DÜŞÜNCE

​Her şeyin fazlası zarar;güvenliğin de...

Güvenlik sağlayan devlet ile ‘yurttaş’ın özgürlüğü arasındaki denge nasıl sağlanır? Soru bugünlerde kolayca yanıtlanamayacak kadar çetrefilli. Dahası pek çok önemli soruyu da peşinden sürüklüyor. Görünen o ki, güvenlik - özgürlük ikilemi egemen sistemin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorununda düğümleniyor ve şimdilik ikisi arasındaki denge, tümüyle güvenlik lehine bozuluyor.

Murat Sevinç

İkisi de olmazsa olmaz
Güvenli olmak mı, özgür kalmak mı? Son zamanlarda güvenlik ararken hayatımızı kısıtladığımız bir gerçek... 

 
 
PROTEGO ERGO OBLIGO – KORUYORUM, O HALDE KENDİME BAĞLIYORUM.
TDK’da ‘güvenlik’ sözcüğü şöyle tanımlanmış: “Toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumu, emniyet.” ‘Güven’ sözcüğü içinse şu tanımı uygun görmüş sözlük: “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat.”
İki tanımı bir araya getirirsek, bir insanın korkmadan, kaygılanmadan ömür sürebilmesi için gerekli olan yaşamsal koşullardan birinin, yasal düzenin aksamadan yürütülmesi olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Bana kalırsa TDK’nın güvenlik tanımı çok yanlış değil, ama doğru da değil! Bazen somut durumun bir ‘yanını’ dile getirirken eksik bıraktığınız ‘yan’ ya da ‘yanlar,’ duruma dair gözleminizin nesnelliğini zedeler ve onu ‘yanlış’ hale getirir. Örneğin ‘güvenlik’ için neden ‘yasal’ düzenin aksamadan yürümesi gerekiyor? Yasal düzen ile kastedilen hukuk mu? Yasa ve hukuk, bir ve aynı şeyler mi? Öyleyse neden demokratik düzenlerin olmazsa olmaz niteliklerinden biri ‘hukuk devleti’ olarak adlandırılıyor? Toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürümesi koşulu, Nazi döneminde gerçekleşmemiş miydi? ‘Nazi yasaları,’ hukuk muydu? Yasal düzenin yaratıcılarının ‘kim’ oldukları ve ‘ne’ yarattıkları, ‘yasa’ ile bağlı olanların yaşamı ve güven duygusu üzerinde belirleyici değil mi?
ABD’li bilim insanı Abraham Maslow’un 1940’lardaki çalışmasında saptadığı ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ içinde güvenlik ikinci sırada; hemen fizyolojik gereksinimlerin ardından geliyor. İnsan ailesinin, işinin, bedeninin, mülkiyetinin güvende olduğunu hissetmeli ki, bir sonraki aşamaya geçebilsin. Böylesi bir güvenlik, kuşkusuz yalnızca yasa yapmak ve yasaları hakim kılmakla sağlanamaz. İnsanın güven duygusu içinde yaşaması, kurumsal düzenlemelerin ötesinde koşullara sahip olması, o koşulların kendisine sunulması ya da yolunun açılması ile olanaklı.
 
YURTTAŞ İNSAN
Burada yanıtlanması gereken temel sorulardan biri, hiç kuşkusuz “Hangi insan?” Boşlukta bir varlıktan söz etmiyoruz tabii. Bugün dünya üzerindeki insanların büyük çoğunluğunun belirleyici kimliklerinden biri ve hatta en önemlisi, bir devletin yurttaşı oluşları. Dolayısıyla bizim konumuz, ‘yurttaş’ olan insan. İnsanın yurttaş haline gelmesi için hayli zaman geçmesi gerekti. Modern devlet yurttaşlığı henüz çok yeni; oy hakkının genelleşip eşitlenmesiyle ortaya çıktı. Demek ki, güvenlik sağlayan devlet ile ‘yurttaşın’ özgürlüğü arasındaki denge son derece ‘modern’ bir konu.
Yurttaş güvenliğinden ne anlamalıyız? Soruda ‘yurttaş’ sözcüğü ya da ‘yurttaşlık’ sıfatı geçiyorsa tartışmaya ‘devlet’ aygıtının dahil olmaması mümkün mü? Malum hiçbir devlet boşlukta gezinmez. Her birinin bir toplumu var. Devlet, toplumun üzerinde yer alır. Bu sayede buyurabilir. Buyurabildiği için devlettir ve toplumu oluşturan bireylere buyurma yetkisi yalnızca devletindir. Onunki bir ‘buyurganlık’ tekelidir. Devletin yarattığı kurallar ile diğer toplumsal normlar arasındaki fark, hukuk kuralları ile örneğin ahlak/din kuralları arasındaki farka işaret eder. Hukuk kurallarına uymamanın yaptırımı vardır ve bu yaptırımı belirleyen, devlettir. Oysa din ve ahlak kurallarına uyulup uyulmaması (kuşkusuz laik/seküler bir sistemden söz ediyorum) dindarların ve o ahlak kurallarına önem verenlerin sorunu.
 
DEVLETİN GERÇEK İŞLEVİ
Ancak devletler, yalnızca ‘buyuran’ değil aynı zamanda ‘rıza’ ve ‘onay’ mekanizmalarını da yaratan örgütlenmeler. Devlet, kendisine hâkim olan sınıfınkiyle birlikte, yönettiği toplumun ve nihai olarak (kaçınılmaz biçimde) kendi çıkarlarını da gözetmek zorunda. Bugün modern devlet diye bildiğimiz aygıt, klasik demokrasiler ve demokratik yönetim biçimleri; tarihin belli bir döneminde filizlenen yeni bir sınıf olan ‘burjuvazinin’ mücadelesi sonucunda ortaya çıktı. Burjuvazi, 13 ve 14’üncü yüzyıllardan itibaren İngiltere’de adım adım ve irili ufaklı devrimlerle, Fransa’da ise Fransız sınıf mücadelesinin kendine özgü nitelikleri nedeniyle bir büyük ‘patlamayla’ yönetime hakim oldu.
Burjuvazinin, yüzyıllar içinde önce aristokrasi ve Kilise’ye, ardından krallara karşı elde ettiği tüm hakları güvence altına alışı da, sınıfsal niteliğinden (buna ‘sözleşme severlik’ diyebiliriz!) kaynaklanıyordu. 16 ve 17’nci yüzyıllardan itibaren, özellikle toplumu/devleti sözleşme kuramlarıyla açıklayan düşünürlere bakılırsa, sözleşme ile burjuvazi, ezcümle ‘mülkiyet’ hakkı arasındaki bağ açıkça görülür. Jean Bodin’in özel mülkiyeti doğal hukukun ayrılmaz parçası olarak görmesi, Thomas Hobbes’un toplumsal yasaların ilk işlevini mülkiyet hakkını tanımlamakla açıklaması gibi (ona göre mülkiyet hakkı, ancak toplum sözleşmesinin yarattığı barış ortamında gerçekleşir). Yine John Locke’un insanların sözleşme yaparak yargılama ve cezalandırma haklarından feragat etmelerini, mülkiyetin (can, özgürlük ve mal) korunması amacına dayandırıp ve hatta özel mülkiyete halel getirmek isteyecek bir yönetime karşı direnme hakkını savunması gibi. Jean Jacques Rousseau’ya göre ise, sözleşme ile kurulan devlet, bir sınıfın elindeki araç ve mülkiyet/eşitsizlik, yasaların sonucudur. Demek ki, devlet ile mülkiyet ve onun korunması arasında güçlü nedensellik ilişkisi var.
Haliyle ‘güvenlik’ ile ‘özgürlük’ arasındaki bağa bu açıdan bakılması bir gereklilik. Devletlerin güvenlik ile hedefledikleri nedir? Devlet kimin ya da neyin güvenliğini sağlıyor? Sorunun yanıtı, ‘yurttaşın güvenliği’ ise, onun sahip olduğu ‘hak ve özgürlükleri’ zedelememenin yolu ne olabilir? Böyle bir şey mümkün müdür? 
 
DELİLİĞİN SINIRINDAKİ TOPLUMLAR
Yanıtı yine devlete hakim sınıfın ‘güncel’ durumunda aramak zorundayız. Burjuvazi, günümüzde hak ve özgürlükler konusunda ‘ilerici’ vasfını koruyor mu? Batı demokrasilerine ve Türkiye’ye bakıldığında bu soruya olumlu yanıt vermek olanaksız. Burjuvazinin devleti, ‘toplumun çıkarına hizmet’ işlevini yitirmişe benziyor. Bunun doğal sonucu, hemen tüm Batı demokrasilerinde ortaya çıkan sürekli toplumsal memnuniyetsizlik ve halk hareketleridir. İnsanlar yeni yaşam biçimleri, yeni temsil yöntemleri arayışı içinde. Özellikle 2000’lerin teknolojisi, geçen yüzyılın yönetim araçlarını da tartışılır hale getiriyor. Öyleyse güvenlik-özgürlük dengesi en az iki başlık altında ele alınmaya muhtaç demektir.
İlki, geleneksel/klasik liberal demokrasilerin mülkiyeti (kapitalist üretim ilişkilerini) koruma hedefi ile birey hak ve özgürlüklerini sağlayıp geliştirme yollarını bağdaştırma çabasından kaynaklı çelişkiler. İkincisi ve güncel açıdan çok daha yaşamsal olanı ise, ilerici/ilerletici vasfını yitirmiş görünen kapitalist/burjuva devletin, özellikle ABD’deki 11 Eylül saldırıları ardından giderek şiddetlenen biçimde ‘güvenlik’ devletine dönüşmüş olması. Yeni ve vahşi bir ekonomik liberalizm sonunda çılgına dönmüş mutsuz yurttaş yığınları ve aynı vahşetin sonucu olan uluslararası krizler ile ne yapacağını bilemez haldeki toplumlar. Deliliğin sınırındaki toplumlar ile devletleri arasındaki ilişkinin şekli şemaili de değişiyor.
Günümüzde ‘güvenlik,’ bir yönetim biçimine dönüşmüş durumda. Yukarıda kısaca değindiğim gibi, devletler toplumun devleti ve ikisi arasındaki ilişkinin niteliği, siyasal sistemin demokrasi skalasındaki yerini tayin eder. Bir siyasal sistemin ne ölçüde demokratik olduğunu, devlet-toplum arasındaki ilişkiye bakarak anlayabiliriz. Sürekli güvenlik kaygısı duyan bir devletin yurttaşıyla kuracağı ilişki de, kaçınılmaz biçimde söz konusu kaygının derin izlerini taşıyacaktır.
 
SÜREKLİ OLAĞANÜSTÜ HÂL
Güvenlik, devletin kendisini ve toplumunu koruma gerekçesine dayanmak zorunda. Güvenlik siyasetiyle tüm ilişkileri, toplumsal yaşamı yeniden biçimlendirmek mümkün hale geliyor. Kuşkusuz bunun için öncelikle genel kanıyı dönüştürmek gerekiyor. Devlet, başvurduğu şiddetin (ki şiddet tekeli devlete aittir) toplum tarafından onaylanmasını sağlamak zorunda ve onay, yeni bir toplumsal örgütlenmeyle atbaşı gidiyor. Yasa çıkarmak yani hukuksal düzenlemeler, güvenlik siyasetinin yalnızca bir yüzü. Hukuk yaratan kurumsal mekanizmalar dışında ‘rıza’ için gerekli ‘ağ’ da örülmeli ki, nihai olarak egemen sınıfın çıkarına hizmet eden, buna mukabil ‘toplumsal talep ve uyum’ izlenimi uyandırmaya yönelik bir siyasa takip edilebilsin.
Güvenlik kaygısıyla toplumsal/siyasal dönüşüm gerçekleştirme hedefinin sonucu, bir ‘milli güvenlik devletine’ teslim olmak kuşkusuz. Milli güvenlik devletinde, belki de hiçbir zaman var olmayacak ‘özgürlük-güvenlik’ dengesinin tümüyle güvenlik lehine bozulduğunu gözlemlemek mümkün. Böylece yurttaşın esenliği için ‘eyleyen’ devletin, egemen sınıfın çıkarları yönünde attığı her adım, ‘genel iyinin’ ve peşi sıra ‘istikrarın’ güvencesi olarak sunulup kapitalizmin dizginsiz halinin yarattığı her açıdan (maddi ve manevi) güvensiz (ve güvencesiz) ortamda baskıcı uygulamalarının daha da güçlenmesine neden oluyor. Söz konusu ‘güç’ ile ‘kabullenme’ arasında bağ var tabii. Kabullenmeyi/onayı kolaylaştıran ‘üstün çıkar’ ilkesi, devlete gerektiğinde hukukun üzerinde davranma ayrıcalığı da tanımaktadır ki, bu ayrıcalık, bir tür sürekli ‘olağanüstü hal’in de gerekçesi. Yeniden 16’ncı yüzyıla dönülmüş gibi; ‘hikmet-i hükümet,’ toplum için neyin iyi ve doğru olduğuna kerameti kendinden menkul bir biçimde karar verebiliyor. Tabii yüzyıllar öncesinin değil, kendisini yeni dünyanın koşullarına göre dönüştürmüş bir ‘hikmet-i hükümet’ten söz ediyorum. Devlet aklının ürünü olan ‘karar’ süreci, haliyle kendisini, ancak yine kendisiyle sınırlı kabul ediyor.
Güvenlik devleti, kendini (hakim olan sınıfın çıkarlarını) koruma saikiyle kimi zaman ‘hukuku’ bir yana bırakan ‘yasallığa’ başvurup, yurttaşın (toplumun) nefes borularını tıkayan ve yurttaşı, tüm bunları onun iyiliği/esenliği için yaptığına ‘ikna eden’ bir yapı. İkna sürecinde zorluk çıkaran (!) kesim(ler) üzerinde kullanılan çıplak şiddet de, aynı ‘hukuka aykırı yasallığın’ ve ‘keyfiliğin’ açığa vurulmasından ibaret.
Yeni liberalizmin güvenlik devleti, ‘sözleşme’ vaadinin sonu belki de. İnsanlar, ‘doğal olarak’ sahip oldukları (başta mülkiyet) haklarını güvence altına alıp endişeden kurtulmak için, bazı yetkilerini ‘devrederek’ siyasal iradeyi yaratmıştı, sözleşmecilere göre. Günümüz milli güvenlik devletiyse, temel kişi haklarına halel getirip özgürlükleri berhava ediyor; artık toplumun genel çıkar ve mutluluğunu sağlamaktan aciz, vaatsiz kalan ‘mülk’ün selameti için…