BİYOGRAFİ & PORTRE

Brando’nun seçimi

Sinema tarihinin en derin yıldızı, zaman zaman ruhu karanlık bir münzevi, çoğunlukla şaşaanın içinde yalnız bir asi, her zaman hassas, şiirsel bir dâhi. Marlon Brando, ardında kalbi kırık kadınlar, öfkeli yapımcılar, iyi dostlar, yalnız çocuklar, hep burnunun dikine yaşanmış bir ömür bıraktı. Yaşasaydı bu ay 92'nci yaşını görecek ikonun doğum gününü korkusuz hikâyesiyle kutlayın!

Ceren Şehirlioğlu

Sıradışı karakterlere özgün yorum
Sado-mazo sahneleri nedeniyle yönetmeni Bernardo Bertolucci'nin dört ay hapis yattığı 'Paris'te Son Tango' filminde Marlon Brando, sinema tarihine geçecek bir performans sergiledi.

Nebraskalı sapsarı, çarpık dişli bir oğlan çocuğuyken adı Buddy'di. Annesi, Omaha'nın bohem barlarında şişeye gömülmüş kayıp, babası metreslerinin koynunda uzak uykulardayken küçük Brando bakıcısı Ermi'nin çıplak memelerine gömülüp rüyalara dalıyordu. Üç yaşından yedi yaşına kadar Endonezya kökenli güzel Ermi'nin sıcaklığıyla yaşadı.
"Gülüşünü hiç unutmuyorum" diye anlatıyordu yıllar sonra. "İçeri girdiğinde, daha görmeden kokusundan geldiğini hissederdim. Tatlı, hafif fermente meyveler gibi kokardı. Geceleri birlikte uyurduk. O çıplak, ben çıplak. Uykusu derindi. Onu hâlâ yatağımızda, ayışığı vurmuş teni, büyülü parıltısıyla hayal edebiliyorum. Hep bana aitti, yalnızca bana."
Ama Ermi bir gün evlenmek üzere evden ayrıldı. Marlon'a gerçeği itiraf edemediği için bir seyahate çıkması gerektiğini, döneceğini söyledi. Küçük çocuk aylarca pencerede bekledikten sonra artık dönmeyeceğini anlamıştı.
"Annem beni içki şişeleri için terk etmişti, şimdi Ermi... O günden sonra bu dünyaya yabancılaştım."
Marlon Brando, yedi yaşında aşkı, ayrılığın zehir gibi acısını, terk edilmeyi, dünyada yapayalnız kalmanın bıraktığı boşluk hissini öğrendi. 80 yaşında solunum ve kalp yetmezliğinden ölene dek kimseye tüm kalbiyle âşık olmadı. Etrafındaki kadınlarsa ona, uğrunda ölümü göze alacak kadar tutkuyla gönüllerini kaptırdılar. Müthiş bir cinsel iştahı olmasına rağmen, ruhunu doyurmak için başka yollar arıyordu. Evsizlere, düşkünlere, yaşlılara, kimsesiz çocuklara, haksızlığa uğrayan azınlıklara, nesli tükenen hayvanlara, müptezellere kalbinin kapıları ardına kadar açıktı. Ezilenlerin şövalyesi olmak Hollywood'un kralı olmaya yeğdi. Belki de bu yüzden stüdyoların, yönetmenlerin kâbusu oldu. Şöhretten, kurallardan, kalıplardan ve en çok da iltifattan nefret etti.
Bir gün yan dairesinde yaşayan oyuncu dostu Harry Dean Stanton'a "Benim hakkımda ne düşünüyorsun?" diye sormuştu. "Ne mi düşünüyorum?" dedi Stanton, "Bir hiç olduğunu! Koca bir HİÇ!" Brando kahkahalarla yere yıkıldı. Sanki yıllardır beklediği an, farkındalık, özünün su yüzüne çıkışı bu basit kelimede toplanmıştı. Hiç.

 

 

O'nun hikâyesi (Soldan sağa doğru)
10 yaşındaki çocuk haliyle Marlon Brando.
Minnesota Askeri Akademisi'ne katılan Brando 16 yaşında, 1940.
Brando ile İngiliz aktris Vivien Leigh 1951 yapımı 'İhtiras Rüzgârı'nda başrolleri paylaştı.

 

BİR DÖNÜM NOKTASI: STELLA ADLER
Oyunculuğa heves eden ablası Jocelyn'in peşine takılıp New York'a geldiğinde 18 yaşındaydı. Kafasında vişne rengi fötr şapkasıyla Penn İstasyonu'na adım attığında henüz burnu kırılmamıştı, sarı saçları ışıl ışıl, dişleri bembeyazdı. Ama gözlerinde orta-batılı taşralı oğlan klişesini anında yerle bir edecek melankolik bir hayalet dolaşıyordu. Erkeksi hatları, müthiş bir hassasiyetle derinleşiyordu.
New York'un efsanevi oyunculuk enstitüsü New School'a kaydolmadan önce, Bleaker Caddesi'ndeki makarnacıda garsonluk yaptı, Beşinci Cadde'deki sandviççide saatte 50 balık ekmek hazırlamakla övündü, Times Meydanı'ndaki burgercide tüm gün yağ kokarak köfte çevirdi, havalı bir alışveriş merkezinde asansör görevlisi, Central Park'ta limonatacı oldu. New Jersey'e yük taşıyan TIR'larda şoförlük yaparken geçirdiği kazadan sonra kariyerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine karar verdi.
New School'da, zamanının en popüler öğretmenlerinden Stella Adler'ın sınıfına düştüğünde 23 yaşındaydı. Adler elinde sigarası, ince topuklu ayakkabıları, kırmızı elbisesi ve Marlene Dietrich'i andıran soğuk havasına rağmen ateşli edasıyla sınıfa girdiğinde, Brando dünyanın bir anlığına durduğunu hissetti. O kadar insanı içine çeken, cilveli ama gizemli, hayat dolu ama melankolik, tutkulu ama küskün bir havası vardı ki, çözülmeyi bekleyen harika bir bilmece gibi sahnede ışıldıyordu. Stella da ruhunu görüyormuş gibi bakan genç Brando'dan çok etkilenmişti. Bir süre sonra muhabbetin koyuluğundan sürekli sigaranın külünün uzadığı, kadehlerin hızlıca dolup boşaldığı geceler Stella'nın evinde sonlanmaya başladı. Bir iddiaya göre öğretmeniyle flört ettiği söylense de, asıl sevgilisi Stella'nın kızı Ellen Adler oldu. O sırada 18 yaşında olan Ellen, Brando'nun etrafında pervane gibi dönen pek çok kadın gibi ona bir çırpıda âşık olmuştu. Fakat, bu hislerine aynı şekilde karşılık bulamıyordu; üstelik anlattığına göre "Marlon dünyanın en tembel adamlarından biriydi." Aylar boyunca yataktan çıkmadan yaşayabilirdi. Sekse düşkün olsa da, ciddi ilişkilere pek hevesi yoktu. İlişkileri yürümedi ama Ellen, öldüğü güne kadar yakın dostu olarak kaldı.

 

Unutulmaz roller, ödüller
Marlon Brando, Laszlo Benedek'in yönettiği 'Kanlı Hücum' filminde bir çete liderini canlandırdı (solda).
Brando ile Grace Kelly, 1955 yılı Oscar Ödülleri töreninin ardından heykelcikleri ellerinde gülümseyerek poz veriyor. Brando'ya ödülü getiren oyunculuk, Elia Kazan'ın yönettiği 'Rıhtımlar Üzerinde' filminden.

 

“HOLLYWOOD'A KENDİNİ SATACAK MISIN?”
Ellen'ın yokluğunda (ya da varlığında da), çirkin kızlarla yatıp kalkmasıyla ün salmıştı. Garip tipleri beğeniyordu. Etnik yüzlerden, otantik kadınlardan, tuhaf karakterlerden hoşlanıyordu. Kendi deyişiyle "Gerçek olanı seviyordu." Zaman zaman bir hafta içinde üç farklı kadınla aynı anda çıkıyor, hepsini, kısacık süreliğine de olsa, dünyanın en değerli varlığı gibi hissettiriyordu.
Bu sırada metod oyunculuğunu iyice geliştirdiği New School'da, Adler'ın başını çektiği bir grup ‘Hollywood düşmanı'yla takılmasına rağmen, Elia Kazan'ın yönettiği ‘Arzu Tramvayı'nın sahne başarısı, Hollywood kapılarını açmış, usul usul adını fısıldıyordu. Adler'a göre Hollywood, döneklerin, davayı satanların, tiyatrodan hiçbir bok anlamayan şöhret budalalarının yeriydi. Brando gibi müthiş bir sahne oyuncusunun böyle pespayeliklerle işi olamazdı. Fakat, 'Arzu Tramvayı' projesi, yine yakın dostu Elia Kazan'ın yönetiminde öylesine biçilmiş kaftandı ki, kabul etmemesi gülünç olacaktı. Okulda öğrendiği Stanislavski metodu onun için çok doğal gelişen bir oyunculuk yöntemiydi. Kendi kendine psikanaliz yapabiliyor, geçmişindeki öfkeden, hüzünden, içselleştirmeyi çok iyi becerdiği tüm insani duygulardan kolayca harman yaparak müthiş derinlikte karakterler yaratabiliyordu. 1951'de vizyona giren 'Arzu Tramvayı' öldüğü güne kadar en iyi rollerinden biri kabul edildi. Onu takip eden 'Rıhtımlar Üzerinde' ile Hollywood'un altın tozuna tamamen bulanmış oldu.
Fakat o bir Cary Grant, Humphrey Bogart ya da Clark Gable değildi. Zamanının, hatta Hollywood tarihinin en biricik, en değerli, parlak, karizmatik oyuncularından biri olmasına rağmen, beraber çalıştığı yapımcılara, yönetmenlere kan kusturuyordu. Onunla çalışmak, uçuk talepleri, mutsuzluğu, huysuzluğu, inatçılığı yüzünden tam bir kâbustu. Özünde şöhretten, Hollywood ihtişamından ölesiye nefret ediyordu. Stella'nın öğrettiği mantraya inanıyordu sadece: "Tek yeteneğin seçimlerindir."
Bu yüzden inanılmaz zor beğeniyor, senaryodan asla tatmin olmuyor, kafasına göre hikâyeyi değiştirmek istiyordu. Ama nihayet elde edilen sonucun göz kamaştırıcı olması, yönetmenlerin gözünde bu acıya katlanmayı haklı çıkarıyordu.

“HADİ BURNUMU KIR!”
Tüm zorluğuna rağmen, sinema tarihinin gördüğü en güzel zıtlıkları bir potada eritebilmesiyle zirveye oturdu. Hem Chaplin gibi melankolik bir serseri, hem Bogart gibi karizmatik sert adam olabilirdi. Hem de bir saniyede birinden diğerine geçmeyi başararak.
Ama böylesine nadir bir yetenekle kutsanmış olmasına rağmen sete, bir türlü kurtulamadığı bir tatminsizlik, hatta tiksinti duygusuyla gidiyordu. Bir gün ‘Rıhtımlar Üzerinde’ çekilirken rol arkadaşı Karl Malden'e "Ne yapıyoruz biz burada?" diye sordu. Sık sık, her gün sete gelip, başkası gibi davranıp para alma durumuna yabancılaşıyor, bunun ne kadar saçma bir iş olduğunu sorguluyordu. Bazen bu sıkıntılı histen kurtulmak için çekimlerden önce kafasını dağıtacak şeyler yapmaya ihtiyaç duyuyordu. Yine böyle bir günde boks yapan set işçilerinden biriyle bodrum katına inmiş ve suratının ortasına var gücüyle vurmasını istemişti. Boksör önce tereddüt etse de, Brando'nun ısrarına dayanamayarak burnuna sağlam bir yumruk indirdi. Sete döndüğünde kan çenesine kadar inmiş gömleğine damlıyor, kırık burnu, gözleri mosmor kapkaranlık rol arkadaşı Jessica Tandy'ye bakıyordu.
Bu tür spontane kaçıklıklar çekimlerin uzadıkça uzamasına, stüdyo yetkililerinin her geçen saatin para hesabını yapmaktan saçlarını başlarını yolmasına sebep oluyordu. Frank Sinatra ile rol aldığı ‘Gönül Yolu’nda, tüm sahneleri en fazla iki çekimde halletmeyi seven tezcanlı yıldızı da çıldırtmıştı. Hem filmdeki şarkıları öğrenmeyi reddediyor, hem de her sahne için yüzlerce tekrar istiyordu.
Yine de çalıştığı yönetmenlerin gözünde hep dünyanın en iyi aktörüydü. Akademi de aynı görüşteydi. Ödüllerin tamamen saçmalık olduğunu düşünse de, ‘yıldızların birbirlerinin egosunu okşamak için düzenlediği bu ahmaklar şenliği’nden iğrendiğini, iltifattan nefret ettiğini söylese de ‘Rıhtımlar Üzerinde’ ile kazandığı 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülünü zarafetle kabul etti.

 

Güzel kadınlar ve Brando (Soldan saat yönünde)
Brando, iki yıl evli kalacağı ilk eşi Anna Kashfi ile, 1957.
Amerikalı aktör, Polinezyalı aktris Tarita Teriipaia ile 'Denizde İsyan' filminin çekimleri için Tahiti'de, 1961.
Aktör, 1972 yapımı 'Paris'te Son Tango' filminde Maria Schneider ile...
'Parıltılı Gözler' filminin setinde Brando ve Elizabeth Taylor bir arada, 1957.
İki efsane, Marlon Brando ve Marilyn Monroe 1956 yılında New York'ta verilen bir partide...

 

ROCK'N ROLL BRANDO'DUR
Elia Kazan'ın hatırına takındığı bu uslu maske, sonraki hayatında hemen hemen hiç ortaya çıkmadı. Los Angeles Times'a göre 1950'lerde kimse rock'n roll'un ne olduğunu bilmezken, Brando rock'n roll'un ta kendisiydi. Soyunma odasının kapısını tırmalayan kadınlar, çenesini kırdığı paparazziler, kaçıp saklandığı özel adadan, bohem yaşam stiline her şey onu bir balmumu heykele dönüştürecek kadar ikonikti.
Brando resmi olarak, üç karısı ve hizmetçisinden 11 çocuk sahibi oldu. İddialara göre gayrimeşru 10 çocuğu daha dünyaya geldi, ve bilinmeyecek sayıda bebek dünya yüzü göremeden ameliyat masasında kaldı. Öyle ki, bir dönem söylentilere göre maiyetinde kürtaj için iki doktor bulunuyordu. Döneminin en çok arzulanan kadınlarıyla yatıp kalkmasının yanında, birkaç erkeğe de zaman ayırmıştı. Hatta, James Dean ile uzun süre sado-mazo hazları keşfettikleri tutkulu bir cinsel hayatı paylaştıkları konuşuluyordu.
İlk eşi Anna Kashfi ile evliliği tam bir kâbustu. Kashfi, üç senelik ilişkileri içinde oğulları Christian'ı kaçırıp, ilgisiz kocasının sevgisini tehditlerle kazanmaya çalışan bir alkoliğe dönüştü. Bunda elbette Brando'nun, karısını onlarca kez aldatmasının, hatta arkasında Rita Moreno gibi onun için intihara kalkışan tutkulu âşıklar bırakmasının ve Marilyn Monroe gibi eski defterlerin bir türlü kapanmamasının da etkisi vardı.
1950'ler ve 60'larda tüm Hollywood, Brando'nun yörüngesindeyken o, Sophia Loren'i kokusunu beğenmediği için, Elizabeth Taylor'ı poposunu küçük bulduğu için reddediyordu.
Şaşaalı partilerden, berbat aşk filmlerinden, Kaliforniya'nın sarışın cici kızlarından sıkıldığında Tahiti'de inzivaya çekileceği bir ada satın almaya karar verdi. Bütün gün yatıp tıkınacağı, belinde bir peştamalle dolaşacağı bu ada, onun münzevi ruhuna iyi geliyordu. Burada üçüncü eşi Tarita Teriipaia ile evlendi ve kızları Cheyenne dünyaya geldi.
Cheyenne yıllar sonra sevgilisinin kendisine zarar verdiğini üvey ağabeyi Christian'a şikayet edecek ve Christian'ın genç adamı öldürmesine sebep olacaktı. Tahiti'de yaşanan bu trajik olaydan beş yıl sonra biricik kızı intihar ederek yaşamını sonlandırdı.
Brando, 1960'ların sonuna doğru giderek şişmanlamaya, Hollywood'dan iyice kopmaya başladı. Birkaç kötü film tercihinin ardından stüdyoların gözünde de kara listeye girmek üzereydi.
Bu sırada Mario Puzo, elinde 'Baba' romanıyla çıkageldi. Don Vito Corleone'yı tamamen onu düşünerek yazmıştı. Paramount Stüdyosu’nun tüm itirazlarına rağmen (onlar Anthony Quinn'i istiyordu) yönetmen Francis Ford Coppola yapımcıları ikna etti ve başrol için Brando'yla anlaşıldı. 1972'de gösterime giren 'Baba' kariyerinin en büyük dönüşü oldu. Film, sinema tarihinde efsanevi bir yer edinirken, Brando'ya da ikinci Oscar'ını kazandırdı. Fakat artık Akademi'yle arasına iyice mesafe koymuş, politikaya bulaşmış, özellikle Kızılderililer ve Afro-Amerikan halklarının tutkulu savunucusu haline gelmiş, taş gibi katı bir aktördü. Hatır gönül de işe yaramadı. Törene katılmadı ve ödülü reddetmesi için Kızılderili genç kız Sacheen Littlefeather'ı gönderdi.
Brando 80 yaşında, yaklaşık 200 kilo, hırıltılar içinde bir oksijen tüpünden nefes almaya çalışarak öldü. Kimine göre gelmiş geçmiş en büyük yeteneğe sahipti ama onu gözünün yaşına bakmadan harcadı, ailesinin kalbini kırdı, yapımcıları batırdı, ona âşık kadınları acımasızca terk etti. Her şeye rağmen Stella Adler'ın öğrettiği gibi hayattaki seçimlerinden hiç korkmadan yolunu çizdi. Süslü bir Hollywood ikonuna dönüşmektense, külleri çocukluk arkadaşı Wally Cox'unkilere karışsın, Ölüm Vadisi'ne saçılsın, Buda'yı andıran bedeni bir hiçliğe dönüşsün istedi.
Kısa cenaze töreninde ablası Jocelyn son sözü söyledi: "Her şey bitti artık. Şimdi onu yalnız bırakın." 

En çok hatırlanan
Brando, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen 'Baba' filmindeki Don Vito Corleone
rolüyle ikinci Oscar'ına uzandı.

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı NİSAN 2016

“Ben hâlâ buradayım ve onun için kavga ediyorum”

Elvis Presley, ölümünden neredeyse 40 yıl sonra sahnelere dönüyor. Kasım ayında İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası'nın ‘Kral’ın sesi ve arşiv görüntüleri eşliğinde performans sergileyeceği Birleşik Krallık turnesinde, Presley'nin mirasçısı ve büyük aşkı Priscilla da sahnede olacak. PrIscIlla Presley, eski aşkı ile ilgili bilinmeyenleri, sanatına dair hayal kırıklıklarını ve Elvis ile ilgili gelecek planlarını(!) anlatıyor.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı NİSAN 2016

​Sosyal medya nereye kadar?

Gerek iletişim, gerekse pazarlama konusunda hayatın merkezine yerleşen sosyal medya gelecek için ne vaat ediyor? Güçlenecek mi, bıkkınlık yaratıp zayıflayacak mı? Teknoloji, iletişimi nasıl şekillendirecek? Pazarlama iletişimi, marka yönetimi ve tüketici davranışları uzmanı Levent Erden'in konuyla ilgili her cümlesi, altı çizilmeye değer.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı EYLÜL 2016

Ercan Kesal: “Sinemanın atına bindim, kırbacım edebiyat...”

Ercan Kesal hekim, aktör, yazar, senarist ve düşünür. Hem hümanist hem de politik bir damardan besleniyor. Baştan aşağı Anadolulu. Bir o kadar da evrensel. Avanos’tan Cannes’a uzanan yolculuğunda bıraktığı izleri, ilgi ve gururla takip ediyoruz. Son kitabı ‘Cin Aynası’ da bu izi sürüyor. Kitap, 45 anı-öykü-denemeden oluşuyor. Parça parça ama çok bütün. Çoktan çizilmeye başlanmış bir haritayı takip ediyoruz. Kesal’ın diğer tüm işlerine benziyor: Nadir bulunan, lezzetli ve olgun bir meyve gibi. Buyrun yeni kitaba çok da açıktan dokunmayan, ama tamamen ona dair bir söyleşi.

DEVAMINI OKU