BİYOGRAFİ & PORTRE

John ve Yoko’nun şarkısı

Bu, 'gelip de kalan o kız'ın hikâyesi. Size dünyayı vaat eden, arkadaşlarınız sevmese de, tüm evren üstünüze yürüse de, yanında olmaktan bir gün pişmanlık duymadığınız ‘o kız’ın şarkısı. Bu, bizi barışa inandıran adamı aşka inandıran kadının ve hepimizi güzel günleri hayal etmeye cesaretlendiren, 20'nci yüzyılın en etkileyici çiftinin masalı...

Ceren Şehirlioğlu

Yoko yedi yaşında. Küçük erkek kardeşi Keisuke'yle terk edilmiş bir binanın içinde saklanıyorlar. Sene 1940, savaş sonrası Tokyo'dan kaçıp taşrada küçük bir eve sığınmışlar. Karınları aç. Dört yaşındaki Keisuke'nin karnı gurulduyor. "Hadi bir oyun oynayalım" diyor Yoko. Yan yana yere uzanıyorlar. Çatlak, yıkık dökük çatıya bakarken, "Hayalindeki yemek ne?" diye soruyor abla.

"Dondurma!" diye cevap veriyor Keisuke. "Hayır" diyor Yoko. "Dondurma tatlı. Tabii ki önce çorbayla başlamalıyız." Dışarıdaki rüzgârın uğultusu boş evi doldururken, iki kardeş hayallerindeki en güzel menüyle açlıktan kıvranan midelerini sakinleştiriyor. O sırada Yoko, çatıdaki çatlağın arasından masmavi gökyüzünü görüyor. Ve o anda tüm kalbiyle inanıyor: Her şey iyi olacak. Her şey yoluna girecek. Dünyanın en çok nefret edilen, suçlanan, saldırıya uğrayan rock yıldızı eşlerinden biri Yoko Ono. Bunun, yıllarca The Beatles efsanesini bitirmekle, grubu dağıtmakla suçlanmasının ötesinde, toplumun derinliklerinde yatan daha derin sebepleri var. Belki hiçbir zaman ana akım normlarının içine girmeyi kabul etmemesiyle, asla popüler olmaya çaba göstermemesiyle, belki de dünyanın en az kadın arkadaşına sahip feministi olmasıyla, çocuğuna geleneksel yöntemlerle annelik yapmayı reddetmesiyle, hep istemediğiniz bir yönünüzü yüzünüze vuracakmış gibi duran açıklığıyla, kalıplara sokulamaması, kendine yaklaştırmaması, yabani, ilkel bir büyücü gibi ruhunuzu teslim alacakmış gibi bakmasıyla, belki de, hafif Mona Lisa tebessümü dışında hemen hemen hiç gülmemesiyle ilgili.

O hep tuhaf, yalnız ve anlaşılmaz oldu. Lennon'ın deyimiyle "Dünyanın en ünlü bilinmeyen sanatçısı"ydı. Herkes Yoko Ono'dan nefret etmeyi iyi biliyordu ama ne yaptığı hakkında kimsenin bir fikri yoktu.

Halbuki belki de, Liverpool'lu serseri John'u, bugün dünyanın barış sözcüsü yapan, bir jenerasyonun ilahını, savaş karşıtı kahramanına, dâhi sanatçısına dönüştüren oydu. John Lennon, ilk eşi Cynthia'yla bambaşka bir adamdı. Karısını dövüyor, herkesin içinde hırpalıyor, oğlu Julian'a babalık yapmaktan çok dünyanın en büyük rock yıldızı olmanın rüzgârında savruluyordu. Çoğunlukla öfkesine yenik düşmesi grup içinde de gerginliklere sebep oluyordu.

İçinde engelleyemediği, huzursuz bir ateş var gibiydi. The Beatles'ın menajeri Brian Epstein'in onları pazarladığı, ‘iyi giyimli tatlı çocuklar paketi’ boğazını sıkıyordu. Stüdyoda kaydettikleri şarkıları bir daha açıp asla dinlemiyordu. Yıllar sonra "İyi ki ben yazmamışım" diyeceği, 20'nci yüzyılın en güzel baladı 'Yesterday' bile içine sinmemişti.

John ve Yoko’nun şarkısı
Hayatında en sevdiği şarkılardan birini 1966'da İspanya'da yalnız başınayken yazdı. Strawberry Fields Forever, Lennon'ın Liverpool banliyösündeki evinin yanında yer alan Kurtuluş Ordusu çocuk yurdunun adıydı. Çocukluğu boyunca arkadaşları Pete, Nigel ve Ivan'la tahta çitli bahçesinde oynadılar. Ve şimdi annesiz, babasız teyzesinin evinde geçen çocukluğuna dönüyor, kendi deyimiyle ‘müzikle psikanaliz’ yapıyordu. Ünlü "İsa'dan daha popüleriz" lafından sonra 'Strawberry Fields'ta da 'No one I think is in my tree' (Sanırım kimse benim ağacımda değil) diyerek egosuyla yüzleşiyordu.

İşte tam bu sıralarda, kendini tam olarak milyoner mesih gibi hissederken, Havva elmasıyla yere indi.

Londra'da bir galeride sergisine gittiği Yoko Ono'nun işlerinden biri, çürümesini canlı izlemeniz için öylece duran bir elmaydı. Lennon etrafındaki tuhaf objelerden bir anda etkilenmişti. Galerinin ortasında duran merdivene çıktı, tepesine asılı büyütecin arkasındaki kâğıtta 'Yes' (evet) yazıyordu (altta). Daha sonra duvarda asılı tahtaya, yanındaki çekiç ve çivilere baktı. "Bir tane çivi çakabilir miyim?" diye sordu Yoko'ya. "Hayır" cevabı üzerine, galerinin sahibi sanatçının kulağına fısıldadı: "Bence izin ver. Biliyorsun adam milyoner, belki bu parçayı satın alır." Bunun üzerine Ono, "Tamam" dedi, "5 kuruşa çivi çakabilirsin." Bu absürt konuşma, 20'nci yüzyılın en güçlü çiftini doğurdu.

"Aşkın ne olduğunu bilmeden aşk şarkıları yazmışım"

Lennon yıllar sonra, ölümünden kısa süre önce Playboy'a verdiği röportajda o küçücük kâğıt parçasındaki 'Yes'in hayatını değiştirdiğini anlattı. "O sıralar insanların avangart sanattan anladığı balyozla piyano kırmak, heykelleri yıkmak gibi şeylerdi. Her şey anti, anti, anti, anti! Sıkıcı, negatif, boktan işler. Ama işte o 'evet', beni o elmalar ve çivilerle dolu galeride tuttu."

Çocukluğumdan beri oyuncu olmak istedim ve seçtiğim kariyerle güzel bir hayat kurduğum için çok gurur duyuyorum. Oyunculuk kurtuluşumdu. Beni hiç tatmin edici olmayan, tam zamanlı model olmaktan kurtardı. oyuncu olarak kendimi kanıtlamam zaman aldı ama iyi filmler yaptıktan sonra, ilgimi çeken iyi roller bulmak çok daha kolay oldu.

Tanıştıkları anda kozmik düzeyde kenetlenmiş gibiydiler. Gözleri birbirine kilitlendi. Sanki o zamana kadar eksik olan şeyler bir anda tamamlandı.

"Yesterday'i iyi ki ben yazmadım!"


Soldan sağa doğru; Bu, küçük John ve annesi Julia'nın bilinen tek fotoğrafı, 1949. İki buçuk yaşındaki Yoko, annesi Isoko ve babası Eisuke ile, 1935. John Lennon ilk eşi Cynthia ile, 1964.

Sene 1966'ydı. İkisi de mutsuz evliliklerini bitirme eşiğindeydiler. Yoko, daha sonra kızını bir dini tarikata kaçıracak eşi Tony Cox'tan, Lennon ise çok gençken evlendiği Cynthia Powell'dan boşanmak istiyordu.

Ama ilk sevişme için boşanmayı beklemediler. Lennon, "Bugüne kadar aşkın ne olduğunu bilmeden aşk şarkıları yazmışım" diyordu. Bir saniye bile Yoko'dan ayrı kalamayacak kadar büyülenmişti.

Sanki önünde bambaşka, sihirli, inanılmaz bir dünyanın kapıları ışıklar saçarak ardına kadar açılıvermişti. Ölmeden kısa bir süre önce, ilk âşık olduğu anı şöyle anlattı:

"Yoko'ya âşık olduğumu hemen anladım. Aman Tanrım! Bu bildiğim her şeyden farklıydı. Bambaşka bir şey. Hit şarkılardan, paradan, altından, her şeyden fazlası. Anlatılamaz bir duygu."

Bu düşkünlük Paul, George ve Ringo'yla da arasına girmişti. Kısa süre içinde beraber yaşamaya başlamaları bir yana, stüdyoda da birbirlerinden ayrılmıyorlardı.

Lennon'a göre bundan daha doğal bir şey olamazdı. Birini sevdiğiniz zaman hep yanında olmak isterdiniz, 'fazla vakit geçirmek' diye bir kavram söz konusu olamazdı. Üstelik bir erkek, hayatının kadınını bulduktan sonra tutup sap arkadaşlarıyla bara gitmeye, bilardo oynamaya devam etmezdi. Yani sonuçta aşk kankaların sonu olmuştu. Fakat burada tek fark, o 'kanka'ların dünyanın en ünlü dört adamı olmasıydı.

Yoko Ono, "Bir gece hoşlandığım adamla yatağa girdim, ertesi sabah üç kaynana yatağımın başında dikiliyordu" diye anlatıyor Paul, George ve Ringo'nun tavrını.

 



Barış için yatakta

Lennon ve Ono, Amsterdam'daki otel odasında basının karşısında, 1969.

 

Yoko, arkadaşların kolay seveceği bir sevgili değildi. Üstelik özellikle Paul McCartney ve John Lennon arasında çatırdamaya başlayan ilişkinin uçurumu onun etkisiyle daha da derinleşiyordu.

1970'de efsanevi grup dağıldığında tüm dünya günah keçisini belirlemişti: Şeytan ejderha kadın Yoko.

Oysa, Lennon ömrünün en etkili dönemine girmişti. 1969'da hayatının aşkıyla İspanya'nın güneyindeki Cebelitarık'ta evlendi. Her şey güneşli bir rüya gibiydi. Hayalindeki 'oryantal', çıkık elmacık kemikli, siyah uzun saçlı prenses beyaz elbisesiyle kollarındaydı.

Evliliklerinin dünyayı ayağa kaldıran enerjisini arkalarına alarak, balayında barış için ses getirecek bir eylem yapmaya karar verdiler. Amsterdam Hilton'daki odalarına gazetecileri çağırıp, onları resmen yataklarına davet ettiler. 'Barış için yatakta' serisi böyle başladı.

John Lennon, Beatles'ı ve İngiltere'yi geride bırakıp New York'ta karısının yanına Dakota apartmanına taşındıktan sonra 'İsa'dan daha ünlü bir barış aktivisti' olmuştu. ‘Imagine’, ‘Give Piece a Chance’ gibi yüzyılın marşları bu dönemde yazıldı. Hatta dönemin cumhuriyetçi hükümeti Lennon'ın güçlü etkisinden rahatsız olup, işi vizesini iptal etmeye kadar götürdü.

Vietnam Savaşı ülkeyi kavururken John ve Yoko, savaş karşıtlığının poster çiftine dönüşmüştü. Lennon, 1969'da 'yatak röportajları'ndan birinde şöyle diyordu:
"Bunu dünyaya bir mesaj göndermek için yapıyoruz. Protestonun pek çok yolu var. Kimi saçını uzatır, kimi tatilinden feragat eder, kimi bir poşetin içinde oturur. Ne yaparsanız yapın; şiddeti, savaşı protesto edin. Ama bunu barış içinde yapın. Çünkü barış yalnızca barışçıl mücadeleyle elde edilir. Kurulu düzene onların silahlarıyla savaş açamazsınız. Çünkü hep kazanırlar, bin yıllardır kazanıyorlar. Onlar şiddet oyununu oynamayı iyi bilir. Onlara benzerseniz sizi tanımaları ve vurmaları kolaylaşır."

 

  

Soldan sağa doğru; bu kez bir küvetin içinde sıradışı bir poz veriyor, 1960'ların sonu. Beyazlar içindeki çift, düğünlerinden sonra Cebelitarık'ta, 1969. Karı-koca, Beatles üyesi Paul McCartney ile, 1970.

 


Yoko bilmecesi

Lennon, 8 Aralık 1980'de Mark David Chapman'ın sırtına sıktığı dört kurşunla ölene kadar da bunu savundu. Ölümü yüceltenlerden, estetize edenlerden nefret etti. Şiddet yanlısı protestoya karşı çıktı. İntihar eden rock yıldızlarının ilahlaştırılmasına da, punk şarkılarının yıkım fetişine de uzak durdu. O hayata "Evet" demeyi seviyordu. Aynı, çocuk Yoko'nun o çatıdaki çatlağın arasından gökyüzünü gördüğü gün gibi her şeyin iyi olacağına şans vermek istiyordu.

Aynı şekilde, tüm dünya karısına hakaret ederken, birbirlerine gerçekten âşık olduklarına bir gün inanacaklarını ve böyle muhteşem bir şeyin yanında The Beatles'ın hiçbir önemi olmadığını göreceklerini umuyordu.

Öldüğü güne kadar John ve Yoko'ya yakın olan gazeteci Jonathan Cott (aynı zamanda Lennon'la son röportajı yapan Rolling Stone'un editörü), medya ve The Beatles hayranları tarafından canavarlaştırılan Ono ile 1968'de Londra'daki evlerinde ilk tanıştığı zamanı "Yoko bilmecesi konuştukça çözülüyordu" diye anlatıyor. "O sert dış görünüşü yavaş yavaş yumuşuyordu. Bir keresinde kapitalizmle ilgili yoğun bir tartışmaya girmiştik. Tam ortasında Yoko'yu hıçkırık tuttu ve o kuş gibi sesiyle kıkır kıkır gülmeye başladı. O kıkırdamayla birlikte kırılgan, tatlı ve utangaç bir kıza dönüşmüştü. Uzak diyarlardan gelip John Lennon'ın beynini yıkayan yaratık imajı uçup gitmişti."

Efsane poz, Rolling Stone dergisinin bu unutulmaz kapağını, Annie Leibovitz çekmişti, 1980

 

 

Tek ihtiyacımız olan aşk mı, The Beatles mı?

Onu ilk kez gören herkesin üzerinde çelişkili, ama unutulmaz bir etki bırakıyordu. Bir kere ekranda ya da fotoğraflarında göründüğünden çok daha ufak tefek, gerçekten ürkek bir kuş gibi, incecik bir aksanla konuşan minik bir kadındı. Öte yandan babasının dokuzuncu yüzyıl Japon imparatorlarına, samuray savaşçılara dayanan soyunun ihtişamını küçücük gövdesinde taşıyordu.

Güzel sanatın değil, dünyanın güzelliğinin önünden perdeyi çeken sanatın peşindeydi. Tüm kötülüklerin, kirin arasından mavi semanın görüneceğine sonsuz inancıyla, hayalperest olmadan hayatına oturttuğu optimizmiyle agresif Lennon'ın içindeki bıçkın sokak çocuğunu ehlileştirdi.

"Ben aslında hiçbir zaman o hırt sokak çocuklarından olmamışım" diye kişiliğinin farkına varıyordu Lennon. "Hep Elvis Presley ya da Marlon Brando olmak istedim. Biraz maço ama hassas. Ben James Dean olmaya çalışırken, Yoko, içimdeki duyarlı şairi, Oscar Wilde'ı açığa çıkardı."

Tüm bu evrimin ortasında yüzyılın en efsanevi grubunun yıldızı, küçük oğluna bile geçmişinden bahsetmemek üzere The Beatles defterini kapattı. Öldüğü günden birkaç ay önce "Paul McCartney'i en son ne zaman gördünüz?" sorusuna "Hatırlamıyorum" diye yanıt veriyordu.

Vurulduğu haberi pazartesi akşamı futbol maçı arasında verildikten sonra, McCartney'nin tek yorumu "It's a drag, isn't it?" (Çok can sıkıcı değil mi?) oldu.

Ama Lennon, kendinden yeni bir adam yaratacak kadar güçlü sevdiği kadının aşkıyla, bunların hiçbirini de zerre kadar sallamadan öldü. Sonuçta ‘tek ihtiyacımız olan aşk’ değil miydi?

Hayatta Yoko ve John'un tüm kalpleriyle inandıkları tek bir şey varsa, o da aşkın her şeyin üstesinden geleceğiydi. Ta ki ölüm onları ayırana kadar.


Gerçek aşk çocuğu

John Lennon ve Yoko Ono uzun uğraşlardan, yoğun tedaviden ve düşüklerden sonra 1975'te bir bebek sahibi oldu. Sean Ono Lennon'ın doğumundan önce, Yoko kocasıyla bir anlaşma yaptı: "Dokuz ay ben karnımda taşıyacağım, sonrasında bebeğe sen bakacaksın. Kadınların bebeklerin bakımını üstlenmek zorunda olmalarını reddediyorum."

Lennon için bu hiç problem değildi. Seve seve beş yıl boyunca 1980'de 'Double Fantasy' albümü için stüdyoya girene kadar bir 'ev erkeği' oldu. Bu sırada Yoko da iş anlaşmalarını bağlıyor, çiftin parasını, yatırımlarını yönetiyordu. John, oğluna o kadar düşkündü ki, ilk oğlu 16 yaşına geldiği sırada "Sean benim ilk çocuğum" gibi bir açıklama yaptı. "O gerçek bir aşk çocuğu. Viski şişesinden yanlışlıkla doğan yüzde 90 gibi değil" diyordu. Öldüğü akşam stüdyodan çıktıktan sonra oğlunu uyumadan görmek için yemek programını iptal etmiş, apartmanının önünde bekleyen David Chapman'ın kurşunlarına hedef olmuştu.