TEMPO KİTAP

Bütün yanıtlar felsefeye, felsefe ona bağlanıyor: ​İoanna Kuçuradi

Bu yıl Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın ‘Onur Yazarı’ seçilen, ‘Felsefenin bilge annesi’ olarak bilinen Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’yle görüştük. Hayatla baş edebilmeyi öğrenmekten sık sık sevgili değiştirenlerin durumuna, Türkiye’deki kutuplaşmadan felsefeci Zizek’in ‘rock star’ düzeyindeki popülerliğine kadar açılan geniş bir yelpazedeki sorularımıza felsefeci bakışıyla yanıtlar aldık.

Eyüp Tatlıpınar / Fotoğraflar: Altan Aykan

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, yıllarını felsefeye ve felsefe eğitiminin yaygınlaştırılmasına vermiş bir bilim insanı. Filozof. Çalışmalarıyla, özellikle etik ve insan hakları alanında yoğunlaşmış.
1936’da İstanbul’da dünyaya gelmiş, 1969'da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurmuş, 1978’de profesör unvanını edinmiş, Dünya Felsefe Federasyonları Başkanlığı gibi çeşitli görevler üstlenmiş, 2001’de Dünya Felsefe Kongresi’nin Türkiye’de toplanmasını sağlamış bir isim. Felsefe ve İnsan Hakları konusunda UNESCO kürsüsü sahibi. Akademik hayatını halen Maltepe Üniversitesi’nde sürdürüyor. Aynı üniversite bünyesindeki İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin yöneticisi.
Kuçuradi’nin hayatını, eserlerini, dünyaya bakışını önümüzdeki günlerde düzenlenecek panellerde, etkinliklerde etraflıca tanıma olanağı bulacağız. Zira kendisi, bu yıl ‘Felsefe ve İnsan’ temasıyla 12-20 Kasım’da düzenlenecek Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın ‘Onur Yazarı’ seçildi.
Bu vesileyle kendisiyle görüştük, hayatla baş edebilmeyi öğrenmekten sık sık sevgili değiştirenlerin durumuna, Türkiye’deki kutuplaşmadan Zizek’in ‘rock star’ düzeyindeki popülerliğine kadar açılan geniş bir yelpazedeki sorularımıza felsefeci bakışıyla yanıtlar aldık. Bütün yolların felsefeye bağlandığını gördük.

ORTAOKULDA PLATON’LA TANIŞMA
Felsefeye duyduğunuz ilginin belli bir miladı var mı? Nasıl başlamıştı ilginiz?
Arkadan baktığımda, felsefeye ne zaman ilgi duymaya başladığımı saptayamıyorum. Ortaokul ikinci sınıfta Platon okuduğumu hatırlıyorum. Ama felsefeyle uğraşmaya ve felsefe okumaya beni götürenin ne olduğunu, yine arkadan baktığımda, görebiliyorum. Bu, aynı kişilerin, aynı kişi eylemlerinin, aynı durumların, farklı kişilerce farklı değerlendirmesidir. Birçok haksızlığın, birçok adaletsizliğin nedeni olan bu olgu, beni çok genç yaşlarımdan beri rahatsız ediyordu. Daha sonra bunu felsefî bir problem olarak ele aldım. ‘İnsan ve Değerleri’ ve ‘Etik’ başlıklı kitaplarımın hareket noktası bu olgudur.

Aynı soruyu insan hakları alanına yönelmeniz hakkında tekrarlasak, nasıl başlamıştı?  
Bir bilgi alanı olarak etikle uğraşıyorsanız ve yaşamda etik kaygılarınız varsa, yol sizi kaçınılmaz biçimde insan haklarıyla uğraşmaya götürüyor. 1970’li yıllarda ülkemizde olan bitenlere bu kaygıyla bakınca, insan haklarına yönelmek kendiliğinden gelişti. Ne var ki, insan haklarıyla uğraşmaya başlayınca, çok önemli iki ihtiyaç gördüm. Biri, insan hakları kavramlarını açıklığa kavuşturmak ihtiyacı, diğeri de insan haklarının hukuktan öte, etik özelliklerine dikkat çekme gerekliliği. İnsan haklarının bu özelliği, insan hakları eğitiminin alışılmış olandan farklı bir şekilde yapılması gerektiğini düşündürdü.

Felsefeden önce şiirle ilgileniyormuşsunuz. Şiiri neden bıraktınız?  
Ben şiiri bırakmadım. O beni bıraktı! Yaşamım boyunca kendimi belirli bir şey yazmaya zorlamadım. Gördüklerimden, tanıklık ettiklerimden, yaşadıklarımdan türettiğim bilgileri ve düşünceleri kaleme alıyorum. Yazmaya vakit ayırabildiğim kadarıyla…

KUÇURADİ’DEN KİTAP ÖNERİLERİ
Edebiyatla aranız nasıl? Bize insanın hallerini aktaran, felsefi bakışlar da sunan birkaç kitap önerebilir misiniz?
Edebiyat eserleri çok önemlidir. Bize insanı ve insanları gösteriyor. İnsanlar arası ilişkilerde etik değerleri görünür kılıyor, değer harcamalarına da ayna tutuyor. Yüzyıllarca ortaya konmuş böyle eserler var. Benim özellikle önemli gördüğüm ve sevdiğim birkaçını söyleyeyim. Şiir kitapları dışında en çok sevdiğim, hazine olarak gördüğüm eserlerden biri Antoine de Saint-Exupéry’nin ‘Küçük Prens’idir. Sevgiyi, dostluğu, önyargıları iyi anlatır. Başka biri Albert Camus’nün ‘Veba’sı, Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sı, ‘Karamazov Kardeşler’i, bizim yazarlarımızdan da Güngör Dilmen’in ‘Canlı Maymun Lokantası’, Bilge Karasu’nun ‘Uzun Sürmüş Bir Günün Akşam’ı, Kemal Demirel’in ‘Antigone’si...

Temel düzeyde eğitim almış herkes felsefe okuyabilir, felsefe yapabilir mi? Örneğin herkese yönelik beş kitaplık bir liste isteyebilir miyiz sizden?
Herkes felsefe okuyabilir ama herkes felsefe yapamaz. Felsefe yapmak, yani felsefe alanında yeni bilgi, yeni bir görüş getirme, belirli bir eğitimi gerektiriyor. Ama “Belirli bir eğitim” derken felsefe bölümünde okumayı kastetmiyorum. Bazı sorunları görmeye götüren bir göz bilemeyi, olan bitende genel problemi görebilmeyi ve bunu bilgiyle ortaya koyabilmeyi, sonra da bunu felsefe tarihinde getirilmiş bilgiler arasına yerleştirebilmeyi ve hangi dilde yazıyorsanız o dile hakim olmayı gerektiriyor. Beş kitaplık bir liste önermeyeceğim. Çünkü beş kitap okumakla felsefe öğrenilmez. Ayrıca farklı ilgiler ve farklı kaygılar için farklı listeler hazırlanabilir. Ama genel bir liste isterseniz, 50-60 kitaplık bir liste hazırlamak mümkün.

Kişisel gelişim kitapları epey yaygınlık kazandı. Hayatla başa çıkabilmenin, kariyer geliştirmenin, ilişkileri yürütmenin ‘sırlarını’, ‘doğru hayat’ı anlatan, aynı zamanda bazen felsefenin alanında dolaşmaya çıkan kitaplar... Bu kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz, neden son yıllarda popüler oldular?
Genellikle gözüm tutmuyor bu kitapları. ‘Komprime’ (derinliği olmayan, kalıplaşmış bilgi) çözümler öneriyorlar. Bunalmış insanlar da onlara umut bağlıyor. O tür kitapların popüler olması şaşılacak bir şey değil. Popüler olmak zor bir şey olmasa gerek. Reklamlar bu işe yarıyor. Çıkarılacak bir dergi için bir reklamcı şunu söylemişti: “Şu, şu reklamları yaparsak, derginin ilk sayısını 10 bin sattırabilirim.”

 

Felsefeye adanmış hayat
İoanna Kuçuradi, 50 yıldır felsefe eğitiminin yaygınlaştırılması için çaba harcayan bir bilim insanı.

 

KLOZETE OTURAN ZİZEK
Felsefe kolay sindirilebilen, hızlı tüketilebilen bir şey değil. Durum böyleyken bir felsefecinin popüler olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesela Zizek’in yazdıklarını okumak kolay değil ama söyledikleriyle, davranışlarıyla fazlasıyla ilgi çekiyor. Söyleşi fotoğrafı için klozete oturarak poz verdiğini görebiliyoruz örneğin…
İnsanların o zamana kadar göremedikleri bir şeyi görebilmelerine yardımcı olan yeni bir bilgi, yeni bir düşünce getirirseniz er geç dikkat çeker. Önemli olan bu bilginin, bu düşüncenin dikkat çekmesi, sizin değil. Söylediğiniz ve dikkat çeken yeni ve değişik bir şey de çarpıcı, şaşırtıcı olabilir. İngilizce’de olumlu anlamda ‘ünlü’ ve olumsuz anlamda ‘ünlü’ farklı iki kelimeyle karşılanıyor: ‘famous’ ve ‘notorious’la. Yaptıkları garipliklerle dikkat çekme arzusunu, sadece bir felsefecide görmüyoruz; genellikle ün peşinde olanlarda gördüğümüz bir davranış biçimidir. Yaptığımız işi önemli görmek ve kendimizi önemli görmek çok farklı iki bakıştır.

HAYATLA BAŞA ÇIKABİLMEK NASIL ÖĞRENİLEBİLİR?
Önceki soruya dönersek; “Hayatla başa çıkabilmeyi öğrenmek için …….. yapmak gerekir” sözündeki boşluk sizce nasıl doldurulabilir?
‘Hayatla’ başa çıkmalarının yolları insanlara örgün eğitim sırasında gösterilmeli. Gösterilmediği durumlarda ise, durumun özelliğine göre felsefî danışmanlık ve psikolojik danışmanlık uzmanları insanlara yardımcı olabilir. Belediyeler böyle profesyonel destekler veren birimler oluşturabilir, ya da mevcut danışma birimlerinin boyutlarını böyle danışmanlıklara ihtiyaç duyanların ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirebilirler.

Bu konunun örgün eğitimde öğrenilebileceği fikri ilginç görünüyor.
Çünkü örgün eğitimde bilgiyle ilgili yeteneklere önem veriliyor. Etik yetenekleri geliştirmeye de önem verilmeli. Örneğin arkadaşının hakaretine uğrayan bir çocuğun, bunun üstesinden nasıl gelebileceği okulda öğretilmeli. Son zamanlarda gündeme gelen, ‘değerler eğitimi’ denilen şey önemli ama bu 20 dakika ‘tolerans’ anlatmakla olmaz.

‘Doğru hayat’ ne demektir? Nasıl yaşanır sizce? 
‘Doğru’ diyebileceğimiz bir tek yaşama biçimi yoktur. Kişilerin yaşadığı birbirinden çok farklı hayatlar, bazı özellikleri taşımaları koşuluyla ‘doğru’durlar. Bu özellikleri de genel bir şekilde dile getirmem gerekirse bunlar, etik değerlerin yaşandığı yaşamlardır. Yani kişilerin meslekleri ne olursa olsun, yaşam koşulları ne olursa olsun, çoğu zaman doğru ve değerli eylemler gerçekleştirebildikleri yaşamlardır. “Doğru eylem” derken, mevcut koşullarda en az değer harcanmasını sağlayan eylemi, “Değerli eylem” derken de değer koruyucu eylemi kastediyorum. Bu ‘doğru hayat’ tartışmalarıyla ilgili olarak T.S. Eliot’un ‘The Cocktail Party’ başlıklı piyesi var. Oldukça düşündüren bir tartışmadır.

Hayatınızdan memnun musunuz? Yeniden hayata gelme fırsatınız olsa ne yapmak, ne olmak, nerede yaşamak isterdiniz? 
Öyle bir sorunum yok. Bir daha hayata gelmeyeceğimiz için, öyle soruları çocukça bulurum. Ben doğup büyüdüğüm ve yaşadığım yeri, ülkemi seviyorum. Nietzsche’nin ‘amor-fati’/ ‘kaderini sevmek’ dediği bir tutum var. Onun için ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanların duygularını anlıyorum.

SIK SIK SEVGİLİ DEĞİŞTİRENLER BUNU NEDEN YAPIYOR?
Okuldaki derslerinizde, sık sık sevgili değiştirenlerin bunu kendilerini sevdikleri için yaptığını anlattığınızı duymuştum. Bu durumu biraz açıklayabilir misiniz?
Bunu bir soru olarak, etik ilişki değerleri dediğim sevgi, saygı, güven gibi değerleri derste anlatırken öğrencilerime soruyorum. Genellikle pek şaşırıyorlar, damdan düşmüş gibi görünen bu soruya. Bir insanı ‘o insan’dır diye, erdemleri için sevmek; belirli bir zamanda onu sevdiğini sanan kişinin psikolojik ya da başka bir ihtiyacını karşıladığı için ona karşı bazı duygular beslemesinden çok farklı bir duygudur. O kişi, o ihtiyacı karşılayamaz duruma geldiğinde, (olmayan) ‘sevgi’ de, yani aralarındaki ilişki de biter. Oysa karşımızdaki kişinin taşıdığını düşündüğümüz özellikleri/erdemleri konusunda yanılmadıysak, sevgi bitmez.

‘VİCDAN’ KAVRAMI GÜNÜMÜZDE POPÜLER AMA…
Son zamanlarda ‘vicdan’ kavramının çok sık biçimde kullanıldığını görüyoruz. Siyasetle de bağı olan toplumsal konularda... Herkes birilerini vicdanlı olmaya davet ediyor, vicdanlı olmamakla itham ediyor. Neden bu kadar sık telaffuz edilmeye başlandı bu kavram? Farklı bir şeyin yerine ikâme ediliyor olabilir mi?
Vicdan nedir? Kişinin, onu her yerde izleyen, saklılarını gören iyi gözü sayılan bir yeteneği... Kişinin ‘iyi’ saydığı bir şeyi yapmayınca ya da ‘kötü’ saydığı bir şeyi yapınca, kişiye ‘azap’ çektiren, tersi durumda rahatlık veren bir insansal yetenek. İşte mesele, bir kişinin neyi ‘iyi’ neyi ‘kötü’ saydığında düğümleniyor. Kişilerin de çoğu zaman ‘iyi’ ve ‘kötü’ saydıkları, çevrelerinin değer yargılarının “İyidir-kötüdür” dedikleri. Bunun için ‘vicdanına göre davranmak’, ancak rastlantısal olarak doğru ya da değerli eyleme götürebiliyor. Ne var ki kişilerin çoğunun maddi ya da manevi çıkarlarına göre eylemde bulunduğu dünyamızda, bir kişinin vicdanına göre eylemde bulunması, çıkarlarına göre eylemde bulunmaması anlamına geliyor. Çoğunluk tarafından ya çıkarlara göre ya da vicdana göre eylemde bulunmaktan başka eyleme olanağı bilinmediği için, kişinin vicdanına göre eylemesi ‘iyi’ sayılıyor. Ama kan davasının yaygın olduğu bir çevrede, babasını öldüreni öldürmeyen bir oğul, ‘vicdan azabı’ çekebiliyor. “Vicdanlı olmaya davet” dediğiniz, sanırım, çıkarlarına göre eylememeye bir çağrıdır. Ama kişinin neye göre davranacağı, ‘vicdan’ını neyle beslediğine bağlı.

TÜRKİYE’DEKİ KUTUPLAŞMAYI AŞMANIN YOLLARI
Günümüzde toplumda derin bir kutuplaşmanın yaşandığı herkes tarafından dile getiriliyor. Bu durumun aşılmasına yönelik öneriniz ne olabilir?
Bu kutuplaşmalar daha önce de vardı, bugün de var; ama kutuplar değişmiştir. 1970’li yıllarda günde 30 kadar insan öldürüldüğünü benim yaşımdakiler hatırlarlar muhakkak. Bu kutuplaşma nasıl azalır? Genel olarak söylersem, örgün eğitimde önlemler alarak; ama bilgiyle ve en başta değerleri değer yargılarıyla karıştırmadan yapılacak bir etik ve insan hakları eğitimiyle… Siyasetteyse, alınan kararlarda açıkça kavranılmış insan haklarının talep ettiklerini ve ülkenin koşullarında gerektirdiklerini gerçekleştirmeye çalışarak. Söylemek veya onaylamak kolay, yapmak ise o kadar kolay görünmüyor. Ama içtenlikle istenirse, yapılabilir. Yıllardır zikzaklar çizip duruyoruz bu konularda.