DÜŞÜNCE

İki Amerika’nın Hikâyesi

Yüzyılın ortasında, ABD'deki Avrupa kökenli beyazlar, nüfusları yüzde 50'nin altına ineceği için azınlık durumuna düşecek. Donald Trump’ın ‘Müslümanların Amerika’ya girmesine yasak koyma’ teklifinin peşine kitleleri takmasının sebebi, bu değişim dalgasının yarattığı korku. Politikacının akıl dışı açıklamasına en büyük tepkinin Amerika’nın hukuk, politika ve akademi çevrelerinden gelmesinin sebebi ise açık; Trump Müslümanlara değil, ABD’yi ABD yapan değerlere meydan okuyor.

Cemal Tunçdemir

Ama hangi Amerika?
300 milyonu aşkın nüfusu olan ABD, yıllar geçtikçe kozmopolitleşiyor. Durum ortaya kabaca iki grup çıkarıyor: Değişime ayak uyduranlar ve buna karşı gelenler.


8 Nisan 1630 günü İngiltere’den ayrılan dört gemi dolusu sofu Protestan mülteci, kendi inançlarını özgürce yaşayabilecekleri ‘Yeni Dünya’ya doğru yola çıktı. Başlarında avukat ve din adamı John Winthrop vardı. Kendine tabi olmayan dini gruplara karşı acımasızca davranan, başında kralın olduğu devlet kilisesinin ağır baskısından kaçıyorlardı. Haftalar süren zorlu bir yolculuktan sonra Yeni Dünya’ya vardılar. Winthrop, bugünkü Boston’a yerleşerek Massachusetts kolonisini kuracak yoldaşlarına, Arbella gemisinden karaya inmeden hemen önce verdiği vaazında şunu söyledi:
“Yeni kuracağımız toplum ‘Tepedeki Şehir’ olacak. Tüm dünyanın gözleri üzerimizde...”
‘Tepedeki Şehir’ metaforu, Hz. İsa’nın takipçilerine yönelik, “Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan şehir gizlenemez” hitabından geliyordu. Püritenler, yeni koloninin, sosyal hayatın nasıl olması gerektiğini gösteren bir modele dönüşeceğine inanıyordu. Bu modeli inşa ederken değerlerini korumak için, keskin düzenlerine uymayanları dışladılar. Dışlananlardan biri de ‘vicdan özgürlüğü’ kavramını savunan vaiz Roger Williams’tı. Williams, herkesin aynı inanca sahip olmak ve benzer şekilde ibadet etmek zorunda olmadığını savunuyordu. Her topluluğun inancını kendince yaşama hakkı olmalıydı. Din ile devlet işlerinin ayrılmadığı durumda kilisenin yozlaşacağını savunuyordu. Püritenlere göre ise başka bir inanca hoşgörü büyük günahtı. Onlar hakların değil, doğrunun savunucusuydular. Sonuç olarak Williams’ı dışladılar. O da Rhode Island’a yerleşerek, inanç özgürlüğü ve kilise-devlet ayrılığını savunan kendi kolonisini kurdu. Püritenlerin dışladığı bir başka din adamı ise Thomas Hooker’dı. O da bugünkü Connecticut kolonisini kurdu. Dünyanın demokratik ilkelere dayanan ilk yazılı anayasası olan Connecticut Anayasası’na öncülük etti. Hooker, kendi liderini seçmenin ve onun iktidar gücünü sınırlandırmanın, Tanrı tarafından insanlara verilmiş bir hak olduğunu savunuyordu.
Hooker ve Williams’ın çizgisi ile püritenlerin ideali, yüzyıllar boyunca Yeni Dünya’ya rengini verecek derin bir mücadelenin saflarını belirledi. 1770’lerde 13 koloni İngiliz krallığına karşı Amerikan bağımsızlık savaşını başlattığında Püritenler artık azınlıktaydı.
Önce ABD’nin bağımsızlık savaşına ve sonra yeniden inşasına katılan kurucu babalar, tarihin en özel deneyimlerinden birine imza attıklarının farkındaydılar. Tarihte ilk kez bir toplum, devlete karşı bireysel özgürlük ve eşitlik ideolojisini, ülkenin temeli yapıyordu. Sultan veya kral iradelerine “devlet” denilen bir çağ için çok önemli bir sıçramaydı.

Anayasanın ruhu ve göç
Thomas Jefferson, Roger Sherman, Benjamin Franklin, Robert R. Livingston ve John Adams'tan oluşan komite, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi üzerinde çalışıyor

 

EŞİTLİK ANAYASADA
Thomas Jefferson’ın kaleme aldığı ve 4 Temmuz 1776 günü ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi’nin ikinci paragrafı şöyleydi:
“Bütün insanların eşit yaratıldığını, Yaratıcının onlara, hayat, özgürlük ve mutluluklarını arama hakkı gibi dokunulamaz haklar bahşettiğini açık bir hakikat olarak kabul ederiz. Bu haklara müdahale edilmemesini garanti altına almak için, meşruiyetini halkın onayından alan hükümetler tesis edildi.”
Kurucu babaların neredeyse tamamı Protestandı. Ama inancı, ifade özgürlüğünü, vatandaşlık haklarını ve eşitliği konuşurken akıllarında sadece Protestan olanlar yoktu. Massachusetts Anayasası’nı 1780’de kaleme alanlardan Theophilus Parsons, anayasayı yazarken, “İnanç özgürlüğünün Deistlerin, Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların yararlanabilmesini garanti edecek genişlikte yazılmasına dikkat ettiklerini” kaydetmişti. Philadelphia’da her dinden insanın inancını anlatabileceği bir mekânın inşasına yardım eden Benjamin Franklin, otobiyografisinde, burasını, “Konstantinopolis Müftüsü bile Amerika’ya ‘İslam’ı anlatacak vaizlerini gönderse hizmetine verilmiş bir kürsü bulabilir” diye anlatarak ifade özgürlüğünün boyutunu sergileyecekti. Thomas Jefferson, Virginia’da, kendi ifadesiyle, “Yahudileri, Hıristiyanları, Müslümanları, Hinduları ve her inancın inkârcılarını korumak için” İnanç Özgürlüğü Bildirgesi’ni kaleme almıştı.

Özgürlük Heykeli zamanla göçün simgesine dönüştü

 

LAİK METİN
1787 yazında Anayasa’yı ortaya çıkarmak için Philadelphia’da toplanan 13 koloniden 55 delegenin hepsi Hıristiyan’dı. İki Katolik hariç, tamamı Protestan’dı. Ancak üç ay 23 gün süren toplantıların sonunda ortaya son derece laik bir anayasa metni çıkardılar. Püriten çizgi yerine Roger Williams anlayışında bir devlette karar kıldılar. Kabul edilen anayasada ‘din’ kelimesi sadece bir kez geçiyordu. Anayasanın 6’ncı maddesinde din ve devlet işlerinin ayrılığının temelini atan ünlü cümle şöyle: “ABD’de hiçbir makama veya yetkiye ehliyette herhangi bir dini aidiyet şartı aranamaz.” Tabii ki bu tek başına ‘din ve devlet işleri ayrılığını’ garanti altına almıyordu. Açığı, dört yıl sonra 1791’de Haklar Bildirgesi'nin Anayasa’ya dahil edilmesiyle kabul edilecek 1’inci Ek Madde (First Amendment) kapatacaktı: “Kongre, herhangi bir inanışı resmi din haline getirip destekleyecek veya herhangi bir inancı yasaklayacak, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak, insanların barışçıl bir şekilde toplanma hakkını veya devlete sıkıntılarını anlatma haklarını engelleyecek kanun yapamaz.”
Devlet karşısında bütün vatandaşların eşit olduğu ve vatandaşlığın soy, dini veya etnik kimliğe bağlı olmadığı bir düzenin temellerini attılar. (On yıllar sonra aşılacak iki önemli kör nokta hariç. Kölelik ve kadınların hakları görmezden gelinmişti.)
ABD’nin kurucu babaları, inanç özgürlüğü ve yurttaş eşitliğini, ‘azınlıklara hoşgörü’ veya “azınlıklar bize emanettir” yaklaşımıyla ele almadılar. Hoşgörü, Thomas Jefferson’un din-devlet ilişkilerinde en fazla karşı çıktığı kavramlardan biriydi. Ona göre tolerans, “Dini çoğunluğun, dini azınlığa inancını empoze edebileceğini ama bunun yerine hoş görme lütfunda bulunmayı tercih ettiğini” ima ediyordu.
En büyük endişeleri ise ‘çoğunluğun tiranlığı’ydı. Bağımsızlık ilanından Philadelphia Kongresi’ne kadar geçen 10 yılda, eyalet kongrelerinin ve yerel meclislerin, demokrasi adı altında birer çoğunluk keyfiliğine dönüşmesi ve azınlıkların haklarını hiçe sayan yaklaşımlar kurucu babaları endişelendirmişti. Anayasa Kongresi boyunca ‘cumhuriyet’ sözcüğünü sıkça kullanmalarının ve demokrasi yerine daha çok cumhuriyetçiliği vurgulamalarının nedeni buydu. Bu endişe ile yeni Amerikan devletini başkan değil, kongre merkezli inşa ettiler. Yedi maddelik anayasanın ilk ve en uzun maddesi kongreyi düzenledi. Kongre, başkan ve yargının birbirini sıkı şekilde denetleyip kontrol altına alacağı bir denge sistemi kurdular. Bir kişinin veya grubun keyfince yönetemeyeceği bir devlet yapısı oluşturdular.

1892 ile 1954 yılları arasında Ellis Adası, New York’a adım atacak göçmenlerin transit merkeziydi

 

TARİHİN EN KİTLESEL GÖÇÜ
Bu anayasa, ‘Tepedeki Şehri’ bir kez daha parlattı. Artık görülmemesi imkânsızdı. ABD, Eski Dünya’nın yoksulları, mazlumları, macera ve yenilik arayanları için bir çekim merkezine dönüştü. 1840’lardan itibaren tarihin en kitlesel göçü yaşandı. 30 milyon Avrupalı, ABD’ye göç etti. ABD, 1868’e gelindiğinde dünyanın en büyük ekonomisi olmuştu bile. Hızlı büyüme, büyük bir iş gücü açığı yaratıyordu. Ülkenin kapısı herkese açıktı. Emma Lazarus, 1883’te yazdığı ve 1903’te New York körfezinde göçmenleri selamlayan Özgürlük Heykeli'nin kaidesine işlenecek şiirinde, ‘Sürgünlerin Anası’ dediği anıtın ağzından dünyaya şöyle sesleniyordu:
“Bana ver yorgunlarını, yoksullarını,
Özgür bir nefese susamış yığınlarını,
Bana gönder evsiz barksızlarını,
Reddederek sahillere vurduklarını,
Altın kapının yanından meşalemi yükseltiyorum.’’
Ancak Püriten çizgi ile Roger Williams anlayışının Amerika’nın ruhu üzerindeki mücadelesi devam etti. Tepedeki Şehrin sahiline vuran her değişim veya göçmen dalgasından sonra, korkuyla hareketlenen tepki dalgası ortaya çıkıyordu. İlk kitlesel göçlerde gelenler çoğunlukla İngiliz kökenli Protestanlar olduğu için dikkat edilmemişti. Ancak Katolik göçünün başlamasıyla, topluma bir korku ve nefret dalgası yayıldı. Başlangıçta göçmenlerin çoğunluğu İrlandalıydı. Sonra, Alman, İtalyan, Polonyalı Katolikler geldi. İngilizce bilmiyorlardı. Katolikleri, ‘asimile olması imkânsız, şiddete düşkün ötekiler’ olarak gören anlayış güçlendi. İtalya gibi Katolik ülkelerde Protestanlara hiçbir özgürlük tanınmaması da, Katoliklere karşı öfkeyi pekiştiriyordu. Katoliklerin Amerika’ya asla sadık olamayacağı inancı, onlardan birinin uzun süre seçimle belirlenen makamlara gelmesine engel oldu. Toplum ancak 1960 yılında bir Katoliği başkan seçebilecek psikolojik eşiğe ulaşabildi.
Bugün ABD Kongresi'nde Katolik sayısı diğer bütün dini gruplardan fazla. Temsilciler Meclisi Başkanı ve ABD Başkan Yardımcısı Katolik. Yüksek Mahkeme’nin dokuz üyesinden altısı da... 19’uncu yüzyılda Utah’ı kuran Mormonlar ve iki dünya savaşı arasında kitleler halinde Yeni Dünya’ya sığınan Yahudiler de benzer nefret dalgalarıyla yüzleşmek zorunda kaldılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı şehirlerde Almanca konuşmak, hatta Boston’da Beethoven’ın müziklerini çalmak yasaklandı. İkinci Dünya Savaşı’nın histerik ortamında ise, Japon kökenli Amerikalılar evlerinden alınıp toplama kamplarına gönderildi. Savaş boyunca orada kaldılar. Siyahlar, kadınlar, eşcinseller hakları için uzun ve yorucu mücadeleler vermek zorunda kaldılar. 1980’li yılların başından beri ise nefret ve korku dalgasının muhatabı olan ‘ötekiler’ konumuna Müslümanlar ve Hispanikler getirildi.

Geçmiş, bugün ve gelecek
İlk Katolik ABD Başkanı John F. Kennedy, göreve geldikten iki yıl sonra öldürüldü

 

YENİ ÖTEKİ: MÜSLÜMANLAR
Amerika’ya ilk gelenler mültecilerdi. ABD göçmenlikten doğdu. Her kitlesel göç dalgası, ABD’nin sosyal dokusunu yenileyip değiştirdi. 1780’lerde köleler ve yerliler hariç, Amerikan nüfusunun yüzde 99’unu Protestan beyazlar oluşturuyordu. 1920’lerde Katolikler toplam nüfusun yüzde 20’sine ulaşmıştı. 1965’te yasalaşan tarihi göçmen reformu, kapıları sadece Avrupalı göçmenlere açan kota sistemini kaldırdı ve küresel göç dalgasını başlattı. Son 50 yılda gelen 60 milyon göçmenin çok büyük bölümü ise Avrupalı olmayanlardan oluşuyor. 1965’ten beri gelenlerin yarıdan fazlası Latino, dörtte biri ise Asyalı. Oysa 1965 yılında bile Amerikan nüfusunun yüzde 84’ünü Avrupa kökenli beyazlar oluşturuyordu. Günümüzde bu nüfus yüzde 62’ye geriledi. ABD Nüfus Dairesi’nin 2015 Eylül ayında yayınladığı rapora göre yüzyılın ortasında Avrupa kökenli beyazlar yüzde 50’nin altına düşerek azınlık olacak. Rapor şu çarpıcı tespiti yapıyor: ABD, en fazla 30 yıl içinde hiçbir ırksal ve etnik topluluğun çoğunluk olmadığı bir sosyal yapıya kavuşacak.
Donald Trump ve benzeri nefret politikacılarının peşine yığınları takan, işte bu yeni değişim dalgasının yarattığı korku. Ancak Amerika’nın çoğu için bu değişim endişe verici değil; Tepedeki Şehri daha ışıltılı hale getirecek bir gurur ve kutlama vesilesi. ‘Müslümanların Amerika’ya girmesine yasak koyma’ teklifinin Müslümanlardan çok Amerika’nın hukuk, politika ve akademi çevrelerini ayağa kaldırmasının nedeni de bu. Trump, Müslümanlara değil Amerika’yı Amerika yapan değerlere ve ABD’nin göçlerle şekillenen öyküsüne meydan okuyor.
Bu, aslında iki Amerika’nın hikâyesi. Bu yüzden hem iyi hem kötü zamanların öyküsü. Hem bir akıl çağının hem de aptallıkların sahnesi. Hem inancın hem de şüphenin izlerini taşıyor. Hem aydınlıklar hem de karanlıklar barındırıyor. Bu hikâyenin nereye varacağını sadece Amerikalılar değil, tüm insanlık merak ediyor. Amerika, John Winthrop’tan 385 yıl sonra hâlâ Tepedeki Şehir. Ve bütün dünyanın gözleri hâlâ üzerinde.
Cemal Tunçdemir: Serbest gazeteci-yazar. Amerika Bülteni blogunun kurucusu ve editörü. Uzun yıllardır New York'ta yaşayan Tunçdemir, Amerikan politikası, yaşamı ve tarihi konusunda yazıyor.

 

Müslümanlar, ABD nüfusunun yüzde birinden azını oluşturuyor. 2050 yılında ise bu oranın ikiye katlanacağı öngörülüyor

 

2016 başkanlık seçimlerine kısa süre kala Donald Trump, anketlerde Cumhuriyetçi aday adayları arasında farkla önde