SANAT & TASARIM

Gerçekten daha sarsıcı: Hiperrealizm

Onlar gerçek değil heykeller. Kimi zaman insan, kimi zaman hayvan, kimi zaman Frankenstein gibi rahatsız eden formlarda karşımıza çıkıyorlar. İzleyende son derece güçlü, hoş ve nahoş duygular uyandıran hiperrealist sanatın cazibesi nereden geliyor?

Ece Eraslan

Ameliyat gibi
Hiperrealizmin önde gelen sanatçılarından Ron Mueck, atölyesinde dev bir heykel üzerinde çalışırken, Ocak 2013.

 

“Tanrım! Güzellik doğada ve sanatta nasıl da farklı. Kadının teninin mermer gibi olması istenirken, mermerin de tene benzemesi gerekiyor!” Victor Hugo’ya ait bu sözler sanki hiperrealist (hipergerçekçi) heykeller için söylenmiş. Hiperrealist heykel, insan bedeninin kompleks estetiğini olduğu gibi yansıtan bir sanat formu; öyle ki, figürler canlı ve nefes alıyor gibiler. Genellikle kil, reçine ve silikonla çalışan hiperrealist heykeltıraşlar üç boyutlu eserlerin, vücut kıvrımlarından sarkan derilere, saç diplerindeki kepek tanelerine kadar her detayını boyuyorlar. Dolayısıyla tek bir heykelin aylarca hatta yıllarca sürmesi şaşırtıcı değil. Bu yüzden de hiperrealist sanatçıların sergileri daha nadir düzenleniyor. Ama bu yıl farklı. Zira dünyanın en büyük hiperrealist heykel retrospektifi gerçekleşiyor. Akımın öncüsü Amerikalı sanatçıların 1960 ve 70’lerde yaptıkları ilk eserlerden günümüze, toplam 26 sanatçıdan 34 parçanın buluştuğu ve İspanya Bilbao Güzel Sanatlar Müzesi’nde eylül sonuna kadar devam eden ‘Hiperralist Heykel 1973-2016’ adlı sergi daha sonra 2017’nin ocak ayına kadar Meksika’da, ağustos sonuna kadar da Danimarka’da izlenecek.
Akımın detayları, vizyonu ve misyonu uzun uzun tartışılabilir, fakat şu bir gerçek; bu eserleri görüp de büyülenmeyen yok. O kadar gerçekçiler ki, izleyicilere kendi bedenlerini sorgulatıyorlar. Uzun uzun her bir kırışıklık, kıvrım ve gözeneğe bakıyoruz, çoğu zaman hafif bir iğrenme duygusuyla. Peki bu eserler neden bu kadar güçlü duygular uyandırıyor? Çünkü nihayetinde hiperrealizm bize, insan vücudunun gerçekten neye benzediğini aktarıyor; hem kendi vücudumuzun hem de başkalarının bedenlerinde gündelik hayatta bakmadığımız ve aslında görmek istemediğimiz her detayı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bu heykeller bize hem fiziksel gerçekliği incelettiriyor, hem de detayları ve boyutlarıyla bizi o kadar gafil avlıyorlar ki, kendi görsel algımızı bile sorguluyoruz.

GERÇEK OLAMAYACAK KADAR GERÇEK
Hiperrealizm adı ilk defa 1973’te Belçikalı sanat tüccarı Isy Brachot tarafından, dönemin birçok fotogerçekçi sanatçısını buluşturan Brüksel’deki bir serginin adında kullanıldı. Hiperrealizmin, fotogerçekçilik akımının devamı olduğu söylenebilir. Hiperrealist sanatçılar da fotogerçekçiler gibi eserlerinde fotoğraflardan yararlanırlar; fakat fotogerçekçiliğin aksine, ortaya çıkardıkları eserler, gerçeğin detaylı bir temsili olmanın ötesine geçerek duygu ve hikâyeler aktarır. Fotogerçekçilikte eksik olan insani duygular, politik değerler ve olay kurguları hiperrealizmin temelidir aslında. Pop sanatın uzantısı olan fotogerçekçilik, hiperrealizmin yanında daha kuralcı, gündelik yaşama ait ve mekanik kalır. Hiperrealizmin kökenleri Jean Baudrillard’ın felsefesine dayanır; yani ‘gerçekte var olmayan bir şeyin simülasyonu’ ilkesine. İster resim ister heykel olsun, hiperrealist bir sergi mekânına adım attığınızda, gerçek olmayan bir gerçeklikle karşılaşır, içinde kaybolursunuz. Akımın en ünlü ve en iyi temsilcilerinden Ron Mueck, bunun nedenini şu şekilde ifade ediyor: “Yüzeyde çok vakit harcıyor gibi görünsem de, aslında yüzeyin altındaki yaşamı ortaya çıkarmak istiyorum.” Çoğunlukla anti-kahraman olan çağdaş hiperrealist heykel, fiziksel olanın ötesine geçmeyi, konunun içine nüfuz etmeyi amaçlar.

 

Şok etkisi
Sanat dünyasının asilerinden Maurizio Cattelan’ın 'Kaputt' adlı sergisinden bir enstalasyon. Fondation Beyeler izniyle (üstte).
Devasa boyutlarıyla insanı şaşırtan heykeller yapan Ron Mueck’in 'In Bed' adlı heykeli (altta).

 

AKIMIN ÖNCÜLERİ
1960 ve 70’lerde bazı heykeltıraşlar modelleme, kalıp çıkarma ve boyama gibi geleneksel teknikleri kullanarak ‘figüratif gerçekçiliğe çağdaş bir yorum katmak’ amacıyla yola çıktılarını belirterek, son derece çarpıcı, izleyende değişik duygular uyandıran heykeller yaratmaya başladılar. Akımın öncüleri arasında öne çıkan Duane Hanson (ki kendisi hipergerçekçiliğin de ‘babası’ olarak kabul edilir) ve John De Andrea, 1960’larda ürettikleri, yaşıyor ve nefes alıyor gibi görünen, o dönem için son derece yenilikçi malzemeler kullanarak yarattıkları heykellerle sanat tarihinde yeni bir sayfa açtıklarının muhtemelen farkında değillerdi. Fotogerçekçilik akımının aksine hiperrealist sanatın resim değil, heykel ağırlıklı olmasının sebebi de “Hanson ve De Andrea’nın, izleyicilerin sanat eserinin değil de bir aynanın karşısında durduklarını zannetmelerine neden olan heykelleridir” diyebiliriz. Duane Hanson, hayatın sınırlarında yaşayan, neredeyse görünmez, kimliksiz marjinal bireyleri görünür kılmak için uğraşmıştır. Eserlerinde sıradan Amerikalıların hiç de destansı olmayan yaşamlarından kesitler sunar. Bir röportajında “Ben daima sıkıntı ve belli bir miktar iletişim durgunluğunu ortaya çıkarmayı seviyorum, çünkü bizim zamanımız bir keder zamanı...” yorumunu yapmıştır.
Akımı etkileyen bir başka sanatçı ise, soyutun sanata hakim olduğu geç 1950’li yıllarda tek renk insan heykelleri üzerinde çalışan George Segal’dir. Segal’in heykellerini tek renk çalışması, gerçeklik hissini azaltarak figürün anonimliğini ve bedenin estetik özelliklerini öne çıkarır. Segal’in izinden giden çağdaş hiperrealist sanatçılar arasında Keith Edmier ve Juan Muñoz bulunuyor.

VÜCUT PARÇALARI
1990’larda bazı sanatçılar, hiperrealist heykele yeni bir boyut kazandırdı. İnsan bedenini bütün olarak ele alıp, maddesellik algısı uyandırmaktansa, dikkatlerini vücudun değişik parçaları üzerinde yoğunlaştırdılar. Ve bu parçaları esprili bir anlatımla insana dokunan, hem sosyal hem de politik mesajlar vermek için kullandılar. Robert Gober ve Maurizio Cattelan’ın duvarlardan fırlayan kollar ve bacakları çocukluk travmaları ve modern tarihe göndermelerle doludur. Özellikle Cattelan, sanat tarihinin en ‘anarşist, asi ve saygısızlarından biri’ olarak birçok sanat tutkununun favorisi. Çünkü onun için hiçbir konu yasak bölge değil. Sanat eleştirmeni Leslie Riggs’in deyimiyle “Hitler’den Papa’ya, azize ve av hayvanı başlı süpermodellerden, linç edilmek üzere ağaçtan sarkıtılmış beyaz erkek çocuklarına kadar kötü beğeninin sınırlarını yeni kademelere doğru iten Cattelan, buna rağmen kendini durumun gülünçlüğüyle kurtarmayı başarır.” Cattelan’ın en kötü şöhretli eserlerinden biri Papa II. Paul’u meteor taşı tarafından devrilmiş halde betimleyen ‘La Nona Ora’ adlı heykelidir. Eserde etrafı kırık cam parçalarıyla kaplı olan Papa figürü din ve bilimin çarpışmasını betimler. “Kim nihai güce sahip, doğa mı yoksa dogma mı?” Evet, sanat dünyasında Engizisyon olsaydı Cattelan kesinlikle bir kazıkta yakılırdı! Büyük ihtimalle Cattelan ve Gober’e ilham veren İngiliz asıllı John Davies ise, klasik heykellerin arkeolojik kazılarda bulunmuş hallerini anımsatan gerçek boyutlardaki büstleri ile öne çıkıyor.

 

Bilbao Sanat Müzesi'ndeki 'Hiperrealist Heykel' sergisi
(Soldan saat yönünde)
Ron Mueck 'Drift',
Sam Jinks 'Mother and Child', George Segal 'Standing Woman Looking into Mirror', Sam Jinks (isimsiz, yere eğilmiş kadın), Carole A. Feuerman 'General’s Twin', Maurizio Cattelan 'Ave Maria', Peter Land 'Back to Square One', Mark Sijan 'Embrace', Duane Hanson 'Two Workers', Allen Jones 'Refrigerator'.

 

BOYUTU DEĞİL İŞLEVİ
Boyutlardan bahsetmişken, çağdaş hiperrealist heykelin en başarılı temsilcilerinden Ron Mueck’in devasa heykellerine değinmemek olmaz. 1958’de Avusturalya’da dünyaya gelen, ailesi profesyonel oyuncak üreticisi olan Ron Mueck, kariyerine maketler ve çocuklar için kuklalar üreterek başladı. Londra’ya yerleşen sanatçı, reklam filmleri için ürünler tasarladı. 1986 tarihli ‘Labirent’ filminin görsel efektlerinde sanatçının imzası bulunuyor. 1996’dan bu yana kendini sanata adayan ve sadece hiperrealist heykeller yapan Mueck’in işlerini görür görmez tanırsınız. Eserlerinin çoğu gerçek boyutta değil, ya tüm sergi mekânını kaplayacak kadar büyük ve iridir ya da kat kat ufak. Boyutlarla oynayarak Mueck’in yapmak istediği izleyicinin dikkatini işlediği temaya çekmektir; doğum, ölüm ve hayatın naifliği, uçuculuğu en belirgin konularıdır. Mueck’in heykelleri izleyicilere, insanı farklı perspektiflerden algılama imkânı sunar. Yakalamak istediği an ‘şimdi’dir. Örneğin ‘Woman with Sticks’ adlı heykelin önünde durduğunda, izleyicide kadını takip etmek arzusu doğar; nereye gittiğini bilmek isteriz.

 

Provokatif
Maurizio Cattelan'ın Papa II. Jean Paul'u meteor taşı tarafından devrilmiş olarak betimleyen eseri, sanatçının çok tartışma yaratan işlerinden (üstte). Ron Mueck ise dev heykelleriyle ünlü. Böyle tek bir heykeli tamamlaması aylar sürebiliyor (altta).

 

NAHOŞ HİSLER
Realiteyi çarpıtan ve bunu sadece boyutlarla değil, vücudun formu ve perspektifiyle oynayarak gerçekleştiren hiperrealist sanatçılar arasında ise Evan Penny ve Patricia Piccinini öne çıkar. Son 10 yılda bilim ve teknolojideki ilerlemeler, özellikle de genetik mühendisliğinin olası sonuçları Piccinini’nin ilgi alanına girer. Piccinini sanatını, ‘etin anatomi kurallarından bağımsız olarak kendi hayatını üstlenmesi’ olarak tanımlıyor. Mutasyona uğramış yaşam biçimlerini en ince detayına kadar sahici hissiyle sunan ve izleyicide son derece nahoş hisler uyandıran sanatçı iri kulaklı fareler, alında gelişen burunlar, laboratuvarda üretilmiş karaciğer ve 3D yazıcılarda beden parçaları gibi çağdaş bir Dr. Frankenstein misali, dünyamızdaki muhtemel geleceğin ön vizyonunu sunuyor.
Yazının başında sorduğumuz soruya bir daha bakalım: “Bu eserler neden bu kadar güçlü duygular uyandırıyor?” Hipergerçekçi heykellere duyduğumuz ilgi ve çekilmenin altında, artık her türlü iletişimin bile sanal ortamda gerçekleştiği günümüz şartları yatıyor. Teknoloji, insanlığımızı, bizi birbirimize yabancılaştıracak kadar dijitalize etti. Riggs’in deyimiyle, “Hiperrealist heykelin patlaması, gerçekliğin hiper sanallıkla savaşı değil midir?”



 

 

 

 

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı OCAK 2016

Kendisiyle barışmış yeni bir kadın

Tüm dünya Adele’in inanılmaz sesinden çıkan içli şarkıları ayakta alkışlarken, o dünyanın çeşitli köşelerinde yalnızlığına ağlıyordu. Tabii biz onu sesi gibi kocaman sanıyorduk. Oysa değildi, bir önceki albümünün adı gibi 21’di sadece yaşı. Şimdi 27 yaşında, kendisini epey harap eden bir ilişkiyi geride bıraktı. Yeniden âşık oldu, üstelik bu ilişkiden bir de çocuğu var. Ve dört yılın ardından dünyaya yeniden “Merhaba” dedi. Drama dolu eski günlerinden yeni ilişkisine, anneliğine, dış görünüşüyle ilgili sorunlara ve elbette şarkılarına dair dolu dolu cümlelerle Adele huzurlarınızda.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı KASIM 2015

“Reca Ederim Bu Bahsi Kapatalım”

Repliği okur okumaz, kulaklarımızda çınlayan eski Türk filmlerinin buğulu kadın sesinin sahibi o: Adalet Cimcoz. Bu sıradışı kadını tanımlamak için ne 'Dublaj kraliçesi' demek yeterli, ne de Maya sanat galerisinin kurucusu, çevirmen, eleştirmen ve dedikodu yazarı olduğunu anmak. Zira ‘Türkiye entelijansiyası’nın bir dönemki simgesi, dostlarının çağırdığı isimle ‘Ada’ sürprizlerle doluydu. Nuri İyem'in 100'üncü yıl sergisinde karşımıza çıkınca onu yeniden hatırladık.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı KASIM 2016

Pastoralya: Güçlü ve mizah dolu bir kapitalizm eleştirisi

Sarsıcı, köküne kadar eleştirel, ironik... George Saunders, “Edebiyat ne işe yarar?” sorusunun en çarpıcı yanıtlarından birini ‘Pastoralya’ kitabındaki altı öyküyle bir kez daha veriyor.

DEVAMINI OKU