MALUMAT

Blake Lively: “Asıl acımasız olan biziz”

Anakaradan 200 metre uzakta bir kaya, etrafında büyük beyaz köpekbalıkları, üzerinde genç, güzel ama yaralı bir kadın... Blake Lively, bu ay vizyona girecek macera/korku filmi 'Karanlık Sular'da beyaz perdede tek başına. Artık kendisini zorlayan rollerin peşinde koşan güzel yıldız bu heyecan dolu macerayı anlattı.

Üç filmde başrol
Ağustos, Blake Lively'nin ayı. 5 Ağustos'ta gösterilecek 'Karanlık Sular'ın yanı sıra 12 Ağustos'ta da ‘Café Society’ vizyona giriyor. Sonra sırada 'All I See Is You' var.

 

‘Karanlık Sular’ filmine “Evet” demenizi sağlayan neydi?
Zorlu bir oyunculuk gerektiğinden tecrit konulu filmlere hep ilgim vardı. Bu filmde zorlayıcı faktör sadece yalnız olmam değil, hem duygusal hem de fiziksel anlamda epey özveri gerektirmesiydi. Böyle zorlanmayı gerektiren bir filmin yüzde 99’unda beyaz perdeyi kaplamak zorunda kalmak hem heyecan verici hem de korkutucuydu. Ama bana bunları hissettiren bir filmde olmam gerektiğini biliyordum.

Senaryoyu ilk okuduğunuzda ne hissettiniz?
İnanılmaz sürükleyiciydi. Kendinizi hemen senaryoya kaptırıp “Büyük beyaz köpekbalıklarıyla dolu bir okyanusta tek başıma olsaydım, ne yapardım?” diye düşünüyorsunuz. Ama aynı zamanda bunu sahilden yaklaşık 200 metre uzakta yaşamak, bütün bu macerayı daha da heyecanlı ve gerilimli kılıyor. Çünkü umut tam orada, çok ama çok yakınınızda! Ve tünelin ucunda ışığı gördüğünüzde çok daha güçlü bir yaşama hırsıyla mücadele ediyorsunuz. Fakat oraya ulaşmanın hiç yolu yok; çünkü büyük beyaz köpekbalığı gibi bir engeliniz var.

Nancy hayatta kalmak için akılcı çözümlere başvuruyor. Nasıl her şeye çare bulabiliyor?
Detayları ağzımdan kaçırmak istemem ama tıp öğrencisi olmanın faydalarını gördüğünü söyleyebilirim. Köpekbalığının saldırısından sonra, onu hayatta en uzun süre tutacak şeyleri yapmayı biliyor. İzleyici olarak da, birinin öğrendiği şeyleri kendi üstünde uyguladığını görmek gerçekten keyifli. Bunlar aynı zamanda çok önemli detaylar; çünkü böylelikle karakterlerin geçmişi, deneyimleri hakkında izleyicinin fikri oluyor. Hayatta kalmak için, geçmişinde duyduğu, deneyimlediği her şeyi kendi üstünde uygulamaya çalışması, izleyici için eğlenceye dönüşüyor.

“HER GÜN 12 SAAT SUYUN İÇİNDEYDİM”
Biraz da çekimlerden bahsedelim. Filmi ilk önce gerçek bir sahilde, sonra bir su tankında çektiniz.
İki hafta Avustralya’da Lord Howe Adası diye çok güzel bir yerde çekim yaptık. Daha önce kimse orada film çekmemiş. Böyle bir yeri beyaz perdeye taşımak harikaydı; çünkü gerçekten cennet gibi bir yer! Çekim sırasında, sahilden 200 metre kadar uzağa okyanusun ortasına bir kaya yerleştirdiler. Orada helikopterle çekim yaptık. Tabii bu sırada kadraja girmemek için ekipten kimse yanıma gelemiyordu, yani gerçekten okyanusun ortasında tek başınaydım. Suyun altında dalgıçlar vardı elbette ama yine de yalnız hissettim. Daha sonra filmin devamını anakaradaki Movie World’de çok büyük bir su tankının içinde çektik. Etrafımız lunapark trenleriyle çevriliyken, ben su tankında iki metrelik yapay dalgaların içinde köpekbalıkları, gemiler gibi şeylerin yokluğunu hayal gücümle gideriyordum.

Çekimin herhangi bir gününü ve sonrasında nasıl hissettiğinizi anlatır mısınız?
Bu film benim için tamamen fiziksel beceriye dayalıydı. Bu nedenle hazırlığım vücudumu en iyi hale sokmaya çalışmakla, sörf ve yüzme dersleri almakla geçti. Duygusal anlamda da zorlukları vardı ama atletik açıdan daha yorucuydu. Sadece benim için de değil, ekipteki herkes için böyleydi. Ekibin yarısı her gün benimle suyun içindeydi. Hava bazen sıcak, bazen korkunç rüzgârlı ve yağmurluydu. Buna rağmen herkes gönül vererek çalıştı. Işığı kaçırmamak için çoğu zaman öğle arasında mola bile vermiyorduk. Herkes ailesinden ve sevdiklerinden uzak uzun saatler çalışıyordu. O yüzden tanka girince çıkmadan devamlı çekimdeydik. Haftanın altı günü bu tempoyla çalışmak bizi ekip olarak birbirimize kenetledi. Noel tatilinden önce bitirmeye uğraştığımızdan bazen haftalarca ara vermiyorduk. Ama sonunda her emeğimize değdi.
 
Suyun içinde ne kadar kalıyordunuz?
Bazı günler ara vermiyorsak 12 saat suda kaldığım oluyordu. Biri yüzerek yemeğimizi getiriyordu. O sırada kameranın yeri değişiyordu. Suda olmadığımız toplamda belki bir iki gün vardır. O günlerde açılış sahnelerini çekmiştik.

 

İkinci bebek şaşırttı
Ryan Reynolds ile evli olan 29 yaşındaki oyuncu bugünlerde ikinci bebeğini bekliyor. Bu haber magazin gündemine bomba gibi düştü. Çünkü çiftin henüz iki yaşında bir kızları var.

 

“KÖPEKBALIKLARI TIPKI BİZİM GİBİ”
Nasıl hazırlandınız?
Duygusal anlamda, köpekbalığı saldırısına uğramış birçok kişiyle konuştum, hayatta kalmayı başaranların röportajlarını Youtube’dan izledim. Paul de Gelder (yazar, eski deniz komandosu, köpekbalığı saldırısı kahramanı) bana çok yardımcı oldu. Boğa köpekbalığı tarafından saldırıya uğramış, böyle durumlarda hayatta kalmak için neler yapılması gerektiğini bilen inanılmaz bir adam. Bu tecrübesine rağmen köpekbalıklarına duyduğu saygıyı görmek, beni filme en çok hazırlayan şeylerden biri oldu. Bana göre böyle filmlerin en tehlikeli yanı köpekbalıklarını acımasız gösterme gücü. Aslında onlar da aynı bizim gibi sadece yaşamaya çalışıyor. Bunun dışında filmdeki yaramla ilgili şeyleri doktorlara sordum. Nasıl hissederim, nasıl iyileşirim, turnike nasıl yapılır; bu tip detaylar. Fiziksel olarak bol bol antrenman yaptım. Önce fitness antrenörü Don Saladino ile New York'ta çalıştık. Avustralya’ya geçince de kendim devam ettim. Aslına bakarsanız, motivasyon için yanımda sürekli birinin olmasına ihtiyaç duyuyordum. Bu nedenle bana genellikle kuaförümüz Rod Ortega eşlik ediyordu. Antrenmanlardan sonra beraber Beyonce söyleyip, Lord Howe Adası'nda doğa yürüyüşlerine çıkıyorduk. İnanılmazdı!

Filme başlamadan önce de iyi yüzer miydiniz?
Yine bu yıl tamamladığım ‘All I See Is You’ filmi için yüzme dersleri almıştım. Yani hazırlıklıydım ama sörf üstünde kulaç atmada birkaç sörf hocasından yardım aldım. Bir de, bu filmden önce kötü dalardım. Onu da öğrendim.

AGRESİF HAVUZ PARTİSİ
Daha önce sörf yapmış mıydınız?
Evet. Eniştem sörf hocası Bart Johnson ile yapmıştım. Ayrıca filme hazırlanmak için bana göre dünyadaki en iyi sörfçülerden Avustralyalı Rob Machado’yla aynı tahta üzerinde birbirimize bağlı sörf yaptık. Tabii ben onun arkasından sürüklenmenin dışında pek bir şey yapmadım (gülüyor).

Yapım ekibinden insanların sizinle suda olduğunu tahmin ediyorum. Jaume de (filmin yönetmeni Jaume Collet-Serra) suya girdi mi?
Hayır, Jaume girmedi ama benim sette olmadığım bir gün girdiğini söylüyorlar. Yani sadece bir dedikodu (gülüyor). Ama evet ekibin büyük çoğunluğu benimle sudaydı. Can kurtaran ekibinin yanı sıra, filmdeki arkadaşım Sally’nin (martının) bakıcıları da yanımdaydı. Kuaförümüz Rod Ortega sudan ayrılmayıp, saçımı hep aynı şekilde tutmaya çalışıyordu. Çoğu insan, “Suyun içinde olduktan sonra saçın nasıl aynı şekilde tutulabilir ki?” diye düşünebilir. Fakat saç sürekli oynayan, dağılan bir şey. O yüzden filmde devamlılığın sağlanması için Rod’un elleri sürekli saçımdaydı. Makyaj sanatçımız Tami Lane de ara ara, yaramı tazelemek, üstüne kan dökmek için suya atlıyordu. Yani evet, epey kişi benimle sudaydı. Aslında eğlenceli oluyordu; çok agresif bir havuz partisi veriyor gibiydik (gülüyor).

Jaume’nin nasıl çalıştığını anlatır mısınız?
İnanılmaz tutkulu biri. İspanyol, çok, çok detaycı ve görselliğe önem veriyor. Görsel senaryo taslağını daha film çekilmeden önce bitirmişti. Bu, oyuncuya inanılmaz güven veriyor; çünkü çalıştığınız kişi neyi nasıl istediğini saniyesi saniyesine biliyor. Böyle filmlerde bu, hikâye ve zamanlamanın uyumu çok hassas olduğundan özellikle önemli. Hikâyeyi dolandırarak anlatamazsınız. İzleyenin kalp atışı her an hızlanmalı.

Köpekbalığının yapımında tabii ki bilgisayar grafiklerinden yararlanıldı, fakat görüp, beraber oynadığın bir model kullanıldı mı?
Ekipten birine yapay yüzgeç takıldı. Bazen yardımcı olsa da, çoğu zaman komediye dönüşüyordu. Etrafımda yüzüp daireler çizdikçe, başı dönmeye başlıyordu. Ya yoldan çıkıyordu ya da başını bir yerlere vuruyordu. İlk tepkiniz “Tanrım! İyi misin?” oluyordu. Sonra sudan gayet normal bir şekilde çıkıyordu ve hepimiz gülüyorduk. Gülerken ondan korkmak zordu. Bir de büyük plastik bir model vardı ama o da hiç korkunç değildi. Görsel efekt ekibinin bazı sahneler için onu kullanması gerekiyordu. Ama filmin yüzde 99.9’unda hayal gücümü kullandım.

 

Eleştiriler iyi
Hem 'Karanlık Sular' hem Lively'nin performansı filmin gösterime girdiği ülkelerde genellikle olumlu eleştiriler aldı.

 

“KÖPEKBALIKLARINA SAYGI DUYMALIYIZ”
Büyük beyaz köpekbalığı epey sıradışı bir hayvan. Film sırasında, onlarla ilgili izlenimin değişti mi?
Harika bir tecrübe yaşadım. Çevreci Michael Rutzen ile büyük beyaz köpekbalıklarını gözlemlemek için dalış yaptık. Bu dalış köpekbalıklarına dair algımı tamamen değiştirdi. Görkemlerini görme şansım oldu. Onlara baktığımızda çok yırtıcı ve acımasız olduklarını görüyoruz, ama aslında acımasız olan bizleriz. Köpekbalıkları tarafından öldürülen insanlar ve insanlar tarafından öldürülen köpekbalıklarını karşılaştırın. Sonuçlar korkunç! Bu tarz filmler, köpekbalıklarına dair yaratılan algı açısından biraz tehlikeli olabiliyor. İnsanların izlerken, iki canlının da hayatta kalmaya çalıştığını düşünmesini istiyorum. Küresel ısınma yüzünden köpekbalıkları gittikçe sığ sulara yaklaşıyor ve bu da onların insanlarla karşılaşma riskini artırıyor. Evet, bu insanları ürkütebilir ama soyları tükenenlerin köpekbalıkları olduğunu düşünürsek, asıl korkanların onlar olduğunu söyleyebiliriz. Okyanustaki besin zincirinin başındaki köpekbalıklarının, bu zincirden çıkma ihtimali, dolaylı olarak bizi de, gezegenimizi de etkileyecektir. O yüzden bu hayvanları koruyup, saygı duymamız gerektiğine inanıyorum. Böyle korku filmleri de onları tanımak adına, keyifli bir yol bence; çünkü gerçekten çok ama çok güzel hayvanlar.

KORKTUĞUMUZ ŞEYLERİ NEDEN İZLERİZ?
Sizce neden yaşam mücadelesi verilen filmleri seviyoruz? Korkuyoruz ama buna rağmen izlememizin sebebi ne?
Bence böyle filmleri kendimizi hemen senaryoya dahil ettiğimiz için seviyoruz. “Orada olsaydım ne yapardım? Hayatta kalabilir miydim?” diye sormak, insanları kendileri hakkında tahmin etmedikleri şeyleri fark etmeye zorluyor. Kısıtlı araç gereçle hayatta kalamayacağınızı düşünüyor bile olsanız, insan, doğası gereği savaşmaya devam eder. Bunun teşvik edici bir yanı da var. Bu tarz bir filmde de bunu güzel bir enerjiyle alıyorsunuz.

Kariyeriniz harika biçimde iyiye gidiyor. Woody Allen’ın Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan ‘Café Society’de, sonra Marc Forster’ın psikolojik gerilimi ‘All I See is You’da, şimdi de ‘Karanlık Sular’da oynadınız. Aradığınız bu tarz bir çeşitlilik diyebilir miyiz?
Evet, her zaman çeşitlilik arıyorum, daima beni tedirgin eden filmlerin peşine düşüyorum. Marc Forster ile çalışırken, görme engelli bir karakteri canlandırmak harika bir deneyimdi. ‘All I See is You’ hazırlık açısından ‘Karanlık Sular’la karşılaştırdığımda epey ham kalan bir film. Yüzde 90’ı doğaçlamaydı. Bunu başarabildiğim muhteşem rol arkadaşlarım vardı. Woody Allen filmini farklı kılan ise 1930’larda geçmesi ve çekim hızıydı. Marc Forster’ın filmi ağırdı. ‘Karanlık Sular’da ise çoğunlukla tek başıma olduğum bir korku filmi çıkardık ortaya. Hem oyunculuk adına, hem de fiziksel anlamda beni zorlayan bir film oldu. Ama aradığım şey tam da bu! Yapamazmışım gibi gelen filmler. Tek kriterim bu. Çünkü müthiş bir ailem ve eşim var ve eğer onlardan dünyanın diğer ucundaki çekimlere benimle gelmelerini istiyorsam, pişman olmayacağım işler çıkmalı. Genelde ne için mücadele edeceğime ve etmeyeceğime böyle karar veriyorum.