BİYOGRAFİ & PORTRE

Çöller Prensi

Kuzey Afrika çölleri: Haritası çıkarılmamış, ulaşılmaz, tehlikeli ve yasak. Her şeye rağmen orada cirit atan Avrupalı casuslar, seyyahlar, arkeologlar ve yazarlar... Hepsi bir ölçüde dünyayı değiştirecekti, fakat hiçbiri bunu, ‘Küçük Prens’in yazarı pilot Antoine de Saint-Exupéry gibi yapamayacaktı.

Delal Arya

Birinci Dünya Savaşı zamanlarında Kuzey Afrika çölleri, Avrupalı maceraperestler, yazarlar, arkeologlar ve seyyahlar için onları esrarengiz köklerine yakınlaştıran bir cazibe merkeziydi. Çöl kraliçesi İngiliz Gertrude Bell ve T.H. Lawrence ana dilleri gibi Arapça konuşuyorlardı. Leonard Woolley ve karısı Katherine, Bağdat’ta arkeoloji tarihinin en büyük kazılarından birini yapıyor, Sümer şehri Ur’u gün ışığına çıkartıyorlardı. Macar László Almásy, efsanevi şehir Zerzura’yı arıyordu. Wilfred Thesiger, dünyanın en ölümcül yeri olan Rubülhali Çölü’nü birkaç defa geçmiş ve haritasını çıkarmıştı. Cinayetler kraliçesi Agatha Christie bile oradaydı. “En sevdiğim şehirler” dediği Musul ve Kerkük’te yaşıyordu. Fransız yazar, şair, aristokrat ve pilot Antoine de Saint-Exupéry ise o sırada yukarıdan dünyaya bakmakla meşguldü. O, uygarlığın hatırladığı en eski çöllerin üzerinden tek kişilik uçağıyla geçerken değişim çağının başladığını görmüş ve Batı uygarlığının bir çöl olduğunu söylemişti. İnsanlar farkında olmadan susuzluktan ölüyordu.

Kimse çöle çileklerle ve şarapla gitmez. O boşluk öyle büyük bir sessizlikle saldırır ki insanın üstüne, ufacık bir neşe kırıntısını kaldıramayacak hale gelirsiniz. Kum tepeleri kelimeler gibi alçalıp yükselir, rüzgâr Arap harfleri gibi yer değiştirirken, çöl dünyanın en kadim masallarını anlatır: Dipsiz derinliklerin, sonsuz boşlukların masalını. İsimleri Kalahari, Sahra, Ténéré, Rubülhali olan masalları. Büyü sözcükleri, büyü diyarları. Tanrıların, kralların, ölüme meydan okuyan kahramanların efsaneleri. Kaybolmuş şehirlerin, deli seyyahların, ölümü aldatmak için masallar anlatan genç kızların ve bir de... Bir de bir kum tanesi kadar eşsiz ‘Küçük Prens’in hikâyesi. Kelimelerden şehirler inşa edemezsin belki ama büyük çöllerin kumlarını yaratabilirsin. Ve o koca çölde uçağıyla postacılık yapan Antoine de Saint Exupéry gibi kum tanesi kadar küçük bir hikâyeyle karşılaşabilir ve yer değiştiren zamanın hırıltılı sesi gibi dünyayı içten içe döndürebilirsiniz.

Örneğin “Sessizlik bile başka sessizliklere benzemez” diyordu yazar, ‘Bir Rehine’ye Mektup’ adlı romanında. Ve bu sessizlikler rüzgâr gibi karman çorman oluyordu çölde. Gergin sessizlikler vardı, yalancı sessizlikler ve insanın arkasından iş çeviren sessizlikler. Geceleri nefesini tutup dinlediğin keskin sessizlikler ve sevdiklerini hatırladığında kulağına fısıldayan melankolik sessizlikler. “Gerçeğin mayası gözle görülmez” diyor ‘Küçük Prens’ adlı kitabında. İnsan, çölün bütün zenginliklerden uzaktaki büyük boşluğunda tek bir şeye ulaşabilir. O da içindeki tanrısal maya olmalı.

Çölde nasıl var olmayan seraplar görülüyorsa, Saint-Ex de şehirlerde var olmayan çöller görüyor ve bunun kendisini, içindeki aslolan şeyden uzaklaştırdığına inanıyordu. Belki de bütün izlerin kaybolduğu gökyüzünde dolaşması ondandı.

 

HAYAT BİR GECE UÇUŞU

 

  


Antoine de Saint-Exupéry’yi hayata bağlayan esas kutup noktası Fransa’ydı. 1900 yılının haziran ayında Fransa’nın Lyon şehrinde kökleri birkaç yüzyıl öncesine dayanan aristokrat bir ailenin beş çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya gelmişti. Bir kont olmasına rağmen dört yaşında babasını kaybedince, ailesi fakirleşmiş aristokratlara dönüşmüştü. Vikontun ölümünün ardından annesi tüm çocuklarını alıp teyzelerinden birinin kuzey Lyon’daki şatosuna taşındı. Beş çocuk şatoda gerçek dünyanın sıkıntılarından uzakta, annelerinin anlattığı hikâyeleri dinleyerek, piyesler vererek ve kırlarda oynayarak büyüdüler. 1909 yılında aile bu sefer de Antoine’ın baba tarafından dedesinin orta Fransa’daki evine taşındı. Burası Fransız pilotların muhteşem gösteriler yaptığı Le Mans kasabasıydı. Ve böylece küçük Saint-Exupéry hayatında ilk defa bir uçağa bindi.

Fakat hayat, yakın zamanda yeniden ona karanlık yüzünü gösterecekti. Avrupa ülkeleri birbirlerine karşı ittifak kuruyorlardı. Savaşın eli kulağındaydı. Amerikan ordusunun Fransa’ya yardım etmek için yola çıktığı gün yatılı okulda okuyan Antoine, kendisinden iki yaş küçük kardeşinin ölümüne tanık olduğunda, “Genç bir ağaç gibi nazikçe yere devrildi” diye yazmıştı. Sarı saçlı François muhtemelen çiçeklerin milyonlarca yıldır neden dikenleri olduğunu merak eden ve saçları pırıl pırıl rüzgârda uçuşan ‘Küçük Prens’in esin kaynağıydı. Yoksa başka nasıl ve neden bir kitap karakterine bu kadar şefkat duyabilir, onu avutmak için bu kadar uğraşabilir?

Öyle ya da böyle, artık ailedeki tek erkekti. Fakat ne Denizcilik Akademisi’nde ne de Güzel Sanatlar okulunda dikiş tutturabilmişti. Bu arada I. Dünya Savaşı sona ermişti. Antoine de Saint-Exupéry, pilotluk eğitimi almak için soluğu güneydoğu Fransa’daki Strasbourg kentinde aldı. Yıl sona ermeden askeri pilot lisansıyla Kuzey Afrika üzerindeki ilk uçuşlarına başlamıştı. 1923 yılında hem Paris’te tanıştığı Louise de Vilmorin’le nişanlanmış hem de ilk uçak kazasını geçirip kafatasını çatlatmıştı. Müstakbel kocasının tehlikeli bir işi olduğunu fark eden Louis nişanı bozmakta gecikmeyecekti.

 

 



Küçük Antoine (sağdan ikinci) kardeşleriyle birlikte (1905). Havacılık şirketi Aeropostale için çalıştığı yıllarda bir Kuzey Afrika seyahatinde
(soldan üçüncü, 1920'ler). Yakın arkadaşı Henri Guillaumet ile (1929). Gençlik yıllarından bir kare (1922).

 


1924 yılında posta pilotu oldu. Fransa, İspanya ve Kuzey Afrika arasında posta taşıyordu. Bir bakışta dünyanın neresi olduğunu söyleyebilirdi. Çin’i, Arziona’yı, Sahra’yı kuş bakışı ayırt edebiliyordu. Böylece zamanının çoğunu Dakar ve Senegal’de geçirmeye ve Sahra Çölü’nü tanımaya başlamıştı. Rüzgâra, yıldızlara ve kumlara bakarak yaşıyordu. Onun için çöl ‘Küçük Prens’ kitabındaki gibi fil yutmuş bir boa yılanı olabilirdi. Tek arzusu insanları anlamaktı. Uçmanın kendisini Tanrı’ya yaklaştırdığına ve tehlikeye bu kadar yakın yaşamanın içindeki tanrısal özü dışarı vurduğuna inanıyordu. Gene de o gece uçuşlarında düşünmeden edemiyordu; neden insanlar içlerindeki tanrısal nitelikleri yetiştirmek yerine maddeye, düşük ideallere, savaşlara ve entrikalara bağımlı kalıyorlardı? Belki de bu yüzden kitaplarında söylediği gibi artık onlara çölden, balta girmemiş ormanlardan ve yıldızlardan söz açmak istemiyordu. Çünkü onlar briçten, politikadan ve kravatlardan besleniyorlardı.

İki yıl sonra bu düşüncelerini bir kitapta toplayacak ve Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Prix Femina’yı kazanacaktı. Kitabın adı ‘Vol de nuit’, yani ‘Gece Uçuşu’ydu. 1932 yılında Hollywood, ‘Gece Uçuşu’nu filme de uyarlayacaktı. Bu arada yazar çoktan soluğu Arjantin’de almıştı. Artık Güney Amerika’da bir şirketin yöneticisiydi.


Antoine de Saint-Exupéry, aynı yıl Salvadorlu yazar Consuelo Suncín’le evlenecek ve ‘Küçük Prens’in bir cam fanusun altında koruduğu gülü karısına bakarak yaratacaktı. Consuelo, zehirli dili olan bohem bir kadındı. Sanatçı komünlerinde yaşıyordu ve dünyanın her yerinden tanıdıkları vardı. O, Saint-Ex’in hem ilham perisi hem de en büyük öfkesiydi. Fırtınalı bir evlilikleri oldu. Sayısız defa birbirlerine ihanet ettiler ve yeniden bir araya geldiler. Daha sonra Consuelo birlikte geçirdikleri hayatı ‘Gülün Anlatısı’ adlı bir kitapta toplayacak ve tavan arasına saklayacaktı. Daha sonra saklandığı yerde bulunan kitap birçok dile çevrilip büyük bir sansasyon yarattı.

Çöl Kazası

30 Aralık 1935 tarihinde saat gece 02:45 iken Saint-Exupéry ve yardımcı pilotu André Prévot Sahra Çölü’ne çakıldı. 15 bin frank ödüllü Paris-Saygon arası uçak yarışını kazanmaya çalışıyorlardı. Mucize eseri ikisi de yara almadan kurtulmuşlardı. Haritaları o kadar işe yaramazdı ki, nerede olduklarını bile anlayamamışlardı. Kum tepelerinin arasında ellerinde birkaç çilek, portakal, meyve suyu, çikolata ve şarapla kalakalmışlardı. Sadece bir günlük suları vardı. Kısa zamanda ikisi de seraplar görmeye başlamıştı ve vücutları o kadar sıvı kaybetmişti ki, ter bile dökemez hale gelmişlerdi. Nihayet dördüncü gün deve üstünde seyahat eden bir bedevi onları buldu. Ölüme sürtünerek geçmiş olmak nefes kesici bir deneyimdi. “Yaşam bize bütün kitapların öğrettiğinden daha çoğunu öğretir. Çünkü bize karşı direnir. İnsan ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir” diyordu. O kazada yaşadıkları daha sonraki kitabı ‘Rüzgâr, Kum ve Yıldızlar’a esin kaynağı olacaktı. ‘Küçük Prens’in başlangıcındaki çöl kazası gene aynı deneyimden besleniyordu ve belki de yazarın çölde gördüğü halüsinasyonlardan biriydi.

Hoşçakal Küçük Prens!

Bu arada II. Dünya Savaşı patlak vermişti. Fransa’nın Almanya tarafından işgalinin ardından Saint-Exupéry’ler Kuzey Amerika’ya kaçtı. New York’ta Central Park’ın güneybatı tarafında bir çatı katında yaşamaya başladılar. Fakat Antoine, bir çocuk kitabı resimlemek üzere Long Island’da bir sahil evine taşındı ve 1943 yılında en bilinen eseri ‘Küçük Prens’i bitirdi. 100’den fazla dile çevrilen, İncil ve Karl Marx’ın Kapital’inden sonra ‘en çok satan kitap’ unvanını kazanan hikâyede, uçağıyla çöle düşmüş bir pilotun başka gezegenden gelen bir çocukla karşılaşması anlatılıyordu. Çocuk ona gezegeninden ve değerli gülünden bahsediyordu. Ve bir çöl tilkisinin ona, gülünü önemli kılanın, onun için harcadığı zaman olduğunu söylediğini anlatıyordu.

Fakat onun sonu ‘Küçük Prens’inki gibi mutlu bitmeyecekti. 1944 yılında savaşın en debdebeli günlerinde Fransa için keşif fotoğrafları çekmek amacıyla Korsika’dan son bir kez daha havalanacak ve ondan bir daha haber alınamayacaktı.

Bundan çok zaman sonra 1998 yılında Jean Claude Bianco adında bir balıkçı, Fransa’nın Marsilya kenti açıklarında avlanırken ağlarının arasında bir bilezik buldu. Üzerinde Antoine de Saint-Exupéry’nin ismi yazılıydı. Bir dalgıç, balıkçının avlandığı bölgede dalış yaparken denizin dibine saplanmış bir uçağın kalıntısıyla karşılaştı. Oradaydı. II. Dünya Savaşından kalma bir keşif uçağı. Üzerinde tek bir mermi izi bulunmaması şaşırtıcıydı. Bazıları Saint-Exupéry’nin bilerek uçağını düşürdüğünü söylüyordu. Pilot yazarın ölüm sebebi halen gizemini koruyor.

 

Savaş yılları; Yazar, II. Dünya Savaşı yıllarında bu kez posta değil, savaş uçağı kullanıyor.

 

 


 

St Exupéry, Montreal'deki Şehir Oteli'nde editörü Bernard Valiquette (solunda) ve belediye başkan vekili Paul.

 

 


 

Consuelo Suncín ve St. Exupéry Nice'teki Mirador villasında. (1931)

 

 


 

  

St. Exupéry'nin uçağı bir yarış sırasında 1935'te Libya'da Sahra Çölü'ne çakıldı. Yardımcı pilotu ile bir bedevi tarafından bulunana dek ölüm-kalım mücadelesi verdiler. 'Küçük Prens'in çölde uçağı bozulan anlatıcısını hatırlamış olmalısınız. Havacılık şirketi Aeropostale için çalıştığı yıllarda bir Kuzey Afrika seyahatinde (soldan üçüncü, 1920'ler). Yakın arkadaşı Henri Guillaumet ile (1929).