DÜŞÜNCE

Ercan Kesal: “Sinemanın atına bindim, kırbacım edebiyat...”

Ercan Kesal hekim, aktör, yazar, senarist ve düşünür. Hem hümanist hem de politik bir damardan besleniyor. Baştan aşağı Anadolulu. Bir o kadar da evrensel. Avanos’tan Cannes’a uzanan yolculuğunda bıraktığı izleri, ilgi ve gururla takip ediyoruz. Son kitabı ‘Cin Aynası’ da bu izi sürüyor. Kitap, 45 anı-öykü-denemeden oluşuyor. Parça parça ama çok bütün. Çoktan çizilmeye başlanmış bir haritayı takip ediyoruz. Kesal’ın diğer tüm işlerine benziyor: Nadir bulunan, lezzetli ve olgun bir meyve gibi. Buyrun yeni kitaba çok da açıktan dokunmayan, ama tamamen ona dair bir söyleşi.

Aziz Kedi Fotoğraflar: Altan Aykan

Nasıl anlatsak?
Ercan Kesal'ı tanımlamak için tek bir kelime asla yetmiyor. Kısaca "Bir bilge adam" demek hiç de abartılı olmaz.

 

Cin Aynası’ndaki anılar yine çok meraklı ve dokunaklı. Ancak eser kuru kuruya bir anı kitabı değil. Türkiye’nin dünü ve bugününe dair çok şey de söylüyor. Kişisel tarihinizle bir ülkenin yazgısı hakkındaki bağlantıyı nasıl bu kadar isabetli kurabiliyorsunuz?
Bir misalle başlayayım. İnarritu’nun Oscar ödüllü ‘Birdman’ filminde Michael Keaton’un canlandırdığı Riggan Thomson karakteri yıllar önce oynadığı Birdman rolü sayesinde kazandığı ünün peşindedir hâlâ. Aradan 20 yıl geçmiştir ve Thomson, Broadway’de sahneye koyduğu oyunda kendisinin oynadığı başrolle birlikte, şöhret ve gerçeklik arasında durmadan gider gelir. Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Keaton’un tiyatro binasının çatısının ucundan aşağıyı seyrettiği anlar olmuştu. Kendimizle baş başa kaldığımız anlar içimizdeki uçuruma korkmadan baktığımız anlardır çünkü. Kendimizle yüzleştiğimiz ve aşağısının ne kadar ufak ve sıradan olduğunu fark ettiğimiz zamanlar... Filmin sonunda hastane odasının penceresinden atlayan Birdman belki de egosundan sıyrılmış ve gerçekten özgürce uçan bir kuş olmuştur. Bu kadar şeyi niye anlattım? Adına “Ego” denilen efsane ve süper bir kuşun kanatları altında malulüz. Kişisel tarihimiz aynı zamanda kişisel bagajlarımız olmuş. Onları her yere taşıyor ve onlarla yaşıyoruz. Bagajınızdan, kanatlarınızdan kurtulduğunuzda ancak ve kendinizle yüzleşmekten çekinmediğinizde özgürleşebilirsiniz. Ancak o zaman şahsi tarihinize ve memleketinizin tarihine objektif ve cesur bir zaviyeden bakabilirsiniz. Kendi tarihimle memleketimin tarihi arasındaki bağlantının isabet ölçüsü, samimiyetimin ve cesaretimin ölçüsüdür belki de.

“GERÇEĞİN ORTASINDAYIM”
Bir yazarın tüm eserleri otobiyografisinden parçalardır aslında. Bazısı bunu hayal gücünün ardına gizler, bazısı kendini açıkça ortaya koyar. Siz gizlenmeyenlerdensiniz. Kurmacaya kasten mi uzak duruyorsunuz?
Hayır... Kurmaca hep yanı başımda duruyor, lakin, gerçeğin ortasındayım. Yazdıklarımın baştan sona ‘gerçeğin yeniden icat edildiği’ kurmacalar olduğunu söyleyebilirim. Tüm hatırladıklarımız yeterince değişmiş ve başlangıçtaki gerçekliğinden oldukça uzaklaşmıştır zaten. Hatırlamak aynı zamanda seçerek unutmak değil midir? O zaman kurmaca ne, gerçeklik ne? Her seferinde elimizdeki parçaları yeniden ve kendi uydurduğumuz bir ‘puzzle’ gibi diziyor, sonra da oluşturduğumuz bu yeni gerçeğe şaşarak bakıyoruz. Edebiyattaki asıl meselenin samimiyet ve inandırıcılık olduğunu düşünüyorum. Kurmacayla gerçeği birbirinden ayıran uzaklığın kapandığı ve okuyucumun, gerçeğin en güçlü ve yalın halinin işte şimdi okumakta olduğu metinde olduğuna inandığı bir yazım türü! Bunu istiyorum.

Anadolu’yu, taşrayı çok yakından bilen biri olarak, baktığınız zaman Yakup Kadri’nin karanlık “Yaban”ını mı görüyorsunuz, yoksa hep duyduğumuz o merhamet, tevekkül ve bilgelik fışkıran bereketli coğrafyayı mı?
Her ikisini de. Diyalektik de bu değil midir zaten? Bir renk ancak karşıtında belli ediyor kendini. ‘Yaban’daki çaresizlik ve nihilizm, aynı zamanda merhametin de habercisi. Biri diğerini içinde taşıyor, öbürü hâlâ öyle olduğu için ümit ediyoruz ve cesaret, tevekkül ve bilgelik ancak karanlığın içinde parlıyor. Benim ebem de (babaannem) annem de ümmiydi, okuma yazmaları yoktu yani. Ama ben başkalarıyla hemhal olmayı, dertlilerle diğerkâm olmayı, hayata inanmayı, umut etmeyi, yardım etmeyi, 'bir şeyi çok istersem onun mutlaka gerçekleşeceğini', 'gün doğmadan neler doğacağını' ve 'kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağını'... hepsini, bu okuma yazma bilmeyen, dünyanın en bilge iki kadınından öğrendim. Anadolu kavimler kapısıdır; tarihinde kıyımlar, zulümler, hainlikler fazlasıyla vardır ama bu insanların ve nicelerinin varlık sebebi de yine bu coğrafya ve onun kültürel birikimidir.

Sanatınızda şu üç tema çok sık karşımıza çıkıyor: Baba, ölüm ve iktidar. Yani insanlık tarihinin de en eski meselelerinden. Bunların yol açtığı 'sıkıntı'dan kurtuluşumuz nerede?
Kieslowski öğrencilerine, "Sizi buraya getiren şey ne? Neler oldu? Neler yaşadınız da buraya geldiniz? Başlangıç noktasını bulmalısınız" dermiş. Yazarken aynı soruyu sormaya çalışıyorum. Beni buraya getiren şey ne? Ne yaptım da bunlar geldi başıma? Öncelikle, kendi hayatımı anlamak zorundaydım. Başımdan geçenlerin, yaptıklarımın veya yapamadıklarımın ya da yapabileceğim halde yapmadıklarımın cesur bir analizini yapmadan hiçbir şeyi doğru düzgün yazamayacağım ortada. Baba, ölüm ve iktidar özeline bakarsak; babam önce mutlak iktidarıydı hayatımın, sonra arkadaşım oldu, en sonunda da hastamdı. Babamı kaybettiğimde göğsüme bastırıp toprağa bıraktım. Ölüm hemen yanı başımdaymış meğer ve bir madalyonun öteki yüzü gibi hayatın mütemmim cüzüymüş. İktidarlardan ise ömrüm boyunca hazzetmedim. Her türlüsünün de zehirleyici (hem kendisini hem de muhataplarını) olduğunu biliyorum. Ne sahip olurum ne de müsaade ederim tahakkümüne!

 

 

Birden fazla kariyerde (ve sanat dalında) başarılı insanlar bazen kimi zorluklarla karşılaşır. Sizin tıp, aktörlük ve yazarlık arasında gidip gelirken yaşadığınız en büyük dert nedir?
Birbirinden farklı işlerde olmak çoğu zaman aleyhte gibi görünse de birbirini beslediği ve ilham verdiği için daha verimli oluyor da diyebiliriz. Ama, zamanı iyi kullanma zorunluluğu ve fiziksel yorgunluk kaçınılmaz. Yaşım epey oldu artık ve oğlum henüz 10-11 yaşlarında (geç baba oldum çünkü). Bir de galiba –dert de değil aslında- şöyle bir durum var: Boyalı kuş gibiyim. Hekimler arasında Sinemacı Ercan Kesal, sinemadaki dostların nezdinde Doktor Ercan, edebiyat camiasında da aktör-hekim Ercan Kesal’ım...

Bundan sonra sizden aktör ve senarist olarak katkıda bulunmanın ötesinde tamamen kendinize ait; yazdığınız, yönettiğiniz ve oynadığınız bir ‘auteur sinema’ bekleyebilir miyiz?
Onu, ben de bekliyorum kendimden...

“KENDİ DUENDEMİ BULDUM MU?”
Kitabı okuyacaklar belki merak eder, onlar adına şimdiden sorayım: "Kendi ‘duende’mi (cin) buldum" diyebiliyor musunuz? Neredeymiş, nasılmış, neye benziyormuş?
Duende, ‘herkesin hissettiği, ama hiçbir düşünürün açıklamasını yapamadığı gizli bir güç’ diye de tarif ediliyor. Herkesin duendesi kendinden menkul yani. Galiba, en genel tarifiyle kişinin duendesi kendi yarası ve yaşanmışlığı. Yarasının kabuğunu kaldırdığında verdiği sızı ve bıraktığı umut. Mısri’nin söylediği şey belki de: ‘Ben derdime derman aradım, meğer derdim bana derman imiş…’ Mısri’nin derdi aynı zamanda onun duendesi. Kendi duendemi buldum mu? Bilemiyorum tam olarak, ama "Fark ettim" diyebilirim. Benimkisi samimiyet olmalı. Yaralarımı anlatma biçimim ve onların geride bıraktığı umut.

'Nasipse Adayız'ın aday adayı bir yerde, "İşte elinde kalan, boyundan büyük hayallerin altında kalmış bir hayat" diyor. Siz kendi muhasebenizin sonunda ne buluyorsunuz?
Samimi ve içten bir gayretle yaşadım. Her seferinde yeni görevler koydum önüme ve her seferinde hak etmeye çalıştım hayatı. En çok kendimi yordum ve kendimi eleştirdim. Ama muhasebemin çok da artı verdiğini söyleyemem. Geçmişle ilişkimde hakim duygu daha çok keder. Yapamadıklarım için duyduğum keder. Kim söylemişti, hatırlayamadım: "Yaşadıklarımdan pişman değilim, öfkem yaşayamadıklarıma..."

 


Dördüncü kitap ‘Cin Aynası’, Ercan Kesal’ın bugüne kadarki dördüncü, İletişim’den yayımlanan ise üçüncü kitabı.