YÜZLER

“İstanbul ve toplum hastalık geçiriyor”

İnsan; Ara Güler fotoğraflarının en öne çıkan öğesi. Bu özellikten yola çıkarak, usta ile Türkiye toplumunu konuşmak üzere bir araya geliyoruz. İnsanlar değişti mi? Toplum neye evriliyor? İstanbul nereye gidiyor? Ama elbette karşımızdaki isim yaşayan bir tarih olunca, söyleşinin çerçevesi geçmiş, ölüm ve yaşamla genişliyor. Ağzını bozmaktan, lafını söylemekten sakınmayan Ara Güler, kendine has gerçekçiliğiyle karşımızda duruyor.

Burak Tatari / fotoğraflar Cem Talu

Hayallerin ötesinde bir hayat
Time, Life, Paris Match ve Stern dergileri... Yıllarca büyük bir aşkla foto-muhabirlik yapan Ara Güler, eskisi kadar olmasa da fotoğraf çekmeye devam ediyor.

 

Onunla söyleşiye hazırlanırken çektiği fotoğraflara uzun uzun bakıyorum. Aklımdan geçen tek şey; İstanbul’un o olmadan eksik kalacağı. Yaşayan dev Ara Güler ile söyleşmek üzere yola çıkıyorum. Beyoğlu'ndaki Ara Kafe’ye vardığımda, usta fotoğrafçının o gün gelmeyeceğini söylüyorlar. Oysa bir hafta önce sözleşmiştik. Kafe çalışanlarından biri, “Ara Abi cumhurbaşkanıyla görüşüyor” diyor. Yarım saat daha beklemeye karar veriyorum. O sırada telefonum çalıyor. Arayan Ara Güler’in sağ kolu Fatih Aslan. Yolda olduklarını haber veriyor. 87 yaşındaki Ara Güler, otomobilinden kafeye kadar iki kişinin kollarında yürüyor. Suratı asık. Yorulmuş. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Çamlıca’daki evinden geliyor. Öğreniyorum ki Cumhurbaşkanı, basına yansıtmaksızın, birçok sanatçıyı ‘çaya, sohbete’ davet ediyor. Bu davet onlardan biri. Konuk Ara Güler, Erdoğan’ın bir-iki fotoğrafını çekiyor. Bu karelerin herhangi bir yayın organında kullanılmayacağını öğreniyorum.
Usta geldiği için sevinip, söyleşiye hazırlanırken, Güler’in kafenin girişinde yanındakilere “Türk basınına röportaj vermek istemiyorum” dediğini duyuyorum. Belli ki bize verdiği söyleşi sözünü unutmuş durumda. Ara Güler bu; çekip gitmesi an meselesi. Hemen atılıyorum: “Kısa bir röportaj yapacağız, uzun sürmeyecek.” Sağ kolu Fatih’in de yardımıyla ikna oluyor. Kafenin korunaklı bir köşesinde, kalorifer peteğinin yanına oturuyoruz. Hava soğuk olmamasına rağmen Güler, ısınmaktan memnun. Usta fotoğrafçı, konuşmaya başladığı anda rahatlıyor. Sorun yok. Arkadaşları, hayranları aralara girse de bir saatten uzun süre sohbet ediyoruz.

 

"Onların çektiğine fotoğraf denmez"
Ara Güler, genç meslektaşlarının çoğunu bilgisiz bulup bu cümleyle eleştirse de işlerini beğendiklerini her zaman destekliyor. Dergimiz için rahatlıkla poz verdiği Cem Talu, sevdiği isimlerden.


“ÜNİVERSİTE APTALLAR YIĞINI”
Konuşmaya Türkiye’nin son zamanlarda yaşadığı büyük değişimle başlıyoruz. “İstanbul ve Anadolu’da son 10 yılda inanılmaz bir fiziksel değişim yaşandı. Binalar değiştikçe insanlar da dönüştü mü?” diye soruyorum. “Dünya değişti. Biz de değişiyoruz. Antibiyotik devri bile bitti. Ama şunu söyleyeyim; insanlar aptallaştı” diyor. Tüm bunları ununu elemiş, eleğini asmış insan tavrında söylüyor. Ama devamı da var. Sözünü kimseden sakınmayan Güler devam ediyor: “Birkaç değerli profesör dışında üniversite dediğin aptallar yığınıdır. Gerisi b.ktur. Benim sınıf arkadaşlarım ordinaryüs oldu. Öyle olmadıklarını biliyorum.”
İnsanımızla ilgili durum bu kadar umutsuz mu gerçekten? Hemen sıralamaya başlıyorum: “İyi ama bu toplumun içinden Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Abidin Dino gibi niceleri çıktı.” Makarnasından bir kaşık alırken sözümü kesip, araya giriyor: “Onları bizden mi sayıyorsun? Onlar başka başka herifler.” Diğerlerinin bu isimler gibi başka başka olamamaları, birey olmayı beceremeyip koyun sürüsü psikolojisiyle yaşamalarından mı? “Birey olmayı bırak, adam olmayı bilmiyoruz. Ne hakkında müzik zevkin olacak? Bir senfoni mi yazdın bugüne kadar? Sezen Aksu, Zeki Müren… Senin müzisyenin bu. Valla bunlarla olmaz” diyerek karşı atağımın önüne geçiyor Güler.

“MÜSTAHAKIZ BUNLARA”
Belki içinde yaşarken bu denli fark edilmiyor ama New Yorklu şef Anthony Bourdain, CNN’de yayınlanan programı için altı yıl sonra tekrar İstanbul’a geldiğinde gördüklerine inanamamış. Hemen her sokaktan yükselen kule vinçlere şaşırmış. Bourdain’in vardığı kanı, dünyanın en sıradışı metropollerinden İstanbul’un giderek diğer şehirlere benzediği, karakterini kaybetmeye başladığı yönünde. O bile sadece altı yılda İstanbul’u tanınmaz halde bulduysa, 1950’lerden bu yana İstanbul’u fotoğraflayan Ara Güler neler düşünüyor? Şehrin eski halini özlüyor mu? Söylediklerinde ilk kez bir umut görüyorum: “Benim için eski İstanbul tamamen kaybolmuş değil. Toplum gibi o da hastalık geçiriyor. Ama hastalıktan kurtulacak.”
Söz bu gibi konulara gelince, yolun sonu kapitalizme çıkıyor tabii. Her şeyin sebebi kapitalizm mi? “Tabii. İnsanlar biraz para gördü. İnşaatlar çoğaldı. Adam ev aldı, karı aldı, çocuk yaptı. Evi geçindirmeye çalışıyor. Allah’a da inanıyor. Beş vakit de namaz kılıyor” diyor Güler. Toplumla ilgili konuşmayı sürdürürken, “Mesleklerini sevmiyor ve bilmiyorlar. Geçinmeye bakıyorlar abi. Müstahakız” diye ekliyor.
90 yaşına merdiven dayayan Ara Güler, şimdilerde haftanın üç günü diyaliz makinesine bağlanıyor. Kendi deyimiyle, hayatı dört gün yaşıyor. Yürüyememekten rahatsız. Belki de bu sebeplerden dünyaya karanlık bir pencereden bakıyor. Sürekli ölümü düşünüyor. Usta’nın böyle konuşmasını yadırgıyorum. Çünkü on yıllarca Türkiye insanını, İstanbul’u fotoğraflayan Ara Güler iyisiyle, kötüsüyle yaşamın tam ortasında. Onun fotoğrafları ‘hayat’ demek, ‘yaşamı objektif bir gözle önümüze sermek’ demek.
Bunları düşünürken, hemen yanımızda oturan üç Amerikalı masamıza gelip, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te Güler’in sergisini ziyaret ettiklerini söylüyor. Güler, onların birlikte fotoğraf çektirme ricalarını kırmıyor.
Güler’e “Fotoğraflarınızda Türkiye’nin insanları var. Bu kareler onları sevmeseydiniz ortaya çıkabilir miydi?” diye soruyorum. “İnsanları sevmek istiyorum ama pez….nkler sevilecek mahluklar değiller. Çok b.ktan herifler var aramızda. Yalnız tahsil olarak değil. Ruh olarak fena adamlar var” diyor. Dünyada işlerin daha iyiye gideceğinden yana ümidi yok. “Bir an evvel ölmeyi, rahat etmeyi tavsiye ederim.” Geride harika işler bıraktığını, hayatın yaşamaya değer olduğunu söylüyorum. Gülerek, “Ölmeyelim, peki abi” diyor.
Diyor demesine ama, Ara Güler’in gündemi sabit. Kafede tek başına yemek yiyen orta yaşlı bir kadını gösteriyor. “Bu zavallı kadın orada oturuyor. Bundan sonra yapacağı şeyi söyleyeyim mi sana? Zamanı geldiğinde ölecek” diyor. Onu bu fikirden uzak tutmak gerçekten zor.

 

Ara Güler'in Türkiye’si
(soldan saat yönünde) Eminönü kıyılarında kayıklar, arkada Süleymaniye Camii, 1962. Elazığ'ın Maden ilçesindeki Ergani Bakır İşletmesi'nde bir işçi, 1957. Galata Köprüsü üzerinde bir salepçi, 1957. Karaköy gemi-onarım iskelesinde gemiciler, 1957. Beyoğlu'nda bir kahvehane önü, 1958.

 

“BURASI YAĞMA MEMLEKETİ”
Sonra aniden konuyu değiştirip, ceketinin yakasındaki nişanı (Legion d’Honneur, Onur Nişanı) gösteriyor. Ne olduğunu bilip bilmediğimi soruyor. Utana sıkıla “Hayır” cevabını veriyorum. “Gazetecisin, bilmem nesin. Sen bile bilmiyorsun ne olduğunu” diyor. “Benim cahilliğim” olduğunu söylüyorum, “Yok; milyonların cahilliği” karşılığını veriyor. “İşte bu tip kıyafetlere yakışıyor diye taktım. Bu ödülü aldıysam ne olmuş?” diyor hayli nihilist bir yaklaşımla. Toplumun cahil kaldığını anlatırken konuyu Sarıkamış’ta ölenlere getiriyor. “Orada binlerce eğitimli insan donarak öldü. Bunun gibi çok katliam oldu. Bir de ‘Bunun parası var’, kes kafasını, al malını… Böyle devlet mi olur ya?” Hayattaki en yakın dostlarından Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ romanında milletvekillerinin Ermenilerden boşalan arazilere yöneldiğini anlattığını hatırlatıyorum. Bu sefer gerçekten sinirlenerek, “Burası yağma memleketi. Ya sen onu soyarsın, ya o seni soyar. Bugüne kadar Ermeniler soyuldu. Bundan sonrası ne olur, belli değil” diyor.

“MİMAR SİNAN BELEDİYE BAŞKANI OLSAYDI…”
Niyetim sohbeti olumlu bir noktaya çekmek. Yanımda getirdiğim, Ara Güler’in çektiği portrelerin bulunduğu ‘20’nci Yüzyılı Yaratmak, 100 Sanatçı, Yazar ve Düşünür’ kitabını işaret ediyorum. Usta, elini uzatıyor. Biraz karıştırıyor. Kapağı ve sayfaları okşuyor. Fotoğrafını çektiği Salvador Dalí’yi, Pablo Picasso’yu, Orhan Veli’yi, Alfred Hitchcock’u değil de, tanımadığım isimlerin kim olduğunu, onlarla dostluğunu uzun uzun açıklıyor. Bu kitaptan kendisine sadece iki kopya yolladıklarını anlatıyor. Söyleniyor. Mimar Sinan’ın eserlerini çektiği fotoğrafların yer aldığı kitabın daha küçük versiyonunun çıktığından söz ediyor. “Mimar Sinan yaşasaydı, İstanbul’un şimdiki haline ağlar mıydı?” diye soruyorum. “Belediye başkanı olsa çoğu binaya yıkma kararı çıkarırdı. Tabiatı taşla onun kadar uyduran başka bir mimar yaşamamıştır. Le Corbusier ne ya? Bizden başka da Sinan’ı tanıyan yok ha! Onlar katedralleri yapan mimarları bilir” cevabını veriyor. Ara Güler’e göre hayatta sadece tek bir meslek var: “Bir taş alırsın, buraya koyarsın. Dünya çoğalır. Bir duvar örersin. Bölücülük olur. Onun için kavga çıkar. Mimar Sinan çok büyük herif. Kanuni Sultan Süleyman’dan bile büyük. O, katildir. Mimar Sinan ise insanları birleştirmek için uğraştı. Sevgiyi getirdi.”
Ara Güler, elini tekrar kitaba uzatıyor. Gözlerimle takip ediyorum. Çoğu öbür dünyaya göçen arkadaşlarına tekrar göz atıyor. Dudaklarından, “Bir mesleğe heves etmişim, peşinden gitmişim” sözleri dökülüyor. Kitaptaki son fotoğraf Türkiye’den çıkan gelmiş geçmiş en büyük ressamlardan Fahrelnisa Zeid’e ait. Orada duraksıyor. Elini fotoğrafın üzerinde dolaştırıyor. “Acaba bizi görüyorlar mı?” diye mırıldanıyor. Gülümsüyorum. Son sözünü söylediğinde ise ses kaydını durduruyorum: “Ay yoruldum.”

 

Yıl 1959, yer Haliç
Bir mavnanın öne çıktığı çok katmanlı fotoğrafta, Galata Köprüsü ve Yeni Cami'nin silüeti usul usul kendini gösteriyor.