DÜŞÜNCE

En Tarafsız Mahkeme Vicdan

Dürüstlük, bilinç, erdem, ahlak… Hiçbiri ‘vicdan’ı betimlemeye yetmiyor. Vicdan, bireyin kendi yargıcı mı? Yoksa insanın davranışlarını ‘iyi’ olana yöneltmesi mi? En çok, baş yastığa konulduğunda varlığını hissettiren kavramı, yazarlar Murat Menteş, Oya Baydar, Murat Belge, gazeteciler Mehmet Y. Yılmaz, Mehveş Evin ve felsefeci Ahmet İnam açıyor.

'Kederli Yaşlı Adam- Sonsuzluğun Kapısında'
Hollandalı ressam Vincent van Gogh'un son eserlerinden. Sanatçı kardeşi Theo'ya yazdığı bir mektupta bu tabloyu anlatırken "Yoksulluğu seven, ona bağlı kalan insan, Tanrı'nın en büyük hediyesi, vicdanının sesini her zaman duyacaktır" diyordu.

 


Murat Menteş, Yazar

“İnsan olmak, vicdanlı olma çabasını sürdürmektir”

Din, felsefe, psikanaliz, hukuk, sosyoloji… Hepsi vicdana farklı anlamlar yükler. Dine göre ‘fıtri’dir vicdan. Yaradan’ın bahşettiği manevi niteliktir. Felsefe, vicdanı bilgi ve görgü eşliğinde gelişen bir ‘yeti’ gibi sunar. Hatta kimi filozoflar, onu, sahte fonksiyonlar üreten yapay bir mekanizma gibi görür. Psikanalizde süperego, hukuk ve sosyolojide ‘maşeri vicdan’, ‘kamu vicdanı’ gibi karşılıklar bulunabilir.

Edebiyatta, hele ki romanda, vicdanın tüm çeşitleri bir arada yer alır. Charles Dickens’ın ‘Büyük Umutlar’ romanında, küçük bir çocuk olan Pip’in mahkûma yiyecek götürmesini sağlayan ‘fıtri’ vicdan ile mahkûmun yıllar sonra ortaya çıkan cömertliğindeki ‘stratejik’ vicdanı düşünün. Romanlar (hikâyeler, manzumeler, filmler, kıssalar, tüm anlatılar) vicdanı tanımlamaktan ziyade işaret eder.

Bana göre vicdan, insanın kendine dışarıdan bakmasına; kendini yontmasına imkân veren niteliktir. Pişmanlığı mayalayan, hatamızı fark etmemizi sağlayan bilince vicdan eşlik eder. Sorumluluğumuzu görürken, Tanrılık iddiasından sakınmamız, zulmetmekten kaçınmamız; terbiyenin (eğitim) yanı sıra vicdanın işlevidir. Thomas Harris’in kahramanı, katil ve yamyam doktor Hannibal Lecter, son derece medeni (terbiyeli) fakat vicdansız olduğu için bizleri dehşete düşürür. Galiba filozoflar (Nietzsche mesela) haklı: Vicdanın görünümleri pekâlâ taklit edilebilir.

Anladığıma göre, ölümlülük bilincine rağmen, hayattan yana olma enerjisini temin ettiğimiz kaynak vicdandır. Var oluşumuzdaki vahametin (faniliğin) tesellisi, vicdani bir kabulden doğar. “Tanrı merhametli, insanlar kardeştir” deriz. Öyle midir? Bunun aksi yönde kanıtlar yok mudur? Sormak ve sorgulamak suretiyle bilinci harekete geçirdiğimizde, vicdanın kozları zayıflar. Bilinç, reddedişe; vicdan ise kabule meyyal sanki. Sanıyorum, insan olmak, hem bilinçli, hem de vicdanlı olma çabasını sürdürmektir.

Vicdan, bilincin mütemmim cüzü (tamamlanamayan parçası). Bilinçli fakat vicdansız kimse katil, vicdanlı fakat bilinçsiz kimse ise kurban gibi görünüyor. Hem bilinçsiz hem vicdansız kimseler var mı? Ne yazık ki evet. Onlar da hem yıkıcı, hem de çürükler. Maalesef.

 

Oya Baydar, Gazeteci-Yazar

“Vicdan sadece kendi kendini yargılar”

Abartısız, cafcafsız bir anlatımla vicdan; ‘öteki’nin derdiyle, acısıyla duygudaşlıktır. Başkasının acısını içinde duymak, kendi acısı kılmaktır. İnsanın kendine yapılmasını, kendi başına gelmesini istemediği şeylerin başkasına yapılmasına isyan etmesi ve kendi insanlığını sorgulamasıdır. Vicdan acıma değildir, merhamet hiç değildir. Dışarıdan, üstten bakmaz, akıl değil, yürek gözüyle görür.

Vicdan; yaratığın çaresizliği, ezilmişliği, ıstırabı karşısında göğsümüzün orta yerinde duyduğumuz ezikliktir. ‘Öteki’ne uzanamamaktan doğan suçluluk duygusudur. Hakkı teslim etme dürtüsüdür, hakkaniyet arayışıdır. Vicdan ötekini yargılamaz, sadece kendi kendini yargılar. “Ama onlar da…” diye başlayan cümlelerin kurulduğu yerde vicdan susar, çünkü vicdanın ‘ama’sı yoktur.

Vicdan pasif bir duygusallık, hele de sulu gözlülük değildir. Birilerine yardım edip kendinden memnun kalmak hiç değildir. Dışa yansımaz, kendini belli etmez; kişinin, en derinlerinde bir yerlerde insanlığını sınamasıdır.

Doğuştan mı gelir, bilmiyorum ama vicdan eğitilir, geliştirilir. Canlının acıları karşısında kendinizle kıyasıya hesaplaşma cesareti gösterdiğiniz her anda, her olayda vicdanınız derinleşir. Bir yönüyle, kendi bencilliğinize, kendi kötücüllüğünüze karşı savaşma silahı, kendinizi seyredeceğiniz bir boy aynasıdır.

Herkes vicdandan söz eder ama vicdanlı olmak da onu korumak da sanıldığından zordur. “Ben oldum” deme hakkınız yoktur hiçbir zaman. Her an kendi nefsinizde sınanırsınız.

“Ötekinin durumunu, acısını kendi içinde duymak” dedik. Bu vicdanın ilk adımıdır. O acıyı gidermek için, haksızlığa karşı savaşmak için kendinizi siper etmedikçe vicdanınız örselenmiş demektir.

 

Mehveş Evin, Gazeteci

“Vicdan en rahat yastıkmış… Yalan!

İnsan denen varlığı, diğer canlılardan ayıran en temel özelliği aklı ve vicdanı. Bununla övünüyor, kendini üstün görüyor. Sorsan, ondan iyisi, ahlaklısı, vicdanlısı yok…

Ne var ki insan, besin zincirinin tepesine tırmandığından beri başka canlıları -kendi türünden olanlar dahil- küçümseme eğiliminde. Sosyal sınıf, ırk, mezhep, milliyet, cinsiyet ayrımları, hep kendini üstün, ötekini küçük görmenin tezahürleri. Başkasının başına gelen felaketi, haksızlığı kolaylıkla görmezden gelebilmesi, bahane bulması, hatta “Oh olsun” diyebilmesinin temelinde hep ayrımcılık var.

Deprem olur, afet bölgesine gönderilen yardım paketine taş koyar. ‘Sokağa çıkma yasağı’nda hastaneye götürülemeyen bebek ölür, terörist ilan eder. Afrika savanalarında dolaşan heybetli bir aslanın alnına kurşun sıkınca kendiyle övünür. "Çocuk, kadın, yaşlı" demeden yollara sürülüp topraklarından koparılan halka “Haindiler” der, geçer. Kendi karısını defalarca bıçaklayıp parçalarına ayıran adama hak verebilir; kimbilir kadın ne yapmıştır da adam bu noktaya gelmiştir? Ama kendini yakın hissettiği bir canlı, değer verdiği bir görüş tehdit edilmeye görsün, dünyaları yakar.

Oysa onbinlerce yıldır biriktirilen deneyimler, dini ve felsefi öğretiler, insana hep vicdanının sesini dinlemesini, ahlaklı olmayı öğütledi. Kendini karşısındakinin yerine koymayı, kibirli olmamayı, merhamet etmesini salık verdi.

Ancak insan, doğruyla yanlışın ne olduğunu daha küçücükken öğrense de, konu kendi çıkarlarına, konforuna, zevkine gelince vicdanı askıya asmayı kolaylıkla becerebildi. Zaten bunu yaptığı oranda da alkışlanıyor. Sistemin acımasız çarkında tepeye tırmananın sırtı sıvazlanmıyor mu? Toplum, ‘zengin, başarılı, akıllı, güçlü’ olduğumuz sürece bizi alkışlıyor, ödüllendirmiyor mu?

Vicdan sahibi olana ödül yok. Hayretle, biraz da acımayla karışık bir takdir: “Ayşe Hanım çok vicdanlı.” Aferin ona. Ne kazandırdı vicdanı hayatta? Fransızlar, “Temiz bir vicdan, en rahat yastıktır” der. E, dünyayı yakıp yıkan zalimler de pekâlâ uyuyabiliyor. Yaptıklarını vicdansızlık olarak yorumlamıyor ki. “Üstünüm” diyor, “Benden iyisi yok.” Hadi uykuya.

 

Ahmet İnam, Felsefeci - Akademisyen

“İnsan olamazsan vicdan oluşmaz sende”

Vicdan insanın kendisiyle karşılaşmasıdır. İnsanın kendisiyle karşılaşması, başkasıyla karşılaşmasını gerektirir. Bu ise yaşadığımız dünyada çok zordur. Çünkü çoğunlukla her insan kendini başka biri sanıyor. Dayatılan kendilerimiz var: Sen erkeksin, sen güçlüsün, sen şusun, sen busun. Sen cici çocuksun. Olmalısın. Sen beğenilmelisin. Sen onanmalısın. Sen bizim ailemizin şanını ayağa düşürmemelisin. Sen şu ırktansın. Şu millettensin. Sen dünyaya bedelsin. Sen beş para etmezsin. Ben kimim anne? Sen, ben ne dediysem o olanımsın. Ben kimim, ulu terapistim? Dur bakalım beraber araştıralım. Bana yaşam öykünü anlatır mısın?

Kiminle bulacağım kendimi? Bir liderle mi? Sevgilimle mi? Sevgilim bana kim olduğumu söyle, kendime ulaşayım, kendimle karşılaşayım. Kimse sana seni söyleyemez. Sen, kendini, kendin gibi olmayanları tanıyarak tanıyacaksın. Oysa kendine tıkılmışsın. Dünyayı 'benim gibi olanlar' ve 'benim gibi olmayanlar' diye ayırıyorsun. Kendin gibi olmayanlara omuz silkiyorsun. Nefret ettiklerin de var. Onlardan öğrenmeyi bilmiyorsun. Bu gezegende yaşayan bir canlı türü olarak insan olmayı bilmiyorsun. Hep şusun, şundan yanasın, şu etnik kökenden, şu ülkeden, şu siyasal görüşten, şu cinsiyettensin. Oysa sen bir insansın. Neden kendini hep başka bir varlık gibi düşünüyorsun? İnsan olamazsan, sana giydirdikleri ideolojik, dinsel, siyasal, etnik, cinsiyetçi giysilerden arınamazsan, vicdan oluşmaz sende. Kendinden yana olanı onaylar, olmayanı suçlarsın. Vicdan bu değil. Vicdan, bütün bu giydirilmiş benliklerden arınıp kendine insan olarak bakabildiğinde oluşur. Evet, bu benim kardeşim. Evet, bu benim ırkdaşım ama kötü bir insan. Bu gezegendeki hayata zarar veren, sanatın, bilimin, inancın, düşüncenin güzelleşip gelişmesine engel olan yanlış bir insandır... Kendinize de öyle bakabilirsiniz: “Ben bir insanım ve yalancıyım. Yalancılığımın ardına düşmem gerekir.”

Merhaba kendim! Merhaba vicdanım! Artık kendimi, kendimdeki insanı aldatmayacağım!

 

Murat Belge, Gazeteci-Yazar

‘İyi’ ve ‘kötü’nün ardındaki vicdanz

Dil felsefesini kuranlar, “Kelimesi olan her şeyin kendisi de olmak zorunda değildir” demişlerdi. Yani, ne demek bu? Örneğin, "sarı otomobil" diyoruz, sarı şu, sarı bu diyoruz. Bunların hepsine bakınca bir ortaklık saptayabiliyoruz ve o zaman “Evet, ‘sarı’ diye bir renk var” diyebiliyoruz. Peki, gelelim ‘vicdan’ gibi bir kelimeye. Bunu da birçok yerde kullanıyoruz. Ama kullandık diye, ille de kelimenin gösterdiği bir nesne var mı? Nedir ‘gösterilen’i vicdan kelimesinin? Nerede bulunur? Neresinden tanınır?

Belki de yoktur böyle bir şey. “Hortlak” diye bir kelime de var; ama hortlak yok.

Ben böyle düşünmüyorum. ‘Vicdan’, bir bedeni olmayan, tanımlanması çok güç bir şey. Ama “yok” demek de doğru değil. Ne olduğuna dair kendi yorumumu anlatayım.

İnsanoğlunun gelişkin bir dili, dolayısıyla zengin bir bilinçliliği var, düşünüyor. Kendisini bir ‘birey’ olarak algılıyor. Toplum olmadan var olamayacağını anlıyor. O topluma karşı, yani ‘başkaları’na karşı bazı yükümlülükleri olduğunu biliyor. Bunlar, toplum içinde bir birey olarak onun yararına aykırı da olabilir. Gene o belirsizliklerle dolu dilde “iyi” denen ve “kötü” denen şeyler var.

Birey bilinçliliğimizle kendimiz için ‘iyi’ olanı yaparken, başkaları için ‘kötü’ olacak veya iyi olmayacak bir şey de yapabiliriz. Yaparken, bunun böyle olduğunun farkına da varırız. İşte, ‘vicdan’ dediğimiz şey bu durumlarda varlığını gösterir. “Yahu, ben bana iyi gelecek bir şey yaptım, ama bu falancalar için zararlı oldu” ya da “Adil olmadı” ya da “Dürüst olmadı” vb.

Genel yetişmem, kişiliğim çerçevesinde bundan pişman olabilirim, uzun boylu aldırmayabilirim, kabul etmeyebilirim ya da böyle davranmamayı zaten kutsal haline getirmiş olabilirim.

Bu ‘iyi’lerin, ‘kötü’lerin ne olduğu da gene göreli bir konu. Bu, çağlara, inançlara göre değişebilir, genellikle değişir. İdeolojik sistemler, birçok yer ve zamanda temel insani değerlerle çelişebilir.

Vicdan en temel durumlarda kendini daha net gösterir. İdeoloji, şu, bu, ama diyelim ki bir insana somut bir zarar vermekteyim. Birdenbire kendime gelmem, “Ben ne yapıyorum?” demem mümkündür. Zordur, çünkü bu gibi ideolojileri oluşturan kişiler, robotlaştırdıkları militanlarının gözünün açılmasını önlemek için çeşitli tedbirler almışlardır. Ama tarih, her durumda, vicdanının gözü açılan birileri olduğunu gösteriyor.

 

Mehmet Y. Yılmaz, Gazeteci-Yazar

“Kimse vicdansız değildir”

Tek bir cümle ile tanımlamam gerekirse “içimizdeki yargıç” diyebilirim. Bu yargıcın karar verirken başvurabileceği ‘hukuki’ kaynak ise kişiliğimizin gelişmeye başladığı andan itibaren oluşturmaya başladığımız bütün değerler silsilesidir.

İnsan, içinde bulunduğu dünya kendinden ne istiyorsa, öyle olur. Bulunduğumuz çevre bir ‘kalıp’ gibi kişiliğimizi şekillendirir. Çünkü "hayatımız" dediğimiz şey, esasen çevremizle ilişkimizin biçimi ile oluşur, olgunlaşır. Bunun için karşı karşıya kaldığımız durumları ‘vicdan’ ile test etmeye kalkıştığımızda, benzer çevrelerde yetişmiş insanların, benzer yargılara vardığını görürüz.

Ve bizler gibi davranmayan, düşünmeyen insanları da bu nedenle ‘vicdansız’ olarak yargılamaya eğilimliyiz. Oysa onların da bir vicdanı vardır. Sadece hayat görüşleri bizimkinden farklı olduğu için onların vicdanları başka türlü kendini ortaya koyar.