öne çıkaran da malzemede sürekli yenilik peşinde koşmanız... Üretim süreciniz nasıl gelişiyor?
Teknik ve malzemeye geçmeden önce düşünsel bir süreç var; zaten o süreç sayesinde sanatçı oluyorsunuz, sanatçı gibi düşünüyorsunuz. Herkesin yöntemi farklıdır, üretim aşamasına geçtiğinizde ise bir işçi kafasıyla ilerlemeniz gerekiyor. Çünkü işin disiplini de var. Çok fazla metafor üzerinden hareket ettiğim için malzemede farklılık yaratıyorum. Mesela bu metaforlardan en önemlisi uzak-yakın ilişkisi. Resmi hızlandırma gayretim de malzeme seçimimi etkiliyor. İzleyici ile iş arasındaki ilişkiyi düşünerek malzemeyi önemsiyorum.

Eseri hazırlarken “İzleyici bunun hakkında ne düşünür” diye sorguluyor musunuz yani?
Hayır; ne düşüneceğini değil ama kuracağı ilişkiyi düşünüyorum. Estetik beğeni, üzerinde uzlaşmaya varılmış bir şey. Ben izleyiciyi estetik beğeniden çok duyguya çekmeye çalışıyorum. Yani bir anlamda zihinsel tembelliği kırmayı hedefliyorum. Yoksa elbette bir mesaj verme kaygısıyla çalışmıyorum. Önemli olan izleyicinin duygu olarak işin içine girmesi, biraz tedirgin olması, sarsılması. Bir sanat eserine bakarken ilk düşündüğünüz estetik beğenidir ama duygu olarak sizi içine çektiği an hafızanızda kalır.

 

 

Duygu yoğunluğu
Resimlerinde insana ait her türlü duyguya yoğunlaşan Deniz'in işleri ezber bozmaya yönelik.

 

PVC, paslanmaz çelik gibi çarpıcı malzemelerle çalıştığınızı görüyoruz...
Evet PVC, paslanmaz çelik, kâğıt, tuval, pleksi... Hem geçirgen hem yansıtıcı malzemeler var. Organik ve inorganik boyalarla çalışıyorum, hepsini kendim hazırlıyorum. Bu boyaları farklı düzlemler üzerinde denemeyi seviyorum. Sadece figürün üzerine kurulu bir denge bana çok kuvvetli gelmiyor, figürü çevreleyen o boşluğa da takılıyorum. Resimlerimde bu boşluk genellikle peyzaj olarak kendisini gösteriyor. Bu boşluk figürün adalesini ve hareketini oluşturuyor. Bu boşluk, insanın kendi içindeki boşluk olarak adlandırılabilir.

İnsana özellikle odaklanıyorsunuz, denizin içinde boğulan adamları resmettiğiniz işin mültecileri anlattığını düşündüm. Öyle mi gerçekten?
Aslında ben resimlerimin hiçbirinde hedef göstermiyorum, işaret etmiyorum. Bireyler kadar toplumları da anlatmaya çalışıyorum. Mülteci gibi de düşünülebilir ya da “Bu ben miyim?” diyebilirsiniz. Bir girdabın içinde boğulan biri gibi görebilirsiniz.

Figürleriniz sarsıcı... İzleyiciler bu tür tedirgin edici figürlerle yaşamak istiyor mu, yoksa bir uzak durma hali var mı?
Bunu yakın çevrem de bana sık sık söylüyor (gülümsüyor). Vazgeçsem mi diye düşündüğüm oluyor ama nasıl vazgeçeceksiniz? Her gün gazete okuyorum. Resimlerimdeki figürler sadece beni ya da izleyeni temsil etmiyor. Bireylerle beraber durumları, olayları ve kurumları da temsil ediyor. Bazen kötücül hikâyeler anlattığım kritiğini alıyorum. Benim aklımda hep kötücül hikâyeler kalıyor galiba, aklımda kalan filmler de hep öyledir. Çıplak adamın peşindeyim sanırım. Bütün duygularıyla o çıplaklığın peşindeyim. Figürüme eşlik eden peyzaj da doğadan gelip doğaya gideceğimize vurgu yapmak için. Bu yüzden içimizdeki samimiyeti doğada yakalamıyor muyuz?

 

Gökhan Deniz eserleri (Soldan saat yönünde)
Başını Alıp Nereye Gidersin,Peyzaj no.4, Mesafe 2, Gözetleyenler serisi no.1

 

Okurlarımız sizi Gezi dönemindeki maskeli adam çizgilerinizden de hatırlayacaktır. Toplumsal olaylarla sanat ilişkisi hakkında neler söylersiniz?
Aslında resim günceli takip etmek zorunda değil. Güncel konuların kişi maneviyatı üzerinde bıraktığı etkileri anlama gayreti daha ağır basıyor bende. O dönemde parkın içindeydim ve eve döndüğüm zamanlar bir günce tutuyordum. “Devlet Baba” dediğimiz oluşumun baskıcı politikasının sonucuydu yaşadıklarımız. Ben o zaman da figür çalışıyordum. İster istemez duygularla yüzleşiyorsunuz. Figürlerimin çoğunda erkek olması, iktidar ve kimlik sorunu üzerinden ilerlememden kaynaklanıyor sanırım. İktidarı erkek egemenliği üzerinden anlatıyorum.

Gezi, yaratıcılığı tetikleyen bir süreç oldu aynı zamanda... Geriye çok fazla iş kaldı.
Ciddi bir dönüm noktasıydı tabii sanatın sokağa inmesi ve kuvvetli bir silah olarak kullanılması. Bu, şiddetsiz bir dünya özlemini pekiştiren, ona hizmet eden bir durum. Çünkü sanat araçlarıyla karşınızdaki güçle savaşıyorsunuz, bu kadar müthiş bir şey var mı? Keşke hep öyle olabilse. Ama sanatın baştan aşağı dünyayı değiştirebileceğini de beklememek gerek. Sanatın etkisini zamana yayıp, beklemek gerek. Sanat çok ciddi bir dokümantasyon, belge sağlıyor. Pek çok şey unutulacak ama onlar gelecekte de kalacak.