DÜŞÜNCE

Murat Somer: Demokrasi endişesi

Koç Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Somer, ABD'de Donald Trump'ın başkan seçilmesiyle etkisini iyice gösteren otoriterleşme dalgasını, 19'uncu yüzyıl sonu ve iki dünya savaşı arası döneme benzetiyor. Ona göre, tarih doğru okunursa çıkış yolları var.

Burak Tatari

Murat Somer kimdir?
Doç. Dr. Somer, etnik ve dindar siyaset ile Kürt meselesi konusundaki çalışmalarıyla tanınıyor. Bunun yanı sıra demokratikleşme, otoriter ve hibrit rejimler konusunda uzman bir akademisyen.

 

Donald Trump'ın ABD başkanlığına seçilmesine nasıl tepki verdiniz?
İlk anda ''Dünyayı daha iyi anlamak için daha çok çaba sarf etmemiz gerekiyor'' diye düşündüm.

Birçok siyaset bilimci Trump'ın başkan olabilmesini Demokratlar’ın Bernie Sanders yerine Hillary Clinton'ı aday göstermesiyle açıklıyor. Katılır mısınız?
Bunun Sanders veya Clinton meselesi olmadığını düşünüyorum. Bir ihtimal, sağcı popülist söyleme karşı solcu popülist söylem daha başarılı olabilirdi. Sanders'ın, Clinton'a göre bazı dezavatantajları ve avantajları vardı. Sanders'ın adaylığı ABD toplumu için daha kutuplaştırıcı olabilirdi. Ancak Sanders'ın en büyük avantajı aynı Trump gibi, Amerikalılara radikal değişiklik talebinde bulunmasıydı.

Trump'ın seçilmesinin ardından Fransa'da aşırı sağın temsilcisi Ulusal Cephe'nin lideri Marine Le Pen, ''Onların dünyası yıkılıyor. Bizimki kuruluyor'' dedi. Bu söz ne anlama geliyor?
Kendilerini konumlandırdıklarını gösteriyor. Öncelikle Trump'ın seçilmesinden pay çıkartan siyasal aktörlere baktığımız zaman devamlılık görüyoruz. Bana göre bir lider, Trump'ın seçilmesine çok sevinse bile bunu gösterirken dikkatli olmasında fayda var.

“OTOKRASİ SONUÇTUR”
Bundan sonra çoğulcu demokrasi, çok kültürlülük, ifade özgürlüğü gibi kavramların yerini otokrasi mi alacak? Böyle bir yargıya varmak için acele mi etmiş oluruz?
Endişelenmekte haklıyız. Ama bu yargıya varmak için aceleye etmiş oluruz. Otokrasiyi bir sonuç olarak görmek lazım. İki noktayı vurgulamak gerekli. Bu dünya görüşü sadece 1990'larda küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla oluşan dünya düzenine değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin temsil ettiklerine de karşı. Fakat içinin şu an oldukça muğlak ve boş olduğunu görmek gerekiyor. Çünkü kendisini daha çok karşıtlık üzerinden konumlandırıyor.

İkinci nokta nedir?
Şu an yaşadıklarımız 19'uncu yüzyıl sonu küreselleşme dönemine ve iki dünya savaşı arasında yaşadıklarımıza çok benziyor. O zaman da demokratikleşme çabaları, projeleri başarısızlığa uğramıştı. Otoriter rejimler ortaya çıkmıştı. O dönemde de sosyal demokrat, liberal görüşlere karşı çıkmış popülist söylemlerin en baştan belirgin siyasal projeleri yoktu. Ancak popülist söylemlere karşı demokratik kurumları korumak isteyen grup ve aktörler kendi bölünmüşlüklerini aşıp, ortak stratejiler geliştiremediler. Korumaya çalıştıkları kurumların neden halkın çıkarına olduğunu kitlelere anlatamadılar. Kurumlar elit projesi olarak kalınca halka mal olamadı. Ve bugün de olduğu gibi karizmatik liderler çıkaramadılar.

 

 

“KİTLELER OTORİTER YÖNETİM ARAYIŞINDA DEĞİL”
Bu tip durumlara demokratlar ve liberaller nasıl bir yanıt vermeli?
Öncelikle bu içi boş hareketleri destekleyen kitlelerin bunu, otoriter siyaset arayışıyla desteklediklerini zannetmemeliyiz. Trump'ın seçim mitinglerindeki ırkçı ve homofobik söylemleri görüyoruz. Bunlar var. Ama o hareketleri destekleyen milyonların hepsinin ırkçı olduğunu, otoriter yönetim aradıklarını düşünmemek gerekiyor. Otoriter rejimler halk istediği için gelmiyor. Ancak eğer karşılarındaki siyasal hareketler başarısız olur ve meydan bu hareketlerin liderlerine kalırsa, onlar o kitlelerin başka korkularını veya ihtiyaçlarını kullanarak otoriter rejimler oluşturuyorlar. Kitlelerin istekleriyle otoriterlik isteyen küçük ama örgütlü çıkar gruplarının ve liderlerinin arzuladıkları aynı şeyler değil.
Brexit ve ABD seçimleri gibi sonuçlara bakarak geniş kitlelerin demokratik kurumlara ve söylemlere sahip çıkmadığı sonucuna varabilir miyiz?
Bu kurumları ve söylemleri korumak isteyenlerin birleşmesi ve kitlelerle daha iyi iletişim kurması gerekiyor. Bardağın dolu ve boş tarafını görmek gerekiyor. Bir tek Amerika veya Türkiye yok. Toplumların yarısının bazı değerlere sahip çıktığını görüyoruz. Yeni orta sınıflar var ve dünyaya farklı bakıyorlar. Herkesin ilerlemeci anlayışa aynı oranda dahil olmasını sağlayacak projeler üretememiş durumdayız. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı farklı tepkiler de bunun örneği. Trump'a verilen desteği sadece küreselleşmeden faydalanamayanlar ve bundan zarar görenler olarak açıklayamayız. Trump'ın kitlesine bakıldığında işini kaybeden veya kaybetmekten korkan mavi yakalılar olduğu kadar küreselleşmeden faydalanmış orta kesim tüketiciler de var. Ama onların da değerler alanında rahatsızlıkları var. Türdeşlik arayışı, alışılan hayat tarzını sürdürme ile çeşitlilik arayışında olanlar, bu çeşitliliğe uyum sağlayamayanlar ile kucaklamak isteyenler arasında ayrım ortaya çıkıyor.

Hemen her ülkede bu değer ayrımının metropoller, kıyı şeritleri ile taşra ve iç kesimlerde başka sonuç ortaya çıkardığını görüyoruz. Bu, nasıl açıklanabilir?
Demokratikleşme çabalarının çok büyük kesimler üzerinde başarılı olduğunu da görüyoruz. Türkiye'ye bakalım. Gezi hareketlerinin bazı bölümlerine baktığımızda, Türkiye'de 20 sene önce göremeyeceğimiz kadar hayata farklı bakan, çeşitliliğe saygılı, çoğulculuk arayışında olan, siyaseti mizah yoluyla yapmaya çalışan insanlar vardı. Demek ki bunu gelişme olarak görebiliriz. Ama bu, toplumun tümü için geçerli değil. Geri kalanı da anlamak gerekiyor. Zor olan da bu. İnsan hakları, demokrasi o insanların hayatında nereye oturuyor veya oturabilir? Çocuk evlilikleri meselesinde farklı kesimleri bir araya getiren tepkiler verilebildiğini ve etkili olabildiğini gördük. Laiklik, azınlık hakları gibi soyut kavramlar bu tür somut sorunlar üzerinden anlatılınca kitleselleşebilir.

KAPİTALİZM-DEMOKRASİ EVLİLİĞİNDE ÇATIRDAMA
Sosyal devletin başarısızlığı tam burada mı?
Bu kesinlikle kapitalizm-demokrasi evliliğindeki bir çatırdamaya işaret ediyor. Sosyal devlet projesinin de kendi içerisinde çürümesi söz konusu. Dünya genelinde gerçekten başarılı sosyal devlet projelerinden söz edemeyiz. Kendilerini sosyal demokrat ideolojiye ait gören insanlar ideolojilerini yenilemekte başarısız oldular. Yeni projeler üretilmesi gerekiyor. Ancak iki taraf da bunda başarısız. Trump tarafının tepki duyduklarının yerine ne getirecekleri belli değil. Var olana sahip çıkma konumunda olanlar ise statükocu olmayı kendilerine yedirmeyecek olan kesimler. Çeşitliliğe saygı, çoğulculuk gibi değerleri savunuyorlar. Ama işin politik ekonomisine geldiğimizde onlar da dünyaya çok yeni projeler sunamıyorlar.

Önce Brexit, ardından Trump'ın başkanlığı, yarın belki Marine Le Pen... Sandıklardan bu tip isimler çıkmaya devam ederse bir süre sonra akademide, düşünen çevrelerde 'demokrasi karşıtlığı' yayılır mı?
Büyük ihtimalle... Şimdiden başladı bile. Demokrasi şüpheciliği yanında uluslararası işbirliğine kuşkuyla bakmak, ulusalcı çözümler aramak eğilimi var tüm bu liderlerde. Önce kendi çıkarlarımızı koruyalım kalemizi sağlamlaştıralım diyorlar ve bu da insanların güvenlik duygusuna hitap ediyor. Tıpkı 19'uncu yüzyıl sonu ve iki dünya savaşı arası dönemdeki gibi... Demokrasinin değişik tanımları var. Ve çoğunlukçu demokrasi tanımı giderek önem kazanıyor. Ya liberal demokrasiler korunabilecek ya da entelektüel dünyada demokrasi şüphesi işlenmeye başlayacak.