YÜZLER

“Her sabah egoyla doğuyoruz”

Söz konusu, bu yılki Afife Jale ve Sadri Alışık Ödülleri’nden ‘Kabileler’ oyunuyla ‘Yılın En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncusu’ seçilen Tuğçe Altuğ olunca, egodan bahsetmek de kaçınılmaz. Fakat ayakları yere sağlam basan ve ne istediğini bilen 29 yaşındaki bu genç kadın, egosunu yönetmeyi çok iyi biliyor. Onun ismini not edin; zira albenisiyle Rita Hayworth’ın Gilda karakterini anımsatan Altuğ, radara henüz yeni girdi.

Cansu Uras / Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Gözümüz bir yerden ısırıyor
Tiyatro kariyerini tam gaz sürdüren Tuğçe Altuğ, 'Kaybedenler Kulübü' ve 'Dünyanın En Güzel Kokusu' filmlerinde rol aldı.


DOT Tiyatrosu’ndaki ‘Punk Rock’ ve ‘Makas Oyunları’nın ardından ikincikat’taki ‘Kabileler’ ile arzı endam ediyorsun. Aslında DOT’ta başlayan orada kalıyor genelde. Senin ikincikat ile yolun nasıl kesişti?
ikincikat’ta daha önce ‘Küçük’ adlı oyunda oynadım. DOT’taki ‘Makas Oyunları’ ile eş zamanlı olarak başlamıştı. Fakat ilk profesyonel oyunum ‘Punk Rock’tı. DOT’a girdiğimde henüz Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı Oyunculuk bölümünden yeni mezun olmuştum. DOT da çok heyecan veren bir tiyatrodur. ikincikat’ta da bir arkadaşım tiyatro yapıyordu. ‘Küçük’ için birini aradıklarında yollarımız kesişti, şimdi de ‘Kabileler’le devam ediyorum.

Tabiri caizse muazzam bir ekran malzemesine sahipsin. Senin gibi genç pek çok kişi de işe televizyonla başlıyor. Sen nasıl bugüne kadar beyazcama direndin?
Sahneye çıkıp oynamayı, tiyatroyu çok seviyorum. Zaten okul biter bitmez DOT’a girip tiyatroda kariyer yapmak istedim. Televizyona çok bulaşmadım. Böyle olunca tiyatrolardan teklifler gelmeye başladı ve ben de reddedemedim. Zaten sahneye çıktığınızda oradan ayrılamıyorsunuz. Fakat çok iyi bir proje olursa televizyonu da kabul ederim. Ancak gönlüm sinemada. Özellikle şu sıralar hedefim biraz oraya kaydı.

KABİLELER’DEKİ AİLE
‘Kabileler’de sürekli konuşan ancak bir türlü iletişim kuramayan bir ailenin tam ortasına düşüyorsun. Oyunu senden dinleyelim bir de; nasıl bir aile bu?
Birbirini hiç dinlemeyen ama sürekli dilden, iletişimden, yazarlıktan ve sanattan dem vuran bir aile. Baba yazar, anne yazarlık yolunda ilerliyor; üç kardeşten biri teziyle boğuşurken, diğeri de operayla ilgileniyor. Hikâyenin tam kalbindeki işitme engelli çocuk Billy kendini gösterebilecek alana sahip değil. Çünkü ailede herkes dilden bahsederken ironik bir şekilde kimse kimseyle iletişim kurmuyor. Empati kuramama durumu söz konusu. Tabii bu ailenin kendi kuralları var. Kabileler adı da bu özellikten geliyor. Bizim hikâyemizdeki ailede gürültülü ve hafif faşist durum hâkim. Canlandırdığım Sylvia da bu ailenin dışındaki tek karakter. Oyuna, olayların akışına yön veriyor. Sylvia’nın ailesi doğuştan işitme engelli. Ağabeyi gitgide duymamaya başlıyor. Sylvia da öyle. İki dünya arasında sıkışmış. Billy kendini ifade edecek alan bulamamış, kendini gerçekleştirememiş, Sylvia’yla tanışmasıyla dönüşüm başlıyor. Sylvia, otorite figürünün baskısıyla bir nevi ötekileştirme durumuna maruz kalıyor. ‘’Ötekileştirmiyoruz’’ diyerek bunu yapan bir yapı söz konusu. Tıpkı günümüzdeki gibi.

Aslında Türkiye’nin şu anki tablosunu tek bir aile üzerinden anlatıyor ‘Kabileler’.
Kesinlikle! İşitme engelini kullanarak aslında bir metafor yaratıyoruz. İşin ilginç yanı oyunda tek dinleyen ve anlamaya çalışan kişi Billy ama duymayan da o. Zaten işaret dilini öğrendikten sonra kendine de çok güzel bir iletişim kapısı açılıyor. Fakat geri kalan herkes bağırış çağırışın arasında kopuk şekilde yaşıyor. Günümüzde de kimse kimseyi dinlemiyor, biraz yok sayma durumu söz konusu. Engelli kişiler toplumda kendilerine yer bulamıyor. Bu oyun biraz bizdeki farkındalığı da artırdı. Provadan çıkınca aslında engelli bireylerin her yerde olduğunu daha net görmeye başladım. Daha önce farkında değilmişim. Onlar da dışarıda olmak istiyor. Fakat toplum onların yaşam biçimine olanak sağlamıyor. Biz rahatız diye her şeyi kendimize göre kurgulamışız. ‘Kabileler’ de bunu hatırlatıyor biraz.

Sylvia karakteri için hazırlık sürecin nasıldı?
Giderek işitme yetisini kaybeden bir karakter olduğu için açıkçası benim açımdan zorlayıcı bir roldü. Çünkü o dönüşümü göstermemiz gerekiyordu. Ben ekibe biraz geç dahil oldum. Onlar çalışmaya başlamış hatta üzerinden bir iki ay geçmişti. Dramaturjisini vs. düşünürken kendimi bir anda provaların içinde buldum. Dem Derneği’nin kurucularından, doğuştan işitme engelli Cem Barutçu’dan işaret dili öğrendim. Partnerim Barış Gönenen’le birlikte iki ders alabildik. Onunla da karşılıklı çalıştık. Tabii ilk etapta işitme engelli olması dışında Sylvia’nın karakterini anlama üzerine yoğunlaştım. Sonra da zaten verileri topladıkça kendiliğinden oluştu. Benim adıma beş haftalık süreçten sonra da sahneye koyduk.

Cebindeki kadınlar
Röportajın ardından sıra fotoğraf çekimine geldiğinde Altuğ, içindeki maskülen ile feminen çizgi arasında gidip gelen kadınları ortaya çıkarıyor.

 

ART ARDA İKİ ÖDÜL
Ve yaklaşık 40 temsilin ardından hem Sadri Alışık hem de Afife Jale’den ‘Yılın En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncusu’ ödülünü kazanarak radara girdin.
İlk defa aday gösterildim. Tabii çok mutluluk ve gurur verici bir durum. Haliyle biraz daha görünür olmayı da sağlıyor. Ancak hayatında değişiklik olmuyor. Aynı heyecanla devam ediyorsun. Hedeflerin de varlığını koruyor.

Peki, oyunla ilgili dikkatini çeken en ilginç yorum neydi?
Biri, oyunun sessizlikten gücünü aldığına dair çok güzel bir tespitte bulunmuştu. Ayrıca Julianne Moore’un alzheimer hastasını canlandırdığı ‘Still Alice’ filmindeki dönüşümüyle, Sylvia’nın o evrimini karşılaştıran olmuş. Bu yorum beni çok gururlandırdı. Çünkü o filmde Moore, dönüşümü çok göstermeden, içselleştirerek yapıyor.

Bu içselleştirme meselesini çok duyuyorum. Bir yanda "Metodum yok, içselleştirerek oynuyorum’’ diyenler, diğer yanda ise ‘’Oyunculuğun matematiği var’’ vurgusu yapanlar. Senin için hangisi geçerli?
Benim de bir metodum yok. Herkes gibi ben de önce metni anlıyor, sonra da karakterin hikâyenin neresinde durduğu, metne nasıl hizmet ettiği gibi unsurlara kafa patlatıyorum. Sonrasında zaten provalarda o karakter ortaya çıkıyor. Bence her oyuncu kendi metodunu yaratıyor. Önemli olan o keşif süreci.

Peki, bu keşif sürecinde ‘Kabileler’, kendinle ilgili neyi fark etmeni sağladı?
Oyunculuk anlamında kanallarımın daha da açıldığını düşünüyorum. Sahnede bana daha fazla dinleme şansı tanıdı.

TUĞÇE BAĞIRSA...
Oyunda aslında Billy ve Sylvia sessiz çığlıklar atıyor. Peki, Tuğçe şu an avazı çıktığı kadar bağırsa, bu neyle ilgili olurdu?
Öncelikle bizim metinden yola çıkarsak ötekileştirme mevzusuna değinirdim. Farkında veya değil, hepimiz yapıyoruz bunu. Aslında herkes birbirini dinlese, sevgiyle anlamaya çalışsa bir sürü sorun çözülür. Çığlık atacak şey çok. Fakat bunu tiyatro oyunuyla, sanat aracılığıyla yapmak da güzel. Kadınların durumu, bastırılmışlıktan dolayı gelen bütün meseleler beni etkiliyor ve avazım çıktığı kadar bunun için bağırabilirim. Bir de doğanın tahrip edilmesine karşı, yok edilmeye çalışılan zeytinliklerimiz için çığlık atmak isterim.

Söz konusu oyunculuk olduğunda kendinde en çok neye kızıyorsun?
Ooo... Bu kızgınlıklar bitmez (gülüyor). Kendimizi hep eleştiriyoruz zaten. Bazen bir şeyin ritmini tutarken elimden kaydığını hissediyorum. Onu daha iyi tutabilirdim diye kızıyorum kendime. Sınırları zorlamayı seviyorum. Sanırım üstüne daha az eğildiğim yanlarımı aşmak isterim.

Hiç çekincelerin ya da arkasına sığındığın duvarların var mıdır?
Olsa da çok saklanamıyorsun aslında (gülüyor). Kaçarın yok. Çocukken bayağı utangaçtım. Şimdi de hâlâ sahneye çıkmadan önce çok heyecanlanıyorum. Yapamayacağım veya bazen her şeyi unutmuşum gibi geliyor. Oyun başladığı an ise bir şekilde işimizin gereği o çark dönüyor ve rahatlıyorsun. O sırada çekincelerim, arkasına saklandığım duvarlar ortadan kalkıyor. Çok yargılı bakmamak gerekiyor. Ben de bazen yapıyorum bunu. Daha objektif ve net bir şekilde bakıp kendinle barışman lazım. İşin ego boyutu kendini sahnede bırakıyor. Tabii ki onun varlığını kabul edeceksin ama çok da üstüne düşmeyeceksin. Hepimiz her sabah egoyla doğuyor, bütün gün onunla cebelleşiyoruz. Önemli olan onu iyi kullanmak. Herkesin sağlıklı egosu olmalı, özellikle de bizim mesleğimizde. Kendine güvenmek zorundasın ki işini icra edebilesin herkesin karşısında.

 

Haziran boyunca sahnede
Altuğ'un Barış Gönenen ile başrolleri paylaştığı 'Kabileler', haziran ayı boyunca ikincikat'ta sahnelenmeye devam ediyor.

 

"TAM TIKANDIĞIM ANDA..."
Çocukluğundaki o çekingenlikten sonra oyunculuk sevdası nasıl başladı?
Küçükken mahallede herkesi örgütleyip ‘’Hadi oyun yapıyoruz’’ derdim. Bir yandan da sakin bir çocuktum. “Çok kalabalık” diyebileceğim bir ailede büyüdüm. Çok teyzem vardır benim. Güçlü kadın figürlerinin olduğu bir aile söz konusu. Böyle bir çocukluğun ardından ortaokulda tiyatro kursuna gittim. Çok utangaçtım ama sahneye çıktığım an unuturdum bu özelliğimi. Hep çok meraklıydım tiyatroya. Zaten güzel sanatlar lisesi mezunuyum. Fakat bilmeyenler için söyleyeyim, gerçekten çok zor, ciddi disiplin gerektiren bir meslek.

Bu zorlukta pes etmeye yaklaştığın, bunaldığın anlar oldu mu?
Evet (gülüyor). Konservatuvarda bir dönem çok zorlanmıştım, her şey üzerime gelmişti. Tabii biraz da okulun yapısıyla ilgili bir durumdu bu. Her oyuncuya oluyordur mutlaka. Mezun olduktan sonra ‘’Bir dakika, şu an tıkanmış durumdayım ve her şey zor geliyor’’ deyip kendime nefes alanı yaratmıştım. O dönem kendimi keşfetmeye, dinlemeye odaklandım. Bu tür sizi değiştiren süreçlerden birinde de ‘Kabileler’ denk geldi.

HANGİ YÖNETMEN VE OYUNCU?
Peki, oyunculuğunu hayranlıkla izlediğin isimler kimler?
Türkiye’den pek çok oyuncu var ama aklıma ilk gelen Esra Bezen Bilgin. ‘Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi’ adlı oyunun ilk temsillerinden birine gitmiştim. Ve o dönem ilk defa bir oyunu bir hafta arayla iki kere izledim. Oyuncularda gayriihtiyari "Nasıl oynamış?’’ gözüyle izleme durumu söz konusu. Mesleki deformasyon galiba. Ben Esra Bezen Bilgin’i izlerken bunu unuttum. Beni içine alıp götürdü. Hiçbir şey oynamıyormuş gibi durup aslında ne çok şey yapıyor sahnede. Çok yetenekli bir oyuncu. Dünyaya bakarsak hepimizin hayranlıkla izlediği Meryl Streep ve Cate Blanchett’i çok seviyorum. Marion Cotillard’ın da bazı performansları çok güzel.

Sinema filmi hayalinden bahsettin. Son olarak o hayali bir adım ileri taşısak; kiminle karşılıklı oynamak istersin? Ve yönetmen koltuğunda kim olur?
Şener Şen’le oynamak çok isterim. Aynı şekilde Nadir Sarıbacak’la da. Kendisiyle tanışmıştım; çok acayip bir enerji geçiyor ondan. Oyunculuğun sende merak uyandırması önemli. Aynı zamanda arkadaşım olan Sezin Akbaşoğulları ile iki cadıyı oynasak çok hoşuma giderdi. Yönetmen olarak Lars von Trier ile çalışmayı çok isterdim, beni delirtirdi herhalde. Wes Anderson veya Pedro Almodóvar da güzel olurdu. Türkiye’den Tolga Karaçelik’le çalışmayı isterim, çok iyi bir yönetmen. Emin Alper, Kaan Müjdeci ve Erol Mintaş’ı da çok beğeniyorum. Bir sonraki filmini merakla beklediğim yönetmenlerle çalışma fikri beni heyecanlandırıyor.

 

 

TEMPO

Diğer Yazılar