BİYOGRAFİ & PORTRE

Günseli Kato & Aycan Kato: Aynı evde iki sanatçı

Biri ne kadar görünürse diğeri o kadar saklı. Kato’ların evindeyiz. Günseli ve Aycan’ın renkli dünyalarının perdelerini aralayıp size sunuyoruz. Perdeyi kaldırın ve bu sanatçı anne-kızla tanışın.

İpek Özbey / Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

En güçlü ortaklık
Onlar sadece anne-kız değil. Ev arkadaşı, dost… Birbirlerinin hayatında hep varlar ve en çok bunu kaybetmekten korkuyorlar. Ve tabii ki sanat ortak tutkuları.

 

1956 yılının bir bahar günü.
Nisan’ın 9’u…
Anadolu Hisarı’nda bahçeli bir köşkte evin ikinci kızı doğdu. Adını Günseli koydular. Babası çalışkan, işine âşık bir diş hekimiydi. Aşkı sadece işine değil, ailesine, çocuklarınaydı aynı zamanda... “Ev gibi bir evde büyüdüm” diye anlatıyor o günleri Günseli Kato. Evi seven, evde oynayan, evin keyfini çıkaran, resim yapan, kardeşleriyle eğlenen bir çocuk olarak… Baba, evin direği ama otoriter aynı zamanda: “Korkardım babamdan. Kuralları vardı. Orası onun sözünü dinlememiz gereken bir yerdi. Ben biraz radikal çıkışları olan ve özgürlüğüne düşkün bir çocuk olduğum için zılgıtı yer otururdum.”
Sonra bir kız kardeşi daha oldu. Üç kardeşlerdi.
Boyalarla oynamayı seven bu çocuk büyüdüğünde, Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’nü kazandı. O yıllarda minyatürle arasında büyük bir aşk vardı, tutkuya dönüşmeye başlamıştı bile. “Nasıl geliştirebilirim” diye düşünürken, adımını attı ve Tokyo Güzel Sanatlar Fakültesi’nden burs kazandı. Kazandı kazanmasına ama kabul edilmesi üç ayı buldu. Yabancı istemiyorlardı.

BİR JAPON’LA EVLİLİK
Hocasıyla tanıştığında hayatının değişeceğini anlamıştı. O, Japonya’nın en ünlü seramik sanatçılarından biriydi. Öyle ki dünyanın en büyük seramik müzelerinden birine sahipti Kato. Yanında eğitime başladı. Biri daha vardı yanı başında, Günseli’ye ders veriyordu. Meğer hayranı olduğu hocasının oğluymuş. Kısa zamanda Günseli’ye tutuldu. Evlenme teklif etti. İki tarafın babası da karşı çıktı. Azmin önünde hiçbir şey durmuyor ya, iki yılın sonunda evlendiler.
Kocasının ailesinin ilk sorusu “Bakire misin” oldu. Çünkü bu, orada mühim meseleydi. E zaten bakireydi, burada sorun çıkmadı.
Evlendiğinde 29 yaşındaydı Günseli Kato. Âşık mıydı? Hayır. Ama sevdi, çok sevdi.
Yıl 1989…
Günseli Kato 33 yaşındaydı.
Anadolu Hisarı’ndaki o köşkte büyüyen kadın, şimdi Japonya’nın Tajimi’sinde bebeğini kucağına almak üzereydi.
“33 yaşında” diyoruz, bu Japonya için sıradan bir yaş değil, bir sınır… Öyle ki Japonlar, kadının son doğurma tarihi olarak kabul ediyor o vakti.
İşte o eve doğdu Aycan Kato. Babası Naohiko Kato’ydu… Büyük bir seramik sanatçısı…

 

Kato etkisi
Evden çıktıklarında bütün gözler onlara dönüyor. Sadece eserleri değil, sokakta, partide, açılışta, her yerde tarzları ve tavırlarıyla adeta performans sergiliyorlar.

 

“JAPON ERKEKLERİ GEYŞALIK İSTER”
Aycan anlatıyor: Aklıma ilk gelen şey Japonya’ da küçük bir yerleşim yerinde doğduğum. Baba tarafı kalabalık olan bir ailenin orta yerine. Her kafadan farklı ses çıkan bir aile… Normalde annem, babam ve ben yaşıyoruz ama sürekli akrabalar var, varlıklarını her daim hissettiriyorlar. En küçük torun benim. Biraz şımartılıyorum da, herkes beni çok seviyor. Ben o aşırı ilgiden çok mutlu da değilim aslında.”
Aycan o ilgiden çok mutlu değildi ama babasını seviyordu. O, onun oyun arkadaşıydı. Tam da bu sıralar Günseli başka nedenlerle mutsuzluk yaşıyordu.
Dünya tersine dönüvermiş, her şey allak bullak olmaya başlamıştı. Eşinin psikolojik problemleri vardı. “Japon erkekleri takıntılı. Sizden geyşalık isterler” diyen Günseli Kato, 40 yaşındayken bir karar verdi. Aycan okul yaşına gelmişti. Bir yaz günü, iki bavulla kızını da alıp İstanbul’a geldi.
Kocası da arkasından… Söylediği söz bir kadının ruhunu okşamaktan çok uzaktı ve aslında Günseli’nin mutsuzluğunun tüm şifrelerini veriyordu: “Annem babam yaşlandı. Onlara senin bakman lazım. Babam ünlü biri. Bu, Japonya’da skandal olur.” Yani ne bir “Seni seviyorum” var, ne de “Sen ve kızım olmadan yapamam’ gibi bir cümle…
Kabul etmedi, anlaşmalı boşandılar. Aycan ve Günseli’nin yeni hayatı başlamıştı.

İSTANBUL’DA MAVİ SAÇLI BAŞLANGIÇ
İşte o günlerde bizim tanıdığımız mavi saçlı kadın çıktı ortaya. Değişim tam olmalıydı ve bir kadın için takdir edersiniz ki saç iyi bir başlangıç noktasıydı.
O gün bugündür birbirlerine sıkı sıkıya sarılmış bir anne-kızın hikâyesi bu…
Birbirleri hakkında ilk ne düşündüklerini hatırlamalarını istiyorum. Aycan başlıyor konuşmaya: “Annem hep anneydi. Küçükken ne düşünüyorsam hâlâ da öyle düşünüyorum. Tabii büyüdükçe daha fazla tanıyorsun, daha çok anlıyorsun. Ama ilk başta beni doyuran, giydiren, beni koruyan kişi o. Annemin sanatçı kimliğini fark ettiğim anı soruyorsan eğer, saçını maviye boyadığı zamandı herhalde…”
Aycan o zaman ilkokulda. Günseli’ye göre saçını ilk boyadığında birlikte sokağa çıkıyorlar ve Aycan çok utanıyor. Hatta arkasından yürüyor, yanından değil. Ama Aycan bunu hatırlamıyor. “Hiçbir negatif duygu taşıdığımı sanmıyorum, zorluyorum ama hatırlamıyorum” diyor.
Peki Günseli? Onun Aycan ile ilgili ilk hissiyatını soruyorum, yine bir kahkaha yükseliyor: “Ayol Japon, bizden değil…” Bu kadın benim arkadaşım sevgili okur, açıkçası en çok bu kahkahasını seviyorum.

 

Üç boyutlu atlar
Günseli Kato’nun meşhur atları, bizim geleneksel minyatür sanatında gördüklerimizden çok farklı. Sanatçının, kimi peçeli, kimi zırhlı atları üç boyutlu.

 

KIZ SAKİN, ANNE ÇILGIN
Aycan’ı doğurduğu günden bu yana mutlu olduğunu anlatıyor. Onu hep ‘Japon’ diye seviyor: “Genetik kodlarında o sakinlik, durağanlık, çok düşünüp az hareket etmesi gibi şeyler var. Benim Akdeniz ruhlu aileme benzemiyor. Ama onun o ağırlığı beni mutlu ediyor. Çocukken de bibloydu. Ben onunla oyun oynadım. Oyuncağımdı o benim. Hâlâ da öyle…”
Sohbetimiz biraz yarışma gibi ilerliyor ama sormadan edemiyorum: “Günseli! Diyelim Aycan burada yok ve bana diyorsun ki ‘Aycan bunu asla yapmaz...’Ne olurdu bu?”
Cevap: “Ay o kadar çok şey var ki… Telefon geldi diyelim. “Hadi dışarı çıkalım” diyor birisi. Ben hemen hazırlanır, giderim. Aycan ölse gitmez. Onun planı, programı vardır. Ben sabaha kadar oturan, sabaha kadar hayatı hiç uyumadan devam ettiren biriyim. O mümkün değil böyle bir şey yapmaz. Yatma saati diye bir şey vardır, o yatacak.”
Peki sen Aycan, sen ne söylersin?
“Annem hayatta bana baskı yapmaz. Yapamıyor.”
Günseli lafa giriyor, “Aycan ben senin ‘Asla bir adamla evlenmez’ demeni beklerdim.”
“Niyeymiş o?” diye araya girecek oluyorum ama bu iki Japon’un arasına girmek ne mümkün, Aycan, “O beni ilgilendirmez” deyip konuyu kapatmaya çalışıyor. Hemen diğer maddeye geçiyor: “Annem asla kıyafet tarzını değiştirmez. Annem asla içine atmaz.”

SANATÇI AİLENİN SANATÇI KIZI
Birlikte yaşıyorlar ya, kız anneden etkileniyor haliyle. Baba da, dede de sanatçı. Aycan da hayatının direksiyonunu o rotaya çeviriyor. “Aslında annemin resim yapmamdan çok kişisel gelişimime katkıda bulunduğunu düşünüyorum. O benim beynimi açıyor. Yoksa bizim tarzımız çok farklı.”
Aycan eğitimini Hollanda’da güzel sanatlar üzerine alıyor. Beş yıl ayrı kalıyorlar ama Skype hep açık, birbirlerini görüyor, konuşuyorlar.
Benim tanıdığım Günseli, tüm marjinal görüntüsünün altında muhafazakâr biridir. Ama bunu Aycan’a empoze etmez. Onun kendi ayaklarının üzerinde durması için her şeyi yapar, yaptı da… “Bizim dünyamız farklıydı, şimdikilerin farklı” der.

BABAYLA BULUŞMA
“Peki Aycan, ne kadar Japonsun sen?” diyorum, cevap güzel: “Ben Türkçe biliyorum. Türkiye gündemini biliyorum. Esprilerine aşinayım. İnsanlarla iletişim kurabiliyorum ama bütün özelliklerimle tamamen Japon’um. Tat duygum, olaylara yaklaşımım, değerlerim…”
Babasını altı yıl önce ilk kez ziyarete gidiyor Japonya’ya. Beraber yaşamadıkları halde birbirlerine ne kadar benzediklerini fark ediyor. Konu açılmışken, o güne kadar babanın eksikliğini hissetmiyor mu? “Hiiiç. Annem bana yetiyordu. Bir de Türkiye’ye döndüğümüzde anneannemlerde yaşadım ve dedem vardı. Bu yüzden de o eksikliği hissetmedim. Sadece ergenlik çağında bir ara kavram olarak sorguladım. Babam yok, o zaman bir problem olmalı. Hani kendi kendime yarattım biraz. Ama o da çok çabuk geçti.”
Şimdi internet üzerinden yazışıyorlar. Özel günlerde babası ona gerçek bir mektup ve bir paket gönderiyor. Sempatik birkaç hediye…

 

Etkilenmemesi mümkün mü?
Aycan Kato, Hollanda’da güzel sanatlar okudu ama çizgilerinde Japon oluşunun etkileri görülüyor.

 

ZIT KARAKTERLER
Her zaman dikkatimi çeken bir şey var bu anne-kız ilişkisinde. Günseli ne kadar görünür bir insansa, Aycan her zaman saklı. Aycan’ın ne yaptığını biliyoruz ama resimlerini neredeyse görmüşlüğümüz yok. Yanılıyor muyum?
Beni onaylıyorlar. Günseli “Göstermez” diyor.
Aycan da, “Ben daha kendi kendimeyim. Çok insan beni boğuyor” diyor. Günseli’yle bu konuda zıt olduklarını söyleyebilirim ki, Günseli’nin hayatta biriktirdiği tek şeydir dost.
Anne Bahçeşehir Üniversitesi’nde sanat ve Japonca dersleri veriyor. Aynı yerde çalışıyorlar. Kızı, eğitim için illüstrasyon ve animasyonlar yapıyor. Yaptığı resimleri gün yüzüne çıkarmak için hazır olacağı günü bekliyor. Okula giderken biri kot montunu, pantolonunu giyiyor, gayet sade… Diğeri her biri tasarım takıları ve şapkalarıyla tüm dikkatleri üzerine çekiyor.
Bu renkli anne-kız en çok birbirini kaybetmekten korkuyor. Aycan’ın eve gelme saati geçtiğinde Günseli’nin kalbi pıt pıt etmeye başlıyor. Her anne gibi, “Dışarısı tekin değil” diyor.
Birlikte çok eğleniyorlar. Yemek yapıyorlar. İkisi de Japon yemeklerine bayılıyor, her şeye zencefil, soya sosu koyuyorlar. Birlikte film seyrediyorlar. Aycan filmin içine giriyor, Günseli bakıp kafa boşaltıyor. Bazen Aycan’ın seyrettiği filmlere tahammül edemiyor. Kendisi de en çok evlilik programları ve yarışmaları izliyor, “Buradan Türkiye’yi tahlil ediyorum” diyor.

“TÜRKİYE’Yİ ZOR GÜNÜNDE BIRAKMAM”
Konu Türkiye’den açılmışken, devam ediyoruz.
“Televizyonların değişmesi lazım. Eğer ekranda iyi programlar yapıldığını görürseniz, biz yukarı çıkıyoruz demektir. Şimdi farkındalıktan uzaklaştırıcı programlarla dolu televizyonlar” diyor Günseli.
Ama o bu ülkeyi çok seviyor: “Ben değerlerimi seviyorum. Ben ailemi seviyorum. Ben arkadaşlarımı seviyorum. Bu ülke, dünyada olmayacak nitelikte ilkbahar, yaz, sonbahar, kışı yaşadı; muazzam bir ülke.”
Umutsuzluğa kapıldığı oluyor mu diye soracağım ama cevabı da biliyorum aslında. O hepimizi hayata umutla bağlayan bir dost: “İpek’çiğim, her şeyin bir çıkışı vardır, bir de inişi. Şu anda dibe vurduğumuz bir dönem yaşıyoruz. Bu kardeş kavgası ve ötekileştirme meselesinden çok mustaribim. Herkes birbirine şüpheyle bakıyor. Herkes birbirine siyasi bakıyor. Herkes nefret dolu, kin dolu. Çünkü yukarıdakiler de o duygu içerisinde. Biz neden bu kadar birbirimizden nefret ediyoruz ve birbirimizi yiyoruz? Onu sorgulamaya çalışıyorum ve bunu sorgularken de üniversitedeki öğrencilerimin birbirine düşman olmaması için elimden geleni öğretmeye çalışıyorum.”
Aycan da uçurumun ucuna gelip gelip umudunu kaybetmek üzereyken, annesi elini uzatıyor. Onun fikirlerinden çok etkileniyor.
Peki ceplerinde Japon pasaportu olan bu iki kadın, hiç kaçıp gitmeyi akıllarına getirmiyor mu? Bu soru karşısında sinirleniveriyorlar.
İlk cevap Günseli’den: “Ben çok şey gördüm. 12 Eylül’ün içinde yaşadım. Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldım. Büyük hikâyeler var benim hayatımda. O zaman da ağır şeyler yaşadık. Gitsinler bakalım gitmek isteyenler. Ne yapacaklar başka ülkede? Dünyanın diğer yerleri daha mı yaşanılır? Bu büyük bir travma bence. Şu an ‘Ben’i değil, ‘Biz’i düşünme zamanı.
Sözü Aycan alıyor: “Evet, benim Japon pasaportum var, tamam mı? İstediğim her yere giderim, ama gitmem. Dese ki Japonya ‘Japon pasaportunu elinden alıyoruz, geleceksin...’ alsınlar, gitmem ben. Alın, bana ne yani. Seviyorum ben Türkiye’yi. Ve zor günde terk etmem.
Günseli, bu günlerde harıl harıl çalışıyor. Çağla Cabaoğlu Galeri’nin organizasyonuyla Miami’de büyük bir fuara katılacak, ardından da New York’ta… Sonra Venedik için bir projesi var.
Aycan, haftanın üç günü spor yapıyor. Festivalleri, konserleri, ev partilerini seviyor.
Ama en çok birbirlerini seviyor bu anne-kız… Sohbetimiz bitiyor, ellerinde yine zencefil kokan yemeklerle salona giriyorlar, Günseli’nin neşeli kahkahasıyla sofraya oturuyoruz. Bu Japonların tadına doyum olmuyor sevgili okuyucu. Onların renkli dünyası herkese açık. Bazen bir resimde, bazen bir sofrada, bazen yol üstü iki kelamda…