BİYOGRAFİ & PORTRE

​Gölgeli bir aşk

Biri Trabzon’da, diğeri Bükreş’te başlayan iki hayat 1930’larda Paris’te kesişti. Rumen Ernestine, çiçeği burnunda ressam-şair Bedri Rahmi'yi ismini eren olarak değiştirecek kadar çok sevdi, Bedri Rahmi de ErnestIne’yi ailesiyle arasını bozacak kadar… Polisin bile önüne geçemediği bu aşk hikâyesini sonsuza kadar buruk bırakan ise, ikinci bir kadın, Mari Gerekmezyan oldu.

Can Dündar / Yüzyılın Aşkları
Montparnasse'dan Kalamış'a
Paris'te tanışan Bedri Rahmi ve Ernestine, yıllarca Kalamış'ta atölyeye dönüştürdükleri evlerinde yaşadı. Çiftin yazı ustası oğulları Mehmet Eyüboğlu da 2009'da hayata burada veda etti.
 
 
 Bedri Rahmi 1911 yılında Trabzon’un Görele ilçesinde doğdu. Babası kaymakamdı. Beş kardeştiler. O, ikinci çocuktu. Annesinin ‘Karaoğlu’ydu. Trabzon Lisesi’nde okuduğu yıllara kadar ne resimle ne herhangi bir başka sanat dalıyla ilgilendi. Resim dersi ödevlerini bile ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu yapardı. 
Bir gün hayatının akışını değiştirecek o berbat olay yaşandı: Lise müdürü Şerif Bey, kerrat cetvelini ezbere sayamadığı için bütün okulun önünde aşağıladı onu. Sadece okula değil, hayata küstü. O günlerde tuttuğu not defterine şu satırları karalamıştı: Sabık Trabzon Sultanisi’nin meşhur kampanası çalıyor. Derse girmek lazım. Kendimi zorluyorum.
 
Bedri Rahmi Eyüboğlu: “Benim resmi seçmeme sebep olan, lise hayatımın korkunç derecede ıstıraplı geçmesidir. Ben eğer ressam olduysam liseden kurtulmak için oldum. O kadar kötü, o kadar acı bir lise hayatı yaşadım ki, bu beni kendime kıymaya kadar götürebilirdi.” Ama bu olay kendine kıymaya değil, İstanbul’a götürdü onu. 
İstanbul’daki bir akrabasına, “Burada çürük diş gibi sallanıp duruyorum, beni oraya ne zaman aldıracaksınız?” diye sordu. Liseyi bitiremeden, 18 yaşında İstanbul’a gitti. Ve o günden sonra, tam 30 sene Trabzon’a uğramadı. 1929-1930 sezonunda İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydoldu. O gün önünde yepyeni bir dönem açıldı. Akademide önce Nazmi Ziya’nın, ikinci yıl da İbrahim Çallı’nın atölyesinde çalıştı. Bir gün, milletvekili olan babası, Çallı’yla karşılaştı. 
Çallı, “Ne yap, yap oğlunu bir an evvel Avrupa’ya gönder, benden alacağını aldı. Onun fırçasında ‘Bu Türk ressamı’ dedirtecek kudret var” dedi. Böylece 1931 yılında resim tahsili için kardeşinin yanına, Fransa’ya gitti Bedri Rahmi. 
Kardeşinin bursunu paylaşarak resim çalışacak; hayatının kadınıyla da orada tanışacaktı. Tanıştığı Rumen kızın adı Ernestine Leibovici’ydi. Bedri Rahmi’den dört yaş büyüktü. Zengin bir ailenin kızıydı. Bükreş Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim okuduktan sonra Paris’e gelmiş, André Lhote’nin atölyesinde çalışmaya başlamıştı. Bir gün atölyenin kapısı çaldı; kimse olmadığından Ernestine açtı kapıyı. Kapıdaki adam Bedri Rahmi Eyüboğlu’ydu.
 
Eren Eyüboğlu: “Ekseriyetle en son ben terk ederdim Lhote’nin atölyesini. Oturdu o da bir sandıkta, Cemal Tollu’yu sordu. Bedri’yle ilk temasımız bu.” 
Bedri Rahmi beklerken, gözü atölyenin duvarına asılı resimlere takıldı. İçlerinden birini çok beğendi. Beğendiği o resim, Ernestine’indi. 
 
E.E.: “Dedi ki, ‘Kimin bu resim?’ İşte beni gösterdiler, o kız diye… Yabani bir parça… Yabaniydim ben. Çok sevmiş o resmi, Bedri.” 
O cuma günü Cemal Tollu’nun evindeki partiye birlikte gittiler. Bedri Rahmi, bu Rumen kızına öylesine tutulmuştu ki, şaşkınlıktan gömleğinin kolunu Cemal Tollu’nun paletine bastı. Ve bu görünmez kaza, onları daha da yaklaştırdı.
 
E.E.: “Ben yardım ettim onun temizlenmesine. Oturdum sandalyeye, o da karşımda eğildi. Sonra da, ‘Bu kızla evlenirim’ diye düşünmüş. Benim de hoşuma gitti, değişik bir tipi vardı.” 
Hafta sonu Paris’te müzeleri, sergileri, galerileri gezdiler. Bedri Rahmi, Ernestine’nin yaşadığı Paris’ten, kendi yaşadığı Lyon’a dönerken sırılsıklam âşıktı. Ve dönüp de Ernestine’den ilk mektubu aldığı anda, bu aşkın karşılıksız olmadığını anladı.
E.E.: “Ondan sonra mektuplar başladı. Bana yazıyor, ben ona yazıyorum. O kadar dalgın ki o zamanlar, mektuba pul yapıştırmıyor. Öyle yolluyor.” 
 
“4 Nisan 1932, Pazartesi
Ernestine,
Odamda yapayalnızım. Pastel kutusunu bana ödünç veren bir ressam arkadaşın pastelleriyle bir şeyler yapmaya çalıştım. Yalnızım. Dışarıda yağmur yağıyor ve ben, belki de yirminci kere mektubunuzu okuyorum. Hatta mektubunuzu okuya okuya ezberledim diyebilirim. Evet Ernestine… Mektubunuz bana neler, neler, ne ümitler vermedi ki! Ya şu iki aya ne demeli? Ne kadar aptalca ve uzun koca iki ay! Söyleyin bana, nasıl geçireceğiz bu ayları? Resim yapmak gerek. Deliler gibi çalışmak icap edecek. Tek çıkış yolu bu. Sizden mektupların en uzununu beklerken, size kollarımı yolluyorum. Onlara izin verin de sizin yaramaz saç buklelerinizle oynasınlar ve yüzünüzdeki boya lekelerini silsinler. 
 
 
 
 
Yetenekten çok azim (solda)
Sanatı hakkında, "Bildiğim tek şey var…Çalışmak…" diyen Ernestine (Eren Eyüboğlu), 1988 yılında 76 yaşında vefat edene kadar çizdi. Resimleri, İngiltere, Almanya, Belçika ve ABD'de sergilendi.
 
Time'da bir Türk (sağda)
Kimi eserleri UNICEF kartlarına basılan Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 1954'te ABD'nin ünlü haftalık dergisinde üç resmi yayımlandı.
 
 
B.R.: Bir süre sonra o ‘farazi’ kollar, bizzat uzandı Paris’e. Bedri Rahmi de Lhote’un atölyesine girdi. İki sevgili, bitkin düşünceye dek Louvre Müzesi’ni gezerek, atölyede üreterek günlerini geçiriyordu. Artık birbirlerinden ayrılamayacaklarını düşünüyorlardı. Ancak sayılı günler bitti, Bedri Rahmi Londra’ya, ağabeyinin yanına geçti. Ernestine ise Bedri’yi yolcu ettikten sonra Paris’e döndü. Bir saat sonra kaleme sarılıp, “Küçüğüm, sana tasarımlarımı yolluyorum” diye yazdı. Bedri Rahmi, cevabında, “On dakikadır yoksun; boğuluyorum” diyordu. Artık mektuplarında, aşk satırlarının yanı başında aşkla çizilmiş karalamalar da vardı. 1933 yazında bu kez Londra’da buluştular. Bedri Rahmi, Türkiye’ye dönüyordu. Asıl ayrılık şimdi başlıyordu. Aşk mektuplarının adresi, bu kez İstanbul’du.
Bedri Rahmi Eyüboğlu hakkında tez yazan Turan Erol’a göre, o yıllarda Ernestine, sevgilisinden daha ileri düzeyde bir öğrenciydi. Bir mektubundaki ifadesiyle, “Ernestine’e tuval başında gururla karışık bir kıskançlık duyan” Bedri Rahmi, kendini sanat çevrelerine kabul ettirme savaşına girdi. Babasının Serbest Fırka serüveni başarısızlıkla sonuçlanınca İstanbul’a yerleşmişlerdi.
1933-1936 arası durmaksızın resim yaptı. Ama ailesinin gözünde lise diploması bile olmayan bir işsizdi ve bu, ona dokunuyordu. Ernestine, bu zor günlerde sevgilisinin yanında olması gerektiğini düşündü ve 1933 sonunda Romanya’ya dönmekten vazgeçerek İstanbul’a geldi. Bu, Türkiye’yi ilk görüşüydü. Onu soğuk bir günde Bedri Rahmi karşıladı. Mutlu ama huzursuzdu. Acaba ailesi, Ernestine’i nasıl karşılayacaktı?
Eyüboğlu ailesi, aniden çıkagelen bu Rumen kıza soğuk davrandı. Ama Ernestine, ülkesine dönerken kararını vermişti: “Bir dahaki sefere Bedri Rahmi’den hiç ayrılmayacaktı.” Yedi ay sonra yeniden geldi İstanbul’a. Ama kararını uygulayamadı. Çünkü Bedri Rahmi’nin ailesi, ilişkinin kök saldığını fark edince genç çiftin gözünü korkutmak için polisi devreye sokmuştu. Bir gün Gülhane Parkı’nda gezerlerken iki sivil polis, Bedri Rahmi’yi alıp götürdü; karakolda Ernestine’nin bir Rumen casusu olduğunu söylediler, “Bu işten vazgeç, aileni düşün” dediler. Evde kavga çıktı. Ama bu gelişmeler, onları birbirine daha da yaklaştırmaya yaradı. Ne çare ki, ailelerine rest çekip evlenmek için ne paraları ne de daimi işleri vardı. Ernestine yine boynu bükük Romanya’ya döndü. Yanında sevgilisinin 50 tablosunu götürdü. Ona bir sergi açmayı kafasına koymuştu. Böylece Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ilk kişisel sergisi 1935 yılı başında Bükreş’te açıldı.
Ressam, askerlik sorunu ve ailevi nedenlerle kendi sergisinin açılışına gidemedi. Giden Türk büyükelçisi ise resimleri beğenmedi. 
O gün Bedri Rahmi’nin hiçbir resmi satılamadı. Ernestine yine de yılmadı. Artık mektuplarda, “Ailenin huzurunu mu, beni mi tercih edeceksin?” diye sormaya başlamıştı. 1935 yazında yeniden Türkiye’ye geldi. Bedri Rahmi’nin şair dostu Necip Fazıl, ona Firuzağa’da kaldığı evde bir oda buldu. Ancak bir para meselesinden araları açılınca Necip Fazıl, Ernestine’i kapıya koydu. Bedri Rahmi ise kızgınlıkla Necip Fazıl’a verdiği bütün resimleri parçaladı. 
Son paralarıyla Nurullah Berk’in yaşadığı eve yerleştiler. Ernestine, eylül başında yeniden Romanya’ya döndü. Ama bu kez evlilik hazırlıklarını tamamlamak üzere…
 
 
 
 
Soldan sağa saat yönünde: 
'Karadut'u için şiirler yazan, resimler çizen Bedri Rahmi bu eserinde onunla uzaklara kaçma fantezisini tabloya aktarmış.
Bedri Rahmi'nin kimi şiir kitaplarının kapağında Karadut'u çizdiği resimler yer alıyor.
Bedri Rahmi ve Eren, 1958’de Brüksel Dünya Fuar’ındaki Türk pavyonunda sergilenen mozaik duvarın önünde.
 
Sağda: 
Gazeteci-yazar Karin Karakaşlı, öykü kahramanına dönüştürdüğü Karadut'tan şöyle bahsediyor: "Unutulmuş, unutturulmuş bir heykeltıraştı o. Yasak aşk dedikoduları bir yandan, bu aşk dolayısıyla ona mesafeli duran çevresi öte yandan. "
 
 
Şimdi Bedri Rahmi, Tekel’in sigara kutusuna desenler çiziyor, çevirmenlik yapıyor, Tan gazetesine yazılar yazıyor, ev geçindirmeye hazırlanıyordu. Türkiye’ye yerleşecek müstakbel eşine bir de isim bulmuştu. Eren…
Eren, 1936 Şubat’ında bu kez yanında çeyiziyle ve ülkesine bir daha dönmemek üzere İstanbul’a geldi. Artık evlenmeleri gerektiğine Eyüboğlu ailesi de ikna olmuştu. Bedri Rahmi ile Eren, 16 Nisan 1936 Perşembe günü Eminönü Belediyesi’nde evlendiler. Eren, Fransızca bir davetiye bastırmıştı ama kimseye gönderemedi. Nikâha, Eren’in ablası ve yeğeni katıldı.
Eyüboğlu ailesinden ise baba Rahmi Bey ve ağabey Sabahattin. Fazla bir kutlama yapılmadı. Yemek, pasta, çiçek de yoktu. Ama hiçbirini umursamadılar. Bedri Rahmi tanışmalarından beş yıl sonra nihayet gelinine kavuşmuştu. Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, evlendikten sonra zor bir hayata başladılar. Ta ki Bedri Rahmi, 1937’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne asistan olup düzenli bir gelire kavuşuncaya dek…
1939’da anavatanı Romanya ateş çemberinin içine düşerken bir çocuk dünyaya getirdi Eren. Adını Mehmet koydular. Ancak bebeğin doğduğu hafta Bedri Rahmi askere alındı. Şimdi aşkları, kışladan gönderilen hasret mektupları ve şiirlerde sürecekti…
Bedri Rahmi askerden izinli geldiği o hafta sonlarından birinde kalbini bir başka kadına kaptırdı. Asistan olarak çalıştığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmiş, çok yetenekli bir öğrenciydi bu. Adı Mari Gerekmezyan’dı. Bedri Rahmi’nin taktığı isimle “Karadut”. Mari’yle Fikret Adil’in evinde gizli gizli görüşmeye başladılar. ‘Karadut’, Bedri Rahmi’nin bronz bir büstünü yaptı. Bedri Rahmi ise ‘Karadut’un onlarca portresini… Mari için yapılmış tablolardan birinde Bedri Rahmi çırılçıplak sevgilisini, mavi bir atın terkisine atmış kaçırıyordu. Bazı resimlerinde ise Karadut, yansımasıyla öpüşürken çizilmişti. Bir portrenin altına ise şu dizeler yazılmıştı:
 
Yalan dünya, yalan dünya
Yalan dünya değil misin?
Cebişimi bin parçaya 
Bölen dünya değil misin?
 
“Bin parçaya bölünmüş” olan Bedri Rahmi’ydi aslında. Bir yanda eşi ve yeni doğmuş oğlu, öbür yanda giderek bir tutkuya dönüşen sevgilisi… Karadutu, çatalkarası, çingenesi…
Bedri Rahmi, Karadut için kullandığı “çatalkaram” deyimini Çorum’da öğrenmişti. Askerden döndükten sonra hükümet, ünlü ressamı Anadolu’yu resmetmesi için Çorum’a göndermiş ve kalbinin aşkla dolu olduğu o yıllar, Bedri Rahmi’nin en verimli dönemi olmuştu. ‘Saz Çalan Aşıklar’, ‘Köylü Kadınlar’, ‘İğdeli Gelin’ gibi unutulmaz resimlerini orada yaptı. Çorum resimlerini, 1943’te Ankara Kutlu Pastanesi’nde, eşiyle açtığı ilk ortak sergide gözler önüne serdi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de gezdiği bu sergi, büyük ilgi gördü. Artık herkes onlardan bahsediyordu. Ama sadece sanatlarıyla değil, yaşadıkları bu üçlü aşk sarmalıyla da dilden dile geziyorlardı. Bedri Rahmi’nin Mari Gerekmezyan’la ilişkisini duymayan kalmamıştı. Kendisi de artık gizleme gereği duymuyor, sevgiline yıllar sonra şarkı olup dillere yerleşecek şiirler yazıyordu. 
Bu şiirin yazıldığı 1946 yılında ‘Karadut’ hastalandı. Türkiye’den ayrılmamak için bir Alman’la yaptığı göstermelik evlilik, evlendiği adamın savaş döneminde Çorum’da enterne edilmesiyle fiyaskoyla sonuçlanmış, bu arada kendisi de menenjit tüberküloz kapmıştı. Antibiyotik lazımdı ve Bedri Rahmi dışında ona el uzatabilecek kimsesi yoktu. Bedri Rahmi, en kıymetli tablolarını yok pahasına satıp sevdiği kadına ilaç parası yetiştirmeye çalıştı. Ünlü ressamın halen piyasada bulunan resimlerinin çoğu, o dönem elden çıkardıklarıdır. Ama ne yazık ki bu çabalar da sonuç vermeyecek ve Karadut, 1946’da İstanbul’da, Alman Hastanesi’nde ölecekti. Bedri Rahmi’nin yıllar sonra ölümüne yol açacak içkiyle buluştuğu ve şiirlerinin başköşesine hüznü koyduğu yıldı, o yıl. 
1 Nisan 1948 akşamı Fındıklı'daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir yangın çıktı ve akademide ne var ne yoksa kül oldu. Bedri Rahmi gördüğü manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Aşkından iki yıl sonra okulu da yok olmuştu. Mari’yi kaybettikten sonra evine, eşine dönmüştü yeniden. Eren, onu sabırla beklemiş ve dönüşünde de kol kanat germişti. ‘Karadut’u defnedip gözyaşları içinde eve geldiğinde, onu yatıştırıp teselli eden de yine eşi Eren olmuştu. Fırtınalı bir dönemi atlattıklarını ve şimdi her şeye yeniden başlayacaklarını düşünüyordu. Ancak bunun kolay olmadığını çok geçmeden anladı. Mari’nin ölümünden üç yıl sonra, 1949’da bir gün, Büyük Kulüp’te düzenlenen bir gece, Bedri Rahmi’den ünlü şiiri ‘Karadut’u okumasını istediler. Şair, ayağa kalktı ve eşi yanındayken ölen sevgilisi için yazdığı şiiri okumaya başladı. 
 
KARADUT
Netmiş n’eylemiş n’olmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür 
Yunmuş yıkanmış adam olmuşum
Bedri Rahmi, bu dizeleri okurken aniden herkesin içinde ağlamaya başladı. Ve aşk acısının hâlâ küllenmediği anlaşıldı. Eren, belki ikinci bir kadınla baş edebilirdi, ama bir hayalle işi zordu. Vazgeçti. Paris’e yerleşmeye karar verdi. Bir yıl orada yaşadı. Ve Bedri Rahmi, eşine ithaf ettiği tek şiirini, o yıl, onun ardından, bir mektupla yolladı:
 
EREN’E MEKTUP
Ne güç bir ağaç misali meyve verebilmek
Koruyabilmek tomurcuklarını kurttan kuştan
Yapraklarını kurudan yaştan
Ne güç mevsimlere dert anlatabilmek
Ne güç bir ağaç misali meyve verebilmek
Sonra kendi ellerimizle devşirebilmek 
Kendi meyvemizi
Uzatabilmek insanlara; alın taze taze diyebilmek
Bir ağaç kadar titiz, bir ağaç kadar temiz
Bir ağaç kadar hilesiz hurdasız ve
Peygambercesine akmak
Sormadan çektiğimiz çilenin hesabını
Meyvelerimizin cana değdiğini duymak
  
Eren, Paris’ten sevgi mektuplarıyla yanıtladı bu dizeleri. Ancak Büyük Kulüp’teki ağlama sahnesi, o mektuplardan birinin satırları arasına sıkıştı.
Sonunda dualar gerçek oldu. Bedri Rahmi ruhunun çektiği acıları, yeniden kapandığı resim atölyesinde dindirdi. Ve sonunda oğluyla eşinin yanına döndü. İşte yeniden ilk tanıştıkları yıllardaki gibi Paris’teydiler. Döndükten sonra 1950’li, 60’lı yılları çok önemli eserlere, büyük ölçekli duvar panolarına imza atarak geçirdiler. Oğulları, Kanadalı bir kızla evlendi. 
Çalışarak, üreterek, sergileyerek aynı evde, baş başa, diz dize yaşlandılar. 1974 yılı geldiğinde Bedri Rahmi birdenbire hastalandı. Hastalığını içkiyle alakalı bir siroz sandı. Ama aslında pankreas kanseriydi. Bu, kendisine söylenmedi. 1974’ün 21 Eylül’ünde, 63 yaşında hayata veda etti. Mezar taşına ‘Sevinsin’ şiirinden iki dize yazıldı:
 
Bir can verdi bize bin alır
Gideriz, gözümüz arkada kalır
 
O gün, Bedri Rahmi’yi defnettikten sonra Eren’le oğlu eve döndüler. Eren Eyüboğlu, 35 yaşındaki oğlunu masada karşısına oturttu. “Babanı uğurladık” dedi, “Ama şunu bilmeni istiyorum ki, ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Hiçbir kadın aşağılanmayı kabul etmez. Buna katlandımsa bil ki, sadece senin hayatın kararmasın diyedir.” Eren Eyüboğlu’nun ‘Karadut’ konusunda söylediği ilk sözlerdi bunlar. Bir daha da bu konuda hiç ağzını açmadı. 1988’de İstanbul’da öldü. 
 
 
Mutlu (!) son
Hayata Eren'in yanıbaşında veda eden Bedri Rahmi'nin Karadut konusunda hiç özeleştiri yapıp yapmadığı bilinmiyor.