BİYOGRAFİ & PORTRE

Gündoğumundan birkaç dakika önce

Eşcinsel olduğu için hapsedilen, beş parasız kalan ve zamansız ölen OSCAR WILDE, geriye edebiyat dünyasının en önemli yapıtlarını bırakırken, modern dünyanın kapılarını açtı. Gündemimize yalnız, bu yıl 125'inci yıldönümünü kutladığımız başyapıtı 'Dorian Gray'in Portresi’yle değil, TBMM Anayasa Komisyonu'nda geçen ay yaşanan "O kim ya?" tartışmasıyla da gelen Wilde, eşsiz zekâsı, espri yeteneği ve kırılgan ruhuyla, gündoğumundan birkaç dakika evvel görülebilecek bir ilham perisi.

Delal Arya

Tek roman
Asıl olarak tiyatro oyunları ve şiirler yazan Oscar Wilde'ın tek romanı 'Dorian Gray'in Portresi' gelmiş geçmiş en önemli edebiyat eserlerinden kabul ediliyor.

 

Bir defasında eski fotoğraf makinelerini toplayan bir adamla karşılaşmıştım. Onlarla çektiği fotoğraflarda soluk, alabildiğine bulanıklaşmış ve uçucu görüntüler yakalıyordu. Renkleri veya kompozisyonuyla öne çıkan değil, var mı yok mu bilemediğin, ilk rüzgârda uçacakmış gibi duran, fakat durgun bir havada aşağı çöken ruhları yakalayan fotoğraflar. Belki de ölümden önceki o son anın gizliliğini aydınlatıyordu kendince. Bozuk nesneleri hayata döndürerek yaşamın kimseye açmadığı, bilerek gizlediği yönlerini gün ışığına çıkarmaktaydı.
Bu fotoğraflar bana hep Dorian Gray’in tablosunu hatırlattı. “Oscar Wilde nasıl bir edebiyatçı?” diye sorulduğunda böyle bir yetenek geliyor gözümün önüne. Onun ‘günahı’ ve aynı zamanda yeteneği, bir mumun sönmeden evvelki son parıltısı gibi zekâ ve mecali kalmamış genç bir adamın yorulmak bilmez kaslarının kendini bıraktığı, zihninin dünyadan elini eteğini çektiği andaki sonsuz zarafetiydi. 1891 yılının haziran ayında Oxford’da okuyan 21 yaşındaki Uranüslü (bu tanım erkek bedeninde kadın ruhu taşıyanlara verilirdi) şair Lord Alfred ‘Bosie’ Douglas ile tanışmış, onu kendi Dorian Gray’i, ilham perisi yapmıştı. Aynı dönemde yazın hayatının en büyük eserlerini veriyordu. Ve bunlara tarihin en tutkulu aşk mektuplarını eklemekte gecikmeyecekti.
Gündoğumundan birkaç dakika evvel görülen bir rüya gibi yaşadığı aşklar onun dehasına güçlü bir kalp gibi kan pompalıyordu. Kışkırtıcı konuları, deneysel edebiyatı ve kendine özgü davranışlarıyla modern dünyanın kapılarını açmış ve hatta yazdıklarıyla 1970’lerin androjen müzisyenlerin atası, punk rock ve alternatif müziğin tutkulu ilham perisi olmuştu.

PAPATYALARIN SESİ
Puslu güz ayları, gri baharlar, zafer dolu yaz günleri... Kiliselerden yükselen sükûtun içinde yankılanan kahkahalar... Oscar Wilde, hayalleri için, gri ve soğuk bir şehrin içinde hiçbir pencerenin bakmadığı gizli bir bahçe seçmiş olmalı. Bu bahçede küçük bir de mezar var belki. Dokuz yaşında menenjitten ölen kız kardeşinin, bir şiirinde yattığı yerden papatyaların sesini dinlediğini yazdığı Isola’nın mezarı.
Oscar, Isola’dan üç sene önce 1854 yılında Dublin’de doğuyor. İnsanlar onu sonraları ‘Sör’ veya ‘Leydi’ olarak nitelendirseler de, orta halli bir aileden geliyor. Annesinin 'Speranza' takma adıyla şiirler yazan İrlanda milliyetçisi bir şair, babasınınsa ünlü bir göz ve kulak cerrahı olduğu biliniyor. Bir dönem evleri tıp ve sanat çevresinin uğrak yeri oluyor. Oscar Wilde, böyle bir ortamda Fransız ve Alman mürebbiyelerle büyüyor. Üniversiteyi okumak için ağabeyi Willie’yle aynı odayı paylaştığı Trinity College’a gittiğinde, Yunan edebiyatı ve sanatıyla ilk defa tanışıp üniversitenin Yunanca en büyük akademik ödülü olan Berkeley Altın Madalyası’nı kazanıyor. Burada ünlü bir profesör olan John Mahaffy ile hayatı kesişiyor. Ondan öğrendiği Helenistik kültür, yaşam tarzını ve hayata bakışını değiştirmesine neden oluyor. Yunan mitolojik figürlerinden Adonis gibi yakışıklı gençlere ilgi duymaya başlıyor ve tanrı Apollon kadar güçlü olmaya çalışıyor. Daha sonraları Oxford’da klasikler üzerine çalışmaya devam ediyor. Antik Roma, Yunan edebiyatı ve felsefesi onun hayatına damgasını böylece vuruyor. Kıyafetleri, gizli törenleri ve ritüelleri hoşuna gittiği için Oxford’daki Apollo Mason Loncası’na katılıp kısa zamanda en yüksek unvanlardan birine sahip oluyor. Bu dönemde saçlarını uzatıp boks gibi erkeksi sporlara merak salmasının yanı sıra dekadan sanat akımının en önemli figürlerinden biri haline geliyor. Süslerinin ağırlığından yürüyemeyen bir hanımefendi gibi, nesnelere karşı hastalık derecesinde bir duyarlılık beslemeye başlıyor. Oxford’daki odasını tavus kuşu tüyleri, papatyalar, Çin porselenleriyle dolduruyor. Kendini ve efsanesini yaratırken saldırılara da uğruyor ve her seferinde kendini savunmayı başarıyor. Aynı dönemde Ravenna adlı şiiriyle edebiyat alanında ilk ödülünü kazanıyor. O yıllarda öğrencileri arasında sefahati ve derslerde eşcinselliğin işlenmesini hoş gören bir yapısı olan Oxford onu zafer dolu bir kral gibi yükseltirken, aynı zamanda yok oluşunun da başlangıcını simgeliyor.

YUNAN TARZI AŞK
Oxford’dan mezun olmasının ardından Dublin’e dönen Wilde, eski sevgilisi Florence Balcombe’un, 'Dracula’nın yazarı Bram Stoker’la evlendiğini duyup yıkılıyor. İrlanda’dan ayrılıp bir daha Dublin’e dönmemeye yemin ediyor. Gerçekten de hayatının sonuna kadar bir iki kısa ziyaret dışında anayurduna hiç gitmiyor. Londra’da yaşadığı yıllarda, zengin bir avukatın kızı olan Constance Lloyd ile yakınlaşıyor. İkisi 1884 yılında evleniyor ve Constance’ın mirası sayesinde sefahat içinde yaşıyorlar. İkinci çocuklarının doğumuna kadar bu böyle sürüyor. Fakat zamanla Oscar evden uzaklaşıp kitaplarını yazabilmek için otellerde kalmaya başlıyor. Bu dönemde Robert Ross adında Kanadalı bir gazeteciyle tanışıyor. Wilde ile İngiliz edebiyat çevrelerinin akıl hocası konumundaki Ross, tutucu Viktorya İngiltere’sinde aşk yaşıyorlar.
Hayatı boyunca ruhunu klasiklerle yatıştıran Wilde, Antik Yunan’ın, Roma’nın hayat tarzlarıyla beslenmeye devam ediyor. Eşcinsel aşklar yaşaması da bunlardan biri. Yunan tarzı aşk, Antik Yunan’da erkek erkeğe cinsellik yaşamanın diğer adı olduğu kadar mitolojik ve entelektüel bir aşk da. Böylece Wilde, kendi çağında, başka çağların hayat tarzlarının izini sürerek ilerlemeye çalışıyor. Londra’da bir İrlandalı olmanın ağırlığına bir erkeğe âşık olmayı ekliyor. Karısından uzaklaştıkça parasız kalmaya ve toplum tarafından dışlanmaya başlıyor.

 

 

Genç Oscar kamera karşısında
Sonradan renklendirilen fotoğrafta İrlandalı yazar 21 yaşında. (solda)
I. Dünya Savaşı'nın yıktığı aile
Eşi Constance Wilde, 29 yaşındayken Birleşik Krallık askeri olarak bir Alman keskin nişancı tarafından vurulup hayatını kaybedecek büyük oğlu
Cyril ile. (sağda)

MUTLU PRENS
Aynı yıllarda Wilde, belki de çocukları ve sıcak bir yuvası olmasının etkisiyle çocuk hikâyeleri ve peri masalları yazmaya yöneliyor. Bunların, kırılgan bir güzelliği ve hüznü olan mutlu hikâyeler olmalarının yanı sıra başka bir açıdan bakıldığında eşcinsel aşklara saf ve temiz bir bakış açısı sunduğu da söylenebilir. Baştan aşağı yaldızlarla kaplı bir heykelin kederini konu alan ‘Mutlu Prens’i ele alalım. Wilde, prensi tanımlarken, onun bir melek kadar güzel olduğunu söylüyor. Gözlerinde safirler ve yakutlarla bir rüzgâr gülü gibi güzel olan bu pırıltılı androjen meleğin, 1970’ler İngiltere’sinin göz alıcı makyaj ve kıyafetler içindeki rock müzisyenleri için bir sembol olduğundan eminim. Bu yüzden ne zaman 'Mutlu Prens’i okusam, platform topukları, V gitarı ve makyajıyla David Bowie’yi, Marc Bolan’ı, Lou Reed’i hayal ederim. Hikâyedeki kırlangıçla heykelin aşkı, dünyanın tüm kısıtlamalarından uzakta yaşıyor olmaları da Wilde’ın nasıl bir dünya düzeni aradığını gösteriyor.

 

Feminenlik iması
Oscar Wilde pek çok kez cinsel tercihlerine yönelik alaycı karikatürlere konu oldu. Edward Jump'ın çizdiği bu karikatür de onlardan.

 

AŞKIN SIRRI SANATTIR
‘Dorian Gray’in Portresi’ ilk yayımlandığında neredeyse beş yüz kelimesi hikâyeyi müstehcen bulan editörü tarafından siliniyor. Bu sansüre rağmen ‘Dorian Gray’in Portresi’ gene de Viktoryen İngiltere’nin hassas duygularını incitmekten kurtulamıyor. Hikâyede kendi portresini görüp güzelliğinin kaybolacağından korkan Dorian Gray’in sonsuz gençlik uğruna ruhunu şeytana satması anlatılıyor. Tablodaki portresi Dorian’ın günahlarıyla hızla çürüyerek yaşlanırken, Dorian’ın kendisi genç ve güzel kalıyor. Hikâye güzelliğin ve bedensel arzuların doyurulmasını her şeyin önünde tutan hedonistik dünya görüşünü konu alıyor.
1993 yılının kasım ayında düzenlenen müzayedede, Oscar Wilde’ın 20’li yaşlarındaki arkadaşı Philip Griffiths’e yazdığı, daha evvel hiç yayımlanmamış mektupları satışa çıkarılmıştı. Mektuplarda Wilde, Griffits’e, bütün güzel şeylere layık bir ruhu olduğunu söylüyor ve birlikte geçirdikleri altın saatleri bir anı olarak saklayacağından bahsediyor. Mektupla yolladığı fotoğrafa bir de mesaj iliştirilmiş: “Hayatın sırrı sanattır” yazıyor. Belki de Wilde’ın aşk hayatının da sırrı sanat. Aristokrat gençlerle yaşadığı aşklara mitolojik anlamlar yükleyen, onlardan Adonis’ler, Nascissus’lar yaratan Wilde’ın en büyük ilham perisi Lord Alfred Bosie Douglas ile olan aşkı elbette.
Soğuk bir Oxford gününde Wilde, Douglas’a şöyle yazıyor: “Benim sevgili oğlum. Yazdığın sone epeyce hoş. O gül kırmızısı yapraktan dudaklarının çılgınca öpüşmek kadar şarkılar ve müzik için de yaratılmış olması bir mucize. Yaldızlı ve bir fidan gibi incecik ruhun tutku ve şiir arasında gidip geliyor. Biliyorum ki, Eski Yunan çağlarında Apollon’un sevdiği Hyacinthus sendin.” Bu aşkın saadeti, mektuplardan birinin, bir eşcinsel oğlan satıcısının eline geçmesiyle son buluyor. Önce Wilde’a şantaj yapmakta kullanılan mektuplar, daha sonra yazarı hapse götürecek yolun önünü açıyor. Bu yıllarda ‘Dorian Gray’in Portresi’, ‘Salome’ ve ‘Ciddi Olmanın Önemi’ adlı en büyük eserlerini veren Oscar Wilde’a tam da edebiyat kariyerinin tepesindeyken, Douglas’ın babası Queensberry Markisi tarafından hakaret davası açılıyor. Mahkeme sırasında ortaya çıkan mektup homoseksüel ilişki yaşaması nedeniyle Wilde’ın tutuklanmasına yol açıyor. Kendini savunurken Wilde, aşkın Michelangelo ve Shakespeare’e esin veren, adı ağza alınmaya cesaret edilemeyecek kadar saf ve temiz bir şey olduğunu, kendi mektuplarını da bunun bir parçası olarak gördüğünü söylüyor. Ona göre, bunlar hayranlığı göstermenin en asil şekliydi ve doğal olmayan hiçbir tarafları yoktu. Fakat Wilde’ın bu sözleri Viktoryen İngilizler için çok fazla geliyor. Bunu iki mahkeme daha takip ediyor ve sonunda Wilde iki sene hapishanede ağır işçilik yapmaya mahkûm ediliyor. 1895 yılının nisan ayında duygusal ve fiziksel olarak dibe vuran, ününe leke sürülen ve ailesi tarafından reddedilen Wilde, Douglas’a mektup yazmaya devam ediyor. Fakat genç aristokrat hepsini yakıyor. Elimizdekiler ona ölene dek sadık kalan Robert Ross’un sakladıkları.

 

Aşkın esareti
Oscar Wilde (solda) ve tutuklanmasına neden olan aşkı Lord Alfred Douglas'ın mutlu günlerinden bir kare, 1893.

 

LANETLİ VE SIRADIŞI İNSANLAR
Oscar Wilde, 1900 yılının kasım ayında menenjitten hastalanıp hayata gözlerini yumduğunda beş parasız ve toplum tarafından dışlanmış biriydi. Önce Paris’in dışında bir mezarlığa defnedilen yazar, 1909 yılında Père Lachaise Mezarlığı’na nakledildi. Mezar taşını yine Robert Ross yaptırdı. Modernist bir melek tasviri olan heykelin erkeklik organı barbarca tahrip edilmiş olsa da, mezarın üstü yıllardır onun hayranlarının ruj izleriyle kaplı kaldı. Bugün bir camla korumaya alınan mezarın taşında şöyle yazıyor: “Tüm lanetli sıradışı insanlar / Onun yasını tutacak.”