SANAT & TASARIM

Mercan Dede: “Kalbimizin çarptığı her an umut vardır”

Mercan Dede, neye üflediği ruhuyla tanınan biri ama onunla sohbet etmek deyim yerindeyse engin bir denizde sonsuzluğa doğru yüzmek gibi. Tabii bu eylemde kumsala havlu yerine, tüm yargılarınızı bırakıyorsunuz. Kendisiyle, 4 Ekim-5 Kasım tarihleri arasında Ekavart Gallery’de gerçekleşecek ‘Büyülü Çarklar’ adlı sergisi için bir araya geldik. Ve semazenlerin dönmesi, yaşamın dönüşümü, insanın değişiminin metaforu olan bu çarkların, yani aslında Mercan Dede’nin iç dünyasına uzandık.

Cansu Uras / Fotoğraflar: Altan Aykan

 

Üçüncü kişisel serginiz ‘Büyülü Çarklar’dan bahsedelim. Çıkış noktası neydi? Nelerden esinlendiniz?
Çark aslında ilginç bir kelime. Aslında bir dönenceyi anlatıyor; hayatımız da zaten hep bu dönenceler arasında. Dünya şu an inanılmaz bir süreçten geçiyor. Değişim çok hızlandı. Bu süre zarfında yakalayabildiklerimiz bizim için önemli. Ben de yaklaşık bir buçuk yıl boyunca bu kaydettiklerimi, resimlerime bir nebze de olsa yansıttım. Zaten benim sergilerdeki eserlerin hepsinin otobiyografik özellikleri var.

Peki, size dair neler göreceğiz bu büyülü çarklarda?
Son 10 yılda yaklaşık 5 milyon kilometrelik bir tur yapmışız. Dünyanın çevresi zaten 40 bin kilometre. Bu süreç içerisinde yaşama dair bazı doneleri daha farklı görüyorsunuz. Çarklar da bunu anlatıyor. Çok uzun süredir Burning Man’e gitmek istiyordum; bu yıl başardım. Hatta bu serginin ilk eserini de orada sergiledim. Burning Man’de 50 metre uzunluğunda bir duvar vardır. Önceden başvuruyorsunuz, belli eserleri seçip duvarda size yer veriyorlar. Hepsi eşit boyda ve tek bir şartları var; kesinlikle imza ile isim olmayacak. Biz de oraya ‘Burning Wheels’ adlı çarkı astık.

Burning Man muazzam bir deneyim olmalı.
Kelimenin tam anlamıyla paralel evren. İnanılmaz bir yer. Nevada Çölü’nün ortasındasınız; çevrenizde hiçbir şey yok. Günde en az 4-5 kez kum fırtınası yaşanıyor ve resmen o anda ortadan kayboluyorsunuz. 70 bin kişi bir araya gelip orada 10 gün boyunca deyim yerindeyse bir şehir yaratıyor. Para geçmiyor. Herkes, her şeyi paylaşıyor. Katılımcıların yarısı tamamen çıplak dolaşıyor. Bu kadar çıplaklığın olduğu ama bunun hiçbir şekilde senin ilgi noktalarını değiştirmediği bir dünya görmek çok ilginç. Katılımcıların yarattığı 32 bin tane küçüklü büyüklü sahne vardı. Bunlar arasındaki hareketlilik, insanın aslında nasıl mucizevi olduğunu gösteriyor.

Peki, çarkların önündeki ‘büyülü’ sıfatı, hayatın hangi yanını ifade ediyor sizin için?
Her resim, hayatınızda geldiğiniz yerin ve yaşanmışlıkların kanıtı biraz. Bunu semazenin dönmesine benzetiyorum. O hareketlilik ve dönme, boyalara ve resme yansıyor. Bir de ben biraz tepetaklak bir adam olduğum için genelde resim yaparken sesleri yakalamaya çalışıyorum. Gördüklerimi müzikle, duyduklarımı ise resimle daha iyi anlatıyorum. Montreal’de Cirque du Soleil ekibiyle aynı apartmanda yaşıyorum. Yakın dostlarım hepsi. İsim de onlardan geliyor. Evim çok güzel güneş ışığı alıyor. Bir gün de içlerinden biri resimlere bakarken; “Büyülü bir durum var. Baktığında değişiyor ve başka bir şey görebiliyorsun” demişti. Oradan hareketle ‘Büyülü Çarklar’ oldu. Sergiye gelenler de kendi kalplerinden bir yansımalarını görür ve o büyüyü hissederlerse o zaman ne mutlu bana!

İsimsiz eserler
Sanat eseri ile izleyici arasına sanatçının girmemesi gerektiğini düşünen Mercan Dede, resimlerine imza koymadığı gibi isim de vermiyor.

 

“GALERİLERİN KLİNİK HALİ TUHAF”
Bir ayağınız Montreal’de; aslında 30 yıldır neredeyse eviniz orası. Pek çok eserlerinizin de fabrikası aynı zamanda. Nasıl bir yaşam alanına sahipsiniz?
Adeta savaş yeri gibi (gülüyor). Boyalar, resimler, kitaplar; her yerde. Hatta geldiğinizde bazı resimleri görmek için önünden bir şeyleri kaldırmanız gerekir. Organize kaos durumu hâkim. Bu nedenle de resimlerim bir galeriye asıldığında tüm o atmosferin yerini beyaz duvarların, klinik bir ortamın alması garip geliyor biraz bana.

O zaman aslında sanat galerileri size göre mekânlar değil.
Açıkçası görenin anıyla, gördüğü şeyin arasına sanatçının sığmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle de zaten resimlerime imza koymam. Sanat eserinin kendisi imza olmalı. Benim için en zor anlardan biri resimlerimi galerilerde sergileme anıdır. Bizde genelde galerilerde kısık sesle konuşur ve eserlere asla dokunamazsınız. Halbuki sanat yaşayan, kalbi olan bir şey. Bütün sergilerimde girişte şu yazıyı görürsünüz: “Eserlerimize dokunmamak yasaktır.” Üzerindeki boya katmanlarını hissetmeniz lazım. Oysa sanat insanı özgürleştiren bir şey olmalı. Bir önceki sergide İnci (Aksoy) kalp krizi geçiriyordu. Ekavart Gallery’yi deyim yerindeyse kaos alanına dönüştürmüştüm. Sanattaki en büyük zorluklardan biri, sanat eserini kendi çerçevesi dışında bir yerde sergilerken sahip olduğu ruhu koruyabilmek. Yakın zamanda Cirque du Soleil’in yeni projesi ‘Luzia’yı izlemiştim. Çok etkileyici. Fakat benim için onları kapalı spor salonu yerine, ilk gösterilerini sahneledikleri çadırda izleyebilmek bambaşka bir duygu.

Peki, ‘Büyülü Çarklar’ı dünyanın herhangi bir yerinde sergileme şansınız olsa, bu neresi olurdu? Mesela dünyanın birkaç noktasına resimleri bırakıp siz de kendi çarkınızı oluşturabilirsiniz.
Aslında bunu çok düşünüyorum. Resimlerimi yarattığım stüdyonun tamamını bir mekâna taşıyıp orada sahnelemeyi çok isterdim. Umarım Montreal’e de gelirsiniz. Öyle bir evde yaşıyorum ki, her noktada farklı bir ışık huzmesi, boya, koku ve müzik var. Borusan Müzik Evi’ndeki ‘Revolution Revelation’ adlı sergide Borusan’ın ikinci katına, Kanada’daki stüdyonun aynısını kurduk. Üst kattaki sergileri gezmek için buranın içinden geçmeniz gerekiyordu. Çoğu kişi mekândaki sergilerden çok işin mutfağını, stüdyoyu görmek istedi. Aslında bir galerideki resme bakarak ana temayı görüyoruz sadece, büyük bir hikâyenin ayrıntılarını göremiyoruz.

 

 

“BEN SANATÇI DEĞİLİM”
Kendinizi sanatçı olarak betimlemiyorsunuz ve oldukça mütevazı bir mizaca sahipsiniz. Bu, sergi açılışlarındaki Mercan Dede’ye nasıl yansıyor?
Böyle bir röportajda asla söylenmeyecek bir şey ama tüm olayın en az sevdiğim kısmıdır sergi açılışı. Mümkün olsa orada olmamayı tercih ederim. Ukalaca ve biraz şükransızlık olarak algılanabilir ama deme amacım o olmadığı için söyleyebiliyorum. Dediğiniz gibi kendimi sanatçı olarak görmüyorum. Hatta müzisyen olduğumu bile söyleyemem, çünkü hiç müzik eğitimim yok. Asıl alanım fotoğrafçılıktı. 1992 yılında Montreal’de Polonyalı mezun öğrencilerden birinin sergisine gitmiştim. Hâlâ dün gibi hatırlarım; çok kalabalıktı ve ben de bir noktada durup oradan kamera gibi etrafıma baktım. O an bir kişi bile resimlere bakmıyordu. Kurgulasanız bile böyle bir an yakalayamazsınız. Muazzam bir hüzün hissettim eserlere karşı. O da benim içimde bir şeyleri yok etti. Yaklaşık 15 yıl görsel sanatlara ara verdim ve 7-8 yıl önce geri döndüm. Geçen sergide Borusan Otomotiv’de oturdum (gülüyor). Hatta kaçtığımı söyleyebilirim. Fakat gerçekten çok minnettarım gelenlere.

Sesleri resme dönüştürdüğünüzü söylediniz. Bu sergide hangi sesler, müzikler hakim?
Viyana’da bir müzede çok ilginç bir deneyim yaşadım. Kulaklıkları takıyorsunuz ve önünüzde dört ekran var. Hangisine dokunursanız oraya ait sesi duyuyorsunuz. Güneş’in sesini kaydetmişler. Düşünebiliyor musunuz? Jüpiter’in sesi de vardı. Çarkların bir kısmını bu sesler oluşturuyor. Tek dinlemediğim müzik kendi müziğimdir bu arada. Hatta evimde hiçbir albümüm yoktur. Frekanslar da etkiler beni. Mesela tabiat içerisinde frekansı en yüksek bitki gül; 160 Hz. Sağlıklı bir insanın frekansı 62-66 aralığında. Edebiyatta da biliyorsunuz gül çok önemlidir. Peygamberimiz de gülle ifade edilir. Renklerden frekansı en yüksek olan da mormuş. Bu bilgileri görünce büyülendim. Ve bu seslerden yararlandım. İzleyenleri biraz zorlayacak bir sergi, “McDonald’s doyumu” yok. Durup karşısında biraz izlemeniz gerekiyor.

 

Belgesel tutkunu
Film müzikleri de yapan hatta Ortadoğu temalı filmler için kapısının çalındığını söyleyen Mercan Dede, belgesel ve belgesel müziği yaratmayı çok sevdiğini söylüyor.

 

“REKLAMIN YERİNDE KALP ATIŞI VAR”
Bütün bu anlattıklarınızın her donesinde tasavvuf hissediliyor. Zaten o yönünüzle de tanınıyorsunuz. Dünyanın bugünkü hali karşısında tasavvuf nasıl bir konumda sizin için?
Tasavvufta biliyorsunuz temel odak noktası içe dönmektir. “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir”; bu çok güçlü bir ifade. Aslında tasavvuf, manevilik ve bilimin buluştuğu bir noktadayız şu an. Bu üç kavram da işin özünün içte olduğuna parmak basıyor. NY Times’ta bir makale okudum geçenlerde; gelişmiş ülkelerde 17-70 yaş arası bir bireyin sabah kalktığı andan itibaren ertesi sabaha kadar geçirdiği süre içerisinde günde gördüğü ortalama reklam sayısı 2 bin 51. Buna televizyon reklamları dahil değil. Sürekli bir bombardıman altındayız dışarıdan gelen. Benim için ‘pornografik’ kelimesinin tanımı özden yoksun olan şey demek. Tasavvufa döndüğünde, reklamın yerini kendi kalp atışın alıyor, ki bu muazzam. Bana göre aslında herkes müzisyen. Kalbin bir ritmi var. Aslında içinde senin bile bilmediğin harika bir müzisyen yatıyor. Oraya girdiğin an bir şeyler durmaya başlıyor. O durgunluğun içinde muazzam güzellikte bir dünyayla karşı karşıyasın. Ve bu dururken bir yandan bu kadar reklama boğulmak, diğer yandan Suriye’de yaşananları gördükçe gündelik sorunlara takılıp kalmak, seni içindeki özden uzaklaştırıyor.

Peki, hiç mi umutsuzluğa kapılmıyor ve sinirlenmiyorsunuz?
Tabii ki umutsuzluğa kapılıyor ve sinirleniyorum. Fakat sinirlenme mekanizmasının şefi ego. Hepsi nefisle, egoyla ilgili. Aslında çok az kendimiziz (gülüyor). Portakal suyunu düşünün; içindeki portakal oranı 0.01’dir. İşte, biz de böyleyiz. Tabii ben bunu kendim için söylüyorum. Gandhi, Mandela ve Atatürk gibi büyük isimler gerçek özler. Bu kişiler bir şekilde zihindeki ve kalpteki atıkları temizleme gücüne sahipler. Kalbimizin çarptığı her an umut var. Bu bir başlangıç noktası. Her halükârda tüm bu umutsuzluk, sinir ve hayal kırıklıkları bizim yargıç olmamızdan kaynaklanıyor. Bir söz vardır; “Yargıç gidince dava düşer.” Yargılamadığın an, umut ya da umutsuzluk diye bir şey yok. An var sadece ve anda da sıkıntı yer almıyor. Egonun olmadığı tek yer an.

Röportajdan önceki sohbetimizde 50 yaşında olduğunuzu söylediniz. Kilometre taşı dönemlerden biridir 50 de. Karakterinizi nasıl etkiledi bu durum?
Yaş ilerledikçe zaman hızlı geçiyor. Hayata bakışın ve kararların daha stratejik bir boyut kazanıyor. Önceliklerin değişmeye başlıyor. Woody Allen’ın bir röportajında okumuştum; “İnsanlar genelde yaşlandıklarında daha bilge olurlar, bende hiç öyle bir durum yok” diyor. Ben de aynı şeyi kendim için söyleyebilirim.

 

 

Televizyon izlemediğinizden bahsettiniz. Peki, film de mi izlemiyorsunuz?
Netflix’ten dizilere bakıyorum. Projeksiyon makinem var. Onu duvara yansıtarak film izliyorum. Belgeselleri çok seviyorum. Film müziği de yapıyorum zaten aynı zamanda. Benim alerjim işin reklamsal boyutuna. Troya Atı hikâyesi var ya, bence televizyon tam da bu. İyi ki sanat var! Bizi hayatın bu kaosundan çıkarıp, her daim kalmak istediğimiz moda götürüyor.

Müzik, sinema, tiyatro, dizi gibi yan dallara baktığınızda sizi son zamanlarda etkileyen işler neler?
Cirque du Soleil’in ‘Luzia’ adlı şovuna bayıldım. ‘Interstellar’ filmini çok beğendim. Bir de Netflix’in yeni dizisi ‘The Get Down’a bayıldım. 1960’lı yılların ortasında Bronx’taki funk, hip-hop ve graffitiden oluşan kültürün başlangıcını anlatıyor. Her bölümün adı Mevlana’nın bir sözü. Mesela ilk bölümü “Nerede yıkıntı varsa, hazine onun altındadır”dı. Direkt Bronx’u tanımlıyor. Bir de başta da dediğim gibi Burning Man festivalinden inanılmaz etkilendim.

Son olarak hayallerinizi sorayım. Malum anda kalmak, öze dönmek gibi hayaller de hayata tutunmamızı sağlıyor.
Aslında o hayal, zaman içerisinde benim için çok değişmedi. Herkesin hayatta inandığı ve gitmek istediği bir yer vardır, ki benim için var olacak bir yer değil burası. Tek hayalim son nefesime kadar o yolculuğa devam etmek, inandığım yolda yürümeye devam etmek. Her gün kalktığımda biraz da olsa iyi bir insan olmaya çalışmak, oraya doğru bir adım atabilmek ve ne olursa olsun, bu yoldan dönmemek benim için çok önemli. Vaktinde plastik su borusundan ney yaptım. O günlerde bana biri albüm yapacağımı söylese gülünesi bir yorum olurdu. Fakat öyle bir adanmışlık varsa, işte bundan dolayı bir yerlerden kapılar açılmaya başlıyor. Başarı ve başarısızlığa aldırmadan yürümek lazım.