BİYOGRAFİ & PORTRE

Edie Sedgwick: Zavallı, küçük zengin kız

Edie Sedgwick ölümünün 45'inci yılında hâlâ gizemini koruyor. Onu bu derece ikonik yapan neydi? Kardashian'ların, Paris Hilton'ların öncüsü müydü? Yoksa yalnızca kederli, şuursuz, biraz da şanslı bir küçük kız mıydı? Tüm servetine, hayranlık uyandırıcı güzelliğine rağmen içinden çıkılmaz bir mutsuzlukla boğuştu. Kısacık ömründe herkes ondan bir parça istedi; sonunda tükenerek gençliğini yalan dünyaya miras bıraktı.

Ceren Şehirlioğlu

Pop art'ın yıldızı
Bir Andy Warhol portresinde Edie Sedgwick.

 

“İlişkimiz çok hüzünlüydü. Hayatımın tek gerçek, tutkulu ve sonsuz aşk sahnesi psikopatlar koğuşunda son buldu. Seksi ondan öğrendim. Sevişmeyi, sevmeyi, her şeyimi vermeyi... Aklımı kaybettim, delirdim. Bu adamın seks kölesi olmuştum. 48 saat hiç durmadan sevişebilirdim. Hiç yorulmadan. Ama gidip beni yalnız bıraktığı anda, bomboş ve kayıp hissediyordum. Öyle ki hemen haplara sarılma ihtiyacı duyuyordum.''
1960'ların duman gözlü sevgilisi Edie Sedgwick, kısacık ömründe bir tek Bob Dylan'ı sevdi. Onu bu tutkulu sözlerle, Dylan'ın sağ kolu Bob Neuwirth'e anlatmıştı. Tam terk edildiğini, aslında hiç sevilmediğini, her şey gibi bunun da koca bir gösteriden ibaret olduğunu anladığı o yapayalnız boşluk anında.
Edie avize küpeleri, kısacık platin saçları, anoreksik kırılgan iskeleti ve siyah çoraplarıyla Vogue'un yeni ikonu, Manhattan'ın biricik 'it girl'ü, Andy Warhol'un ilham perisiydi.
Yalnızca kendine hayrı olmayan kayıp ruhu, hiç anlam veremediği dünyaya 28 yıl dayandı. O 1960'ların hevesli hedonizmi içinde barbarca, iliklerine kadar tüketilmiş, cesedi paramparça ıssız bir mezarlığa atılmış bir kurban mıydı? Yoksa ihtişamlı karanlığın hançerini gururla göğsüne saplayan mağrur bir azize mi?
Andy Warhol'a göre 'Tüm gizemleri bitirecek gizemdi'. İlk tanıştıkları zamanı şöyle anlatıyordu Warhol: “Muhteşem bir boşluktu o. Ona bir kez baktıktan sonra, tanıdığım herkesten daha problemli olduğunu anladım. Öyle güzel ama bir o kadar da hasta. Tümüyle ilgimi çekmişti.”

AKIL ALMAZ SERVET VE BİR KABUSLAR EVİ
Edie Sedgwick çok varlıklı New England kökenli, soylu bir ailenin yedinci çocuğuydu. Fakat akıl hastalıkları ailenin genetik tarihine kazılıydı. Hatta annesinin doktorları, asla çocuk sahibi olmamasını telkin etmiş, Alice de Forest bu tavsiyeye sekiz çocukla karşılık vermişti. Babası Francis daha üniversiteyi bitirmeden iki sinir krizi geçirerek hastanelik oldu. Erkek kardeşlerinden biri kendini astı, diğeri akıl hastanesinden çıktığı günün ertesi, motosikletini bir otobüsün üzerine sürerek öldü.
Doğu yakasından Kaliforniya'ya taşınan Sedgwick ailesi, büyükbabalarından kalan göz kamaştırıcı mirasın üzerine bir de çiftlik arazilerinde petrol bulunmasıyla paraya boğuldular. Fakat akıl almaz servetlerine rağmen, kabuslar evinde yaşıyor gibilerdi. Edie ve kardeşlerinin, yaşıtlarıyla okula gidilmesine izin verilmedi. Her gün çiftliğe gelen öğretmenlerden özel bir müfredatla eğitim aldılar. Dış dünyayla iletişimleri ergenliklerine kadar minimum düzeydeydi.
Üstelik baba Francis'in Edie'yi taciz ettiği iddia ediliyordu. Bununla da kalmayıp, çocuklarının ve karısının arkadaşlarıyla yatıp kalkıyor, metreslerini eve getirmekten çekinmiyordu. Hatta bir gün Edie babasını yatakta başka bir kadınla yakalamıştı.
Edie, Harvard'da okumak için ilk kez evi terk ettiğinde, korkunç hatıraları da bavuluna yüklemişti. Defalarca anoreksia tedavisi görmüş, depresyon teşhisi koyulmuş, anksiyete nöbetleri geçirmişti. Bir ara o kadar zayıftı ki (39-40 kilo), doktoru asla çocuk sahibi olamayacağını söylemişti. Fakat Edie, kendinden beklenecek bir isyankarlıkla sınıfındaki bir oğlandan hamile kaldı ve genç acılarına bir yenisini ekleyerek kürtaj oldu.
Harvard'da okuduğu yıllar, tüm güzelliği ve anlaşılmaz yaralı edasıyla okulun en popüler kızlarındandı. Eski sınıf arkadaşlarından biri “Üniversitedeki her erkek onu kendinden kurtarmak istiyordu” diye anlatıyordu. Evet, Edie'nin çok genç yaştan itibaren hem başına buyruk, hem kırılgan, hem kaçak, hem sokulgan kendine has küçük deliliklerle bezeli bir dünyası vardı. Bir yandan çok çekici, öte yandan çok masraflıydı.
Tabii tek özelliği gizemli güzelliği değildi. 1960'larda kendi Mercedes'iyle okula gelen tek kızdı. Parasının sınırı yoktu. Harvard gibi bir seçkinler kulübünde bile dikkat çekecek kadar zengindi. Ve tipik bir şımarık zengin çocuğu gibi hep sıkılıyor, hep kuralların kendinden başkaları için geçerli olduğunu düşünüyordu. Akademi elitlerinin pazar brunch'larında yemeğin ortasında masadan kalkıp, küloduna kadar soyunup sere serpe çimenlere uzanıyor, okumakla da pek ilgilenmiyordu.

 

Warhol'un yıldızı
Edie Sedgwick'in en büyük aşkı Bob Dylan'dı.
Sedgwick öylesine zayıftı ki bir ara kilosu 39-40'lara indi.
Edie Sedgwick ve sanatçı Andy Warhol, 1960'larda hep birlikteydi. Warhol için için Sedgwick bir ilham perisiydi.
Sedgwick bir çekim sırasında, arkadaşıyla müzik dinlerken...
Andy Warhol ve Edie Sedgwick 1960'larda pek çok fotoğraf çekiminde ve sanat işinde birlikte çalıştı.

 

KOLEJ KIZINDAN PARTİ KIZINA
Çok geçmeden Harvard'ın koridorlarında boğuldu ve kendini New York'un kucağına bıraktı. Yunan trajedisinden çıkıp Dionysos'un bahçesine düşmüştü. Henüz 21 yaşında bile değildi ama Manhattan'ın davetkar gece hayatı, içindeki asinin kulağına fısıldıyordu. 1960'ların sallanan yuvarlanan, acid, rock n' roll ve Rive Gauche kokulu kulüplerinin izbandut korumalarını canından bezdirmişti. “O kadar ısrarcıydı ki, içeri girmemek için yapmayacağı şey yoktu” diye anlatıyorlardı.
Kolej kızı, parti kızı olduğunda büyükannesinin Park Avenue'daki 14 odalı apartman dairesine taşınmıştı. 21 yaşını doldurur doldurmaz miras hakkını elde etti ve kendine Manhattan'ın en havalı dairelerinden birini tuttu. Saçlarını kısacık kestirdi, dip boyası o yıllarda en elzem meseleyken, kara saçlarını dipte bırakarak, tüm sarışınlarla dalga geçer gibi iddialı bir platin oldu. Jean Seberg'in, Twiggy'nin havasını taşıması kısa zamanda Vogue gibi dergilerin, model ajanslarının ilgisini çekmişti. Vogue ona 'gençlik afeti' diyordu, Life 'Hamlet'ten beri siyah taytların böyle anlamlı olmadığını' yazıyordu. Dedikodu yazarlarını, gecelerin hızlı kurtlarını, sıkkın sanatçıları, bohem şarkıcıları pervane gibi etrafına çekiyordu. Ama bir yandan yürüdüğü yerde deprem yaratacak kadar etkili bu genç kız, dünyaya bilinmeyen bir galaksiden bırakılmış gibiydi. Hayata dair çok az şey biliyordu. Neredeyse zekasını sorgulatacak kadar naif, zaman zaman donuktu. Hesapsızlığı yalnızca asiliğinden değil, muhakeme kabiliyetinin zayıflığından da ileri geliyordu.
Paranın değerini asla anlamıyor, öğrenmek istemiyordu. Limuzinden başka hiçbir ulaşım aracı kullanmıyor, gittiği her yerde herkesin hesabını ödeyip yüzde 100 bahşiş bırakıyordu. Bir gün yakın arkadaşı Ed Hennesy bunu neden yaptığını sormuştu. Edie cömertliğinden değil, öyle olması gerektiğini zannettiğinden yüzde 100 bahşiş bırakıyordu. Milyonlarca doları olmasına rağmen kiraladığı limuzinlerin parasını ödemiyordu ya da unutuyordu. Bir servisten kovulunca ötekine geçiyor, şoförlerle hemen dost olduğu için hep ucuna kadar idare ediliyordu.

EDIE YATAĞINI YAKTIĞINDA NE GİYİYORDU?
New York'ta kayıp bir yaprak gibi savrulurken uyuşturucularla tanışması da çok zaman almadı. Zaten çocukluğundan beri psikotik haplara alışkındı. Bunlara amfetamin, eroin ve halüsinojenler de eklendi. Bir koluna amfetamin, diğerine eroin enjekte ediyordu. O kadar fazla bilincini kaybediyordu ki, defalarca elinde sigarayla sızdığı için yatağını yaktı. Bir keresinde de uyurken mumları devirdiği için yanarak ölmenin ucundan döndü. Bütün şuursuzluğuna rağmen moda dünyasının prensesiydi. Tasarımcı Betsey Johnson, yatağını yaktığı haberleri gazetede çıktığı günün ertesinde, “Edie yatağını yaktığında benim elbiselerimden birini giyiyordu” demişti.
Edie kısa sürede 1960'ların karanlık yüzünü mistik bir büyü gibi üzerinde taşıyan bir tanrıçaya dönüştü. Bu sırada Manhattan'ın bir diğer köşesinde, kendini yeniden tanımlamak, yeni bir şeyler keşfetmek ve sıradanlaşan şöhretini alevlendirmek isteyen Andy Warhol'un tek ihtiyacı bir ilham perisiydi. Edie ve Warhol, film yapımcısı Lester Persky'nin evindeki bir partide tanıştılar. Bu ilk bakışta şimşeklerin çaktığı aseksüel bir aşktı. İkisi de birbirinin ayrıcalıklarından, imajından, yaratıcı zekasından faydalanmak istiyordu. Birbirlerinin bedenini değil, ruhunu, aklını, tüketeceklerdi.

 

Partilerin vazgeçilmezi
Edie Sedgwick, Warhol'un Fabrika'sında dans ediyor. Yıl, 1965.

 

WARHOL'UN SÜPER PERİSİ
Edie, Warhol'un ünlü Fabrika'sında takılmaya başladı. Birlikte, Poor Little Rich Girl, Horse, Kitchen, Beauty No.2 gibi kurgusuz, sayıklamaları andıran, anarşist, zamansız, meçhul filmler yaptılar. Edie, Warhol'un süper yıldızı, süper perisiydi. Aynı renk saçları, aynı çizgili tişörtleriyle penthouse'larından kirli kaldırım köşelerine iniyor, punklarla sosyelitler, üst yakayla, alt yaka, yüksek sanatla, avam arasında ultra modern bir köprü kuruyorlardı.
Edie bir süre sonra, o zamanın bütün hip sanatçılarının, havalı müptezellerin takıldığı Chelsea Hotel'e taşındı ve ömrünün en başa çıkılmaz duygusuyla tanıştı. Aynı sıralarda otelde yaşayan Bob Dylan'a kör kütük aşık oldu. Dylan o sırada Joan Baez'le derin, hatta destansı bir aşk yaşıyordu. Edie yalnızca yatağına girip çıkan küçük bir sokak kedisi gibiydi. Çok muhtaç, çok çaresiz, çok kontrolsüzdü. Her şeye sahip olmaya alışkındı ve işte tam da orada Chelsea Hotel'in küflü duvarlarına bakan ucu yanık bir döşekte o rüya son bulmuştu. İlişkileri iki yıl sürdü. Edie bu süre içinde iyice uyuşturuculara boğuldu. İddialara göre Bob Dylan'dan hamile kalıp, bebeğini aldırdı. (Dylan iddiayı yalanladı).
Defalarca bıçak çekip, terk ederse öldürmekle tehdit etse de, Dylan iki yılın sonunda Sara Lownds'la evlendi. Zaten beki de hiçbir zaman onun olmamıştı. Ansızın ortaya çıkan bu evliliğin 'müjdeli' haberini vermek de, ne zamandır ruhunun yarısını Bob Dylan'a kaptırdığını düşünerek öfkelenen Andy Warhol'a düştü. Bir gece kalabalık bir yemektelerken, Edie'nin kulağına 'Bobby evlenmiş' diye fısıldadı. Kulağına kurşun sıkılmış gibi sersemleyen Edie, hemen telefona koştu. Dylan'ı arayıp böyle bir şey olmadığını duyacağına emindi ama maalesef her şey fazlasıyla gerçekti. Edie o gün, Fabrika'dan, Warhol'dan ayrıldı ve bir daha geri dönmedi. 1971'de ölüm haberini alan Warhol'un ilk tepkisi 'Hangi Edie?' olacaktı.

 

 

Sinema günleri
Andy Warhol ile Edie Sedgwick bir film çekimi sırasında.

John Palmer ve David Weisman'ın 1972 yapımı 'Ciao Manhattan' (Addio! Manhattan) adlı filminin afişinde Edie Sedgwick'in pop-art portreleri kullanılmıştı.

 

HANIMEFENDİ GİBİ SÜRTMEK
Fabrika'dan ayrılmasının ardından hayat daha da acımasız bir hal aldı. Uçsuz bucaksız harcamaları, ekstrem uyuşturucu bağımlılığı, mirasını da, Kaliforniya'daki petrol kuyularını da kurutmuştu. Eroin alabilmek için büyükannesinin Park Avenue'deki evinden antikaları çalıp satıyordu. Bu da yetmeyince, bir motosiklet çetesiyle takılmaya başladı. Uyuşturucu karşılığında seks yapıyordu. Bir arkadaşı, "Şehirde erkeklerin yarısıyla bir fırt kokain için yattı ama bunu yaparken bile sanki çok hanımefendiymiş gibi davranıyordu" diye anlatıyordu.
Defalarca hastaneye yattı, yüksek dozdan komaya girdi, akıl hastanelerinde tuvalet temizledi. Bir seferinde o kadar kötü durumdaydı ki, bedeninin tüm kontrolünü kaybetmişti. Sağını, solunu bilmiyordu, ellerini kullanamıyordu. Yapılan testlerde beyninin bazı yerlerine kan gitmediği ortaya çıktı. Tek isteği (ve beyninin alabildiği) başucunda birilerinin oturup ona Winne the Pooh okumasıydı.
16 Kasım 1971'de onlarca kez kıyısından döndüğü ölümden kaçamadı. Yıkık bedeni uyuşturuculara yenildi. Ailesi Santa Barbara'ya gömülmesine karar verdi. Kız kardeşi “Onu dağ başında vadinin tepesinde bir yere attılar. Kimse ziyaretine gitmez. Şehrin o tarafına ancak veterinere gidersin” diyordu.
Edie Sedgwick, Paris Hilton'ların, Kim Kardashian'ların kraliçesi, asla çocuk yapmaması gereken anasıydı. Sadece şöhretli olduğu için şöhret olanların tanrıçasıydı. Fakat pürüzsüz imajlı varislerinin aksine o bozuk, kırık, yaralı kaldı. Örselenmiş ruhu bilinçaltında annesini kurtarmak isteyen erkeklere, incecik bedeni kendini hep şişman zanneden kadınlara hitap etti. Bir seks sembolü değil, seksüel istismar sembolüydü. Altın gibi parlayan her şeyin pul pul döküldüğü bir dönemin simgesiydi. Bob Dylan'ın onun için bestelediği söylenen 'Like a Rolling Stone'da da yazdığı gibi 'düşmek üzereydi, ama bunu hep bir şaka zannetti'.

 

TEMPO

Diğer Yazılar