SANAT & TASARIM

“Bütün kadınlar meydan okur”

Kuşağının en yaratıcı sanatçılarından İnci Eviner’in kadınları böyle; mağdur değil, mağrur. İstanbul Modern’in yaşayan bir kadın sanatçının retrospektif sergisini ilk kez onun için düzenlemesinin bir nedeni de bu yaklaşımı. 23 Ekim’e kadar sürecek 'İçinde Kim Var?' başlıklı sergide 30 yıllık birikimini gözler önüne seren Eviner, çizgilerinin yolculuğunu anlatırken, “Politika sanatın tam kalbinde” diyor.

Eren Başağan / Fotoğraflar: Altan Aykan

Sıradışı retrospektif
İnci Eviner'in İstanbul Modern geçici sergiler salonunda yer alan 'İçinde Kim Var' retrospektifi kronolojik olmayan düzeniyle farklı.

 

Sergi açmak her sanatçı için heyecan vericidir ama herhalde kendisi için retrospektif bir serginin düzenlenmesi bambaşka bir duygu uyandırır. ‘İçinde Kim Var?’ sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Her şeyden önce geriye dönüp 30 yıla yakın bir sürece baktım. Hazırlık aşamasında benim bile unuttuğum pek çok desenle karşılaştım. Farklı bir okuma çıktı ortaya. Bir kere eski ve yeni işlerim arasında içten içe inanılmaz bağlar olduğunu gördüm. Belli imgeler ısrarla oradan oraya taşınmış, çeşitli şekillerde görünmüş ama hiçbir zaman yok olmamış. Fallusu olan, yüzü kapanmış ve boşlukta gezinen "Mülteci" dediğim kadınlar uzun zamandır zaten desenlerimde yerlerini almışlar. Onları unutmuşum. Yakın tarihte yaptığım işleri hazırlayan önceki çalışmalarımı, eski ve yeni işlerimin iç içe geçtiğini görmek ilginç oldu. Bir bakıma da sevindirici. Kopma noktalarımı yeniden fark ettim.

Nelerdi bunlar?
Batı sanatının ağırlığından kurtulduğum zaman birden bire dünyanın önümde çok daha zengin bir malzemeyle açıldığını görmüştüm. 1980 sonrasıydı. Birçok sanatçı kendi içimize kapanmış çalışırken Aziz Nesin’in eğitim kuruluşu Ekin-Bilar bir araya geldiğimiz yerlerden biriydi. Hayatta pek karşılığımız yoktu. Burada birbirimize tutunuyorduk. Bilar’da pek çok felsefeci, psikiyatrist bir çeşit özgür üniversite içinde dersler veriyordu. Ali Akay onlardan biriydi. Onun yaptığı Deleuze, Guattari, Foucault çevirileriyle tanıştım ve ufkum açıldı.

Ne açıdan etkilediler sizi?
Yaptığım işlerde iki boyut var. Birincisi, entelektüel arka plan benim için çok önemli; çoğunlukla edebiyattan ve felsefeden besleniyorum. İkincisi, her zaman zihnimden, duygularımdan, düşüncelerimden kaynaklanan samimi bir akış, bir ifade bulmaya çalışıyorum. Orada hayaller, bilinçaltı ve rasyonel olmayan her şey işin içine giriyor. Bu iki alanı çok dengeli bir şekilde götürmeye uğraştım hep. Yapıtlarım, çocukluğumdan beri kişisel olanla toplumsal olanın aynı anda, birbirleriyle örtüştükleri ve çarpıştıkları alanlarda ortaya çıkıyor. Toplumsal meselelere benim varlık alanımdan bir akış söz konusu. Dolayısıyla bu sergi, kırılma noktalarımdan itibaren bütüncül başka bir resim çıkardı ortaya. Sergi alanına yerleştirilen iki platform da bu bütüncül bakışı mümkün kılıyor. Böylece çalışmalarımı tek tek algılayabildiğimiz gibi, tek bir yapıt olarak da kavrayabiliyoruz.

Gerçekten serginin kurgusu epey farklı. Kronolojik bir akış yok; izleyici geçmiş ile şimdiyi aynı anda görüyor. Bunu özellikle mi tercih ettiniz?
Evet kronolojik değil, çünkü hayattayım ve üretmeye devam ediyorum. Burada 15-20 sene önce yapmış olduğum bir işi bugünün şartları ve bakış açısı içerisinde yeniden sahneliyorum. Sergiyi hazırlarken, çalışmalarımın birbirleriyle ilişkilerini, yarattıkları olası hikâyeleri izleyici için açık uçlu bırakmak istedik, onun kendi arayışını sürdürmesini arzu ettik. Çünkü sanatçı ne kadar sorumluluk yükleniyorsa, izleyici de yüklenmeli. Bu sergide kolaycılık yok (gülümsüyor).

 

Sergiden bir seçme (Soldan saat yönünde)
Ulusal Zindelik (2013), Derisiz (1996), Evden Kaçan Kızlar (2015), Gövde Coğrafyası (1995), Duvar Dibi (2005).

 

"İŞLERİMİN BİR KISMI ÇÖPE GİDEBİLİR"
Eserleri serginin küratörü Levent Çalıkoğlu ile birlikte mi seçtiniz?
Evet, hepsine Levent ile karar verdik. Bütün işler ortaya döküldü. Bu arada belli dönemleri yırtıp atma zevkine ulaştım; bazı işlerimi yok ettim. Mesela kendime güvenimi kaybettiğim zor zamanlarda, 1980 sonrası dönemdeki üretimlerimle aramda tam yerine oturmayan bir ilişki hep vardı. Onların çoğu gitti.

Bir çeşit otosansür yaptığınız duygusuna kapılmadınız mı peki?
Hayır. Bu hayatla ilgili bir şey sanıyorum. Anladığım kadarıyla o sıralar hayata çok tutunamamışım. Karamsar dönemlerdi ama karamsarlığımın sanatsal ifadesinde de bir tıkanıklık varmış ya da benim olgunlaşma, büyüme, hayatla hesaplaşmamda bir şeyler aksamış. Bunları temizlemek hoşuma gitti. Bir sanatçının yaptığı her şey çok kıymetli olacak diye bir şey yok. Bir kısmı çöpe gidebilir. Ama bazı işleri çıkarırken, bazılarını daha çok vurguladım.

Hangilerini?
Bazı desenlerim 30 sene önce çizmiş olmama rağmen hiç eskimemiş, taze kalmışlar. Bugünkü işlerimin de arka planını oluşturuyorlar. Annelikle, doğurmakla, kadın oluşla ilgili, basit fakat yoğun desenler bunlar.

Aciliyet duygusu mu derinlik mi?
Yani son tezahürünü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Anneliği reddeden kadın eksiktir, yarımdır” sözlerinde bulan kadınlara atfedilen ‘görev’ler… Bu tema hiç eskimeyecek gibi görünüyor.
Evet, her zaman güncelliğini koruyor. Bu sorunların felsefi, düşünsel sosyolojik boyutunu ne kadar tartışırsak tartışalım, hiçbir zaman çözüme ulaşması mümkün değil gibi hissetmeye başladım. Zaten geldiğimiz aileler, geçmişten taşıdığımız yüklerimiz, hayattaki mücadelelerimiz bir yana iktidarın hiç elini çekmediği bir alandan bahsediyoruz. O alanı sürekli yeniden işgal ederek özgür olmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla hem çok içsel hem bireysel hem de toplumsal olarak bu yaklaşımın benim 30 yıllık sanat hayatımda hep kaldığını, hiç eskimediğini görüyorum.

İşlerinizde kadınlar hep hareket halinde. Bu imgenin kaynağı ne?
Kadın, sanat tarihinde yüzyıllarca hep bir imge olmuş. Onu imge olmaktan kurtaracak ve politik özne yapacak stratejilere ihtiyacım vardı. Çünkü hem hayat boyu gördüğümüz hem sanat tarihinden bildiğimiz üzere kadının hep, kendisinin seçmediği, erkek egemen toplum tarafından ona uygun görülmüş bir imgesi var. Hepimiz bunu taşıyoruz sırtımızda. Çalışmalarımdaki sürekli hareket, kadının üzerine yapışmış bütün simgeler, alegoriler, imgelerle mücadele halini gösteriyor. Başından sonuna çok keskin ve belirgin bir hikâye yok işlerimde. Küçük, yarım kalmış fragmanlarla sürekli hareket eden figürler var ve bunlar arayışı, enerjiyi sürdürüyor. Böylece belli bir anlamın, içine sıkışmadan, kimliği sürekli yeniden üretmek olanaklı hale geliyor.

Peki kadın hareketinin içinde yer alıyor musunuz?
Kadın hareketini de yakından takip ediyorum ama aciliyet duygusuyla hareket etmek istemiyorum. Belli bir mesafede kalıp, daha derin bir şey yakalamak istiyorum. Çünkü aciliyetten kaynaklanan panik duygusu sanatçıların bazen karikatürü andıran, kaba ve klişe şeyler üretmesine neden olabiliyor. Ben belki birkaç kuşağı birden içimde barındırdığım için daha derin ve farklı bir yerden bakmak istiyorum. İşlerimin kendini tek bir sözle özetlemesini istemem; düşündükçe ve içine girdikçe kendini izleyiciyle sürdürmesini ve onun zihninde gelişmeye devam etmesini arzu ederim.

 

Çocukluğa dair
Retrospektifte Eviner'in 2006 tarihli 'Çerçevelenmiş Çocukluk' serisi de yer alıyor.

 

“SANAT ÖZGÜRLÜĞÜ ARAMANIN YOLU”
Bu anlamda politika işlerinizin odağında.
Evet. İktidarla çatışma bütün işlerimde görülebilir. O döner dolaşır azalıp çoğalır, başarısızlık haline girer, çok eğlenceli durumlardan hüzne evrilir. Ama sürekli tekrarlarla belli temalar hiç eskimez. Politikadan kopmak mümkün değil. O sanatın tam kalbinde tabii ki.
Kâğıt, tuval, animasyon, fotoğraf, videolar… Materyal çeşitliliği sanatınızı nasıl etkiliyor?
Öncelikle her şeye çizerek başlıyorum. Bu çok eski bir alışkanlığım. Bu aşamada kullandığım malzemeler de çok basit; çini mürekkebi, kalem, kâğıt, çizim defterleri vb. Çizerken fikirler oluşuyor. Mesela video işlerime de desen çizerek başlıyorum, sonra oyuncular, sahneleme gibi şeyler ekleniyor. Çalışma her evrede değişebiliyor. Başlarken sonuçta ne çıkacağını net olarak görmüyorum; görmek de istemiyorum.

İşlerinizin teatral bir yanı da var.
Sahneleme fikri çok hoşuma gidiyor. Bunu bir üretim alanı olarak görüyorum. Öğretmek, yapmak, yaratmak, hayatın kendisi, ben, sen… Bütün bunların iç içe geçtiği bir metot benim için sanat. Hem kendi yaşamım hem de hayatla hesabım içinde sürekli bir karşılaşma anı.

Şöyle bir cümleniz var: Aslında dünyaya meydan okumak istiyorum. İnci Eviner’in sanatının temelini galiba bu cümle özetliyor.
Evet, bütün kadınlar benim videolarımda meydan okur. Hiçbir zaman kadını mağdur göstermem. Yaralar vardır, acılar vardır; mağduriyet yoktur. Mağduru, eziği, ezilmişi oynamak kolay. Sanat, özgürlüğü aramanın yoluysa, o da doğal olarak meydan okumakla sonuçlanacaktır. Mağduriyeti işleyip, özgürlüklerden söz edemeyiz. İktidarın baskısına rağmen, kadının kendi üzerindeki bilinci nasıl gelişiyor, kendimiz nasıl bir kimliğe, aidiyete doğru evriliyoruz, kadınlıkla bu toplumda nasıl başa çıkıyoruz bunlara bakıyorum.

 

 

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı KASIM 2016

Edie Sedgwick: Zavallı, küçük zengin kız

Edie Sedgwick ölümünün 45'inci yılında hâlâ gizemini koruyor. Onu bu derece ikonik yapan neydi? Kardashian'ların, Paris Hilton'ların öncüsü müydü? Yoksa yalnızca kederli, şuursuz, biraz da şanslı bir küçük kız mıydı? Tüm servetine, hayranlık uyandırıcı güzelliğine rağmen içinden çıkılmaz bir mutsuzlukla boğuştu. Kısacık ömründe herkes ondan bir parça istedi; sonunda tükenerek gençliğini yalan dünyaya miras bıraktı.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı HAZİRAN 2016

Dolapdere’de yeni bir dünya

İtiraf edelim; Dolapdere çoğumuz için Taksim’e çıkan bir kestirme yol. Oysa Yaşar Kemal, 40 yıl önceki satırlarında semti “İstanbul’un en cümbüşlü, karmaşık, büyülü yeri” diye tarif etmiş. İnsan çeşitliliğini, “Yetmiş iki dil konuşulur Dolapdere’de” diye anlatmış. Çok yakınımızda olup, pek az bildiğimiz bölge, şu an büyük bir değişimden geçiyor. Değişimin öncü güçlerinden Dirimart, Dolapdere'de İstanbul’un en geniş özel sanat alanını açtı. Dünya çapındaki ilk sergilerinde, yüzeyin ötesine bakmaya davet ediyorlar.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı MAYIS 2016

Hiç dinlemeyen de Türkçe dinlesin diye...

1990’lar Türk pop'unun hâlâ dinlenen pek çok şarkısının prodüktör koltuğunda o vardı. Yıllarca Sezen Aksu ile çalışan Aykut Gürel, bu kez usta sanatçının 12 şarkısını caz sound’uyla buluşturdu. Sezen Aksu ilk kez bir albüme baştan sona söz ve müziklerini verdi. Şarkıları ‘demli’ sesiyle Bergüzar Korel yorumladı. “Canım böyle bir şey yapmak istedi, yaptım” diyen Gürel ile söze albümden girdik, Türk müziğinin 2000’lerdeki durgunluğundan çıktık.

DEVAMINI OKU