BİYOGRAFİ & PORTRE

Mutlu yıllar Miss Monroe!

O, doğum günü şarkısına bile erotizm katabilen tek yıldız. Ömrü incecik ruhunun yaralarını sarmakla geçmiş hassas bir peri. Ne Elizabeth Taylor gibi pırlantalara sarılan bir diva, ne Sophia Loren gibi ana kraliçe. Mesleği boyunca hak ettiği saygıyı görmeyen, milyonların gönlünü fethederken kendi kalbinin parçalarını toparlayamayan yalnız bir kadın. Marilyn Monroe'nun 90'ıncı doğum gününde ona "İyi ki doğdun" demek için çok sebebimiz var.

Ceren Şehirlioğlu

Zaman dursun!
Bu kare tam 59 yıl önce çekilmiş. Ününün doruğundaki Marilyn Monroe 'Prens ve Şov Kızı' filminde tüm seksapelini konuşturuyor.

 

En yakın arkadaşlarından biri metot oyunculuk duayeni Lee Strasberg'in kızı Susan idi. New York'taki efsanevi Actors Studio'da ders aldığı günlerde, zamanın çoğunu Strasberg'lerle geçiriyor, hatta onlarla yaşıyordu. Bir gün Susan'la sohbet ederken resme merakından bahsetmişti. Ressamlara duyduğu hayranlık, sanatın büyüsü, sevdiği tablolar heyecanla muhabbeti sarmalıyordu. Susan, bir eskiz defteri uzattı, "Hadi çiz" dedi.
Önce kendini çizdi. Elinde şampanya kadehi, kıvrımlı, uçup gidecekmiş gibi serbest çizgilerle salınan bir kedi kadın. Altına da "Hayat kısa, koyver gitsin!" diye not düştü. Ardından eski püskü, acıklı elbisesi, tek çorabıyla küçük bir kız çocuğu; altındaki not: "Yalnız."
Marilyn Monroe, 1950'lerin ortasında New York'ta en mutlu günlerini yaşarken bile içinde çatışıp duran iki karanlık ruhla hesaplaşıyordu. Biri, her adımın cennetten çıkma, hayatın şampanya köpüğü gibi hafif, seksin dondurma olduğu bir dünyanın kızıydı. Okunacak kitaplar, gezilecek sergiler, öğrenilecek ne çok şey, ne çok şey vardı! Hayat, herkesin onu hayran gözlerle izlediği, her kapının yeni maceralara açıldığı bir lunaparktı. Ama diğer yaralı ruh, sevincini hep kursağında bırakıyordu. En ufak bir eleştiride unufak oluyor, geceleri uykusuz bedbaht şiirler yazıyor, uyku haplarıyla sızıp karanlık rüyalar görüyordu. Bir rüyasını sabaha karşı kan ter içinde uyandığında kara kaplı günlüğüne not etmişti:
"Lee (Strasberg) içimi görmek için bani ameliyat etmesi gerektiğini söyledi. Göğsümü kesip açtı ve gördükleri onu müthiş hayal kırıklığına uğrattı. İçim bomboştu. Tamamen boş! Kan bile yoktu. Sadece bir tahta parçasını testereyle doğramışçasına uçuşan talaş tozu. Onu hayal kırıklığına uğrattım. Oysa içimden mucizeler çıkmasını bekliyordu."

ELBİSESİ KADAR TEMİZ, PIRIL PIRIL BİR KIZ
Şizofren bir annenin gayrimeşru çocuğu Norma Jeane, babasını hiç tanımadı. Annesi akıl hastanesindeyken koruyucu ailelerle, yetimhaneler arasında utangaç bir yavru kedi gibi savruldu. 12 yaşına bastığında güzel bir kız olduğunu fark etmeye başlamıştı. Bisikletle gazete dağıtan oğlanları kandırıp, bir tur atmaya ikna etmesi ne kadar kolaydı; ya da limonata satan çocuk bir bardak bedava vermeye nasıl meraklıydı. Kirli sarı, kıvır kıvır saçlarıyla ağaçlara tırmanıp, Los Angeles banliyölerinde büyük hayaller kurarak büyürken, içindeki gücü keşfetmişti. Seksi olmak hiç fena bir şey değildi. (İlerleyen yıllarda seksin de fena bir şey olmadığını keşfedecekti.)
19 yaşında (1945), Blue Book Model Ajansı'na kaydoldu. Ajansın sahibi Emmeline Snively, Ambassador Hotel'deki ofisinde ilk defa karşısında duran genç kızda sıradışı hiçbir şey görememişti. Tipik sarışın bir Kaliforniya kızıydı. Özel bir güzelliği ya da yeteneği yoktu. Dosyasına ilk izlenimi şöyle not düştü: "Norma Jeane'i otele fotoğrafçı Potter Hueth getirdi. Üzerinde basit bir elbise, elinde birkaç fotoğraftan oluşan portföy vardı. Genellikle model seçmelerine beyaz elbiseyle gelinmez. Üzerindeki elbise kendisi kadar temiz, ütülü ve pırıl pırıldı."
Snively, Monroe'nun podyumda yürümek için de pek iyi bir tercih olmadığını not ediyordu: "Yürürken dizleri kilitleniyor. Dizlerini kıramadığı için kalçasını fazla sağa sola sallıyor." Bahsettiği kalça, sadece birkaç sene sonra ‘Niagara'nın unutulmaz sahnesinde ağır ağır kameradan uzaklaşırken efsaneye dönüşecekti.
Podyumların aranan kızı olmasa da, kameranın onu sevdiği daha ilk günden belliydi. Snively'nin en olağanüstü modeli değildi ama, en çalışkan kızlarından biriydi. Hiç durmadan çalışıyor, kazandığı her kuruşu, özel ders borçlarını ödemek için kullanıyordu. Sünger gibi her bilgi kırıntısını emiyordu. Her fırsata, her müdahaleye, her öneriye, her teklife açık bomboş bir kanvas gibiydi.

 

Henüz her şeyin başında (Soldan saat yönünde)
Henüz üç yaşındayken annesi Gladys Baker ile kumsalda, 1929.
Figüranlık yaptığı zamanlar, 1947.
Yıl 1948. İlk başrolünü almış ama makyajını kendisi yapıyor.
Red Velvet Takvimi için Tom Kelley'e verdiği çıplak poz sonraları efsane oldu, 1949.

 

"NE YAPAYIM, PARAYA İHTİYACIM VARDI"
Birkaç takvim, katalog işinden sonra, 20th Century Fox'un yöneticilerinden Ben Lyon'ın ilgisini çekti. Fakat Lyon, ilk tanışmalarında yıldız olmaya aç Norma Jeane'in kasabalı komşu kızlarını çağrıştıran isminden kurtulması gerektiğini söyledi. "Marilyn olsun" dedi, "Ne dersin?" Hemen kabul etti, soyadının da büyükannesinin soyadı Monroe olmasını istedi. Norma Jeane, 20 yaşında platin sarısı yeni saç modeli ve imzasıyla (MM), bambaşka bir dünyaya doğdu.
Ben Lyon ondaki potansiyeli görse de, stüdyo patronu Daryl Zanuck ile yıldızı hiç barışmadı. Zanuck ilk gördüğü günden itibaren Marilyn'in ‘aptal sarışın’dan öteye gidemeyeceğine inanıyordu. Üzerine ne emek, ne zaman, ne de para harcamak istiyordu. Genellikle beyinsiz seksi kızı oynadığı düşük bütçeli filmlerde rol vermeye meyilliydi.
Ayda birkaç yüz dolardan fazla kazanmıyor, dev bir Hollywood stüdyosuyla çalışmasına rağmen kirasını ödeyemiyordu. Sonunda uzun zamandır çıplak pozlarını çekmek için peşinde koşan fotoğrafçı Tom Kelley'nin teklifini kabul etti ve bir takvim için soyundu. Yıllar sonra Playboy'u Playboy yapan ikonik poza dönüşecek bu kareler için yalnızca 50 dolar aldı (Hugh Hefner, Monroe'dan izinsiz kullandığı fotoğraflar sayesinde milyon dolarlık bir imparatorluk kurdu).
1949'da çekilen fotoğraflar, 1951'e kadar spot ışıklarından uzak kaldı. Ama nihayet, iki yıl sonra Daryl Zanuck'un masasının yolunu buldu. O yıllarda hiçbir Hollywood yıldızının çırılçıplak soyunması söz konusu değilken, Marilyn Monroe'nun seksi kıvrımları tüm gazetelerin ilk sayfasını stüdyonun adıyla birlikte süslüyordu. Zanuck, bunun büyük bir skandal olduğunu, Marilyn'in inkâr etmesi gerektiğini düşünüyordu. "Gazetecileri arayıp fotoğraftakinin sana benzeyen bir genç kız olduğunu söyleyeceksin!" diye tehditler savuruyordu. Marilyn "Hayır" dedi ve ertesi gün en popüler gazeteciyi arayıp, o uysal, nefes nefese, yumuşak sesiyle şöyle dedi: "Ne yapayım, paraya ihtiyacım vardı."

DIMAGGIO KISKANÇLIKLARI
Bu itirafla, Hollywood'un yepyeni bir Sinderella hikâyesi olmuştu. Yetimhanelerde büyüyen tatlı sarışının trajedisi, bir peri masalına dönüşüyordu. Ama şöhreti çığ gibi büyüse de, aldığı para aynıydı. Onun seviyesindeki aktörler astronomik kontratlara imza atarken, Monroe film başına bin 500 dolar gibi komik ücretler alıyor, üstelik ne senaryo, ne yönetmen, ne prodüksiyon üzerinde söz sahibi olabiliyordu.
Bu sırada İtalyan asıllı beyzbol yıldızı Joe DiMaggio'yla tam Hollywood yıldızlarına yaraşır bir aşk yaşıyordu. 1954'ün ocak ayında evlendiler. Muhafazakâr DiMaggio, stüdyoda sürekli seks objesi muamelesi gören karısının ‘evinin kadını’ olmasını istediğini hiç saklamadı. Zaman zaman kabalaşsa da, Marilyn'in hassas ruhundan bir gram anlamasa da, onun uçarı aklını evde spagetti pişiren bir İtalyan mamasına dönüştürmek için çabalasa da, karısını çok seviyordu. Müthiş kıskanıyor, gözünden sakınıyordu ve iddiaların aksine onu dövmedi. ‘Yaz Bekârı'nın unutulmaz etek uçuşması sahnesinde öfkeden çılgına döndüğü doğru. Gecenin 02.00'sinde, binlerce çığlık atan erkek hayranının karşısında, karısının etekleri mazgalın üzerinde uçuşurken Billy Wilder'ın beyaz iç çamaşıra 40 çekimde birden zoom yapması, Katolik Joe'ya tersti. Marilyn ise saatler süren çekimlerde tezahürat yapan "Aç! Aç!" diye bağıran hayranlarının karşısında çocuk gibi neşeliydi. Kocasının burnundan soluyarak seti terk ettiğini fark etmedi bile. DiMaggio ve Monroe, 'üstesinden gelinemeyen farklılıklar'ı sebep göstererek düğünlerinden dokuz ay sonra boşandılar.
Tam bu dönemde MM, stüdyosuyla da yol ayrımına gelmişti. Hiç durmadan kendisine aptal sarışın rollerini getiren Fox'la arasına mesafe koymaya karar vermişken ‘Pink Tights’ın senaryosu önüne geldi. Frank Sinatra'yla başrolü oynayacak ve yine poposunu sallayıp kıkırdamaktan fazlasını yapmayacaktı. Üstelik Sinatra'nın haftada 5 bin dolarlık ücretine karşılık yalnızca bin 500 dolara “Evet” demesi bekleniyordu. Oysa o 'Karamazov Kardeşler'in Grushenka'sını oynamak istiyordu, 'Ulysses' okuyor, şiir yazıyor, içindeki dramatik aktrisi ortaya çıkarmak için bir yılanın deri değiştirmesi gibi sancılı iç yolculuklarla sınırlarını zorluyordu. Fakat onu ‘bir domates kadar yetenekli’ gören Zanuck'la tünelin sonunda ışık görünmüyordu.

 

 

Bir yanda kariyeri bir yanda evliliği
(Solda) Başrolü Tom Ewell ile paylaştığı 'Yaz Bekârı' filminde, ilk evlliğinde fırtınalar koparan unutulmaz sahne, 1955. 
(Sağda) İkinci eşi beyzbol oyuncusu Joe DiMaggio ile mutlu günlerinde, 1954.

 

"ERKEKLER SARIŞINLARI SEVER VE BEN SARIŞINIM!"
Marilyn Monroe, 1950'lerdeki katı stüdyo sistemine başkaldıran ilk kadın aktris oldu. Stüdyoya “Hayır” dedi. Kendi kurallarını koydu ve Marilyn Monroe Productions'ı kurdu.
New York'a taşındı. Elia Kazan, Lee Strasberg, Truman Capote ve havalı entelektüel şürekasıyla bambaşka bir ortama girdi. New York'un havası onu filizlendirdi. Yeni üniversiteye başlayan bir genç kız gibi hevesle okuyor, çalışıyor, her duyduğunu içine çekiyordu.
Dünyanın en büyük yıldızı olmasına rağmen, yeni yetme oyunculuk sevdalılarının ders aldığı Actors Studio'da derslere giriyor, her zaman geç kaldığı için sessiz küçük adımlarla en arka sıralara kurulup dört gözle hocalarını izliyordu.
Şöhret hem tüm kapıları açıyor, hem de ruhundan, bedeninden küçük parçalar kopara kopara onu yok eden bir köpekbalığına dönüşüyordu. "Bazen sadece masaları eğlendirmesi gereken bir piyanist gibi bir yerlere davet ediliyorum. Beni ben olduğum için çağırmadıklarını biliyorum. Sadece bir süsüm" diye anlatıyordu. Üstelik bu ‘herkesi eğlendiren şöhret’in banka hesabında da bir karşılığı yoktu. Tüm dünyayı ayağa kaldıran ‘Erkekler Sarışınları Sever'i şöyle hatırlıyor: "Jane Russell kumralı, ben sarışını oynuyorum. O 200 bin dolar alıyor ben haftada 500. Ama yine de şikâyetim yok. Yalnızca bir soyunma odam olmasını talep ettim. Sonunda işler öyle bir noktaya geldi ki, 'Filmin adı 'Erkekler Sarışınları Sever' ve ben sarışınım!' diye isyan ettim. Çünkü hâlâ bana 'Sen yıldız değilsin' demeye devam ediyorlardı. 'Değilsem değilim, ama sarışınım!' dedim ben de.”
O, stüdyo engellerine, eleştirmenlerin burnu havada yorumlarına, magazin haberlerine rağmen insanların yıldızı oldu. Hastalık derecesine varan geç kalma huyu çalıştığı tüm yönetmenleri çıldırttı, ama bir kere kamera karşısına çıktığında Clark Gable'ın da dediği gibi "Marilyn oradaydı. Her şeyiyle." Yine de içinde müthiş özgüvensiz, sürekli yaralarını deşen ürkek bir kuş vardı. Ne kadar okusa, ne kadar çalışsa da, tatmin olmuyordu.

"ARKANDAN GELİP BOYNUNU ÖPECEĞİM SONRA..."
Arthur Miller ile New York'taki bohem günlerinde Elia Kazan sayesinde tanıştı. İşte içindeki o büyük boşluğu kaplayacak, aradığı şey buydu. Tüm karizması, kültürü, sofistike varlığıyla Pulitzer ödüllü bir yazar. O sırada komünizm propagandasıyla suçlanan, Amerika'nın en ünlü entelektüelinin de aklında kapitalizmi çökertmekten çok Marilyn'in memeleri vardı.
1956'da yazdığı ateşli bir mektup şöyle başlıyordu: "Seni bir dahaki görüşümde eve girdiğimde mutfakta kahvaltı hazırlıyor olacaksın. Arkandan gelip boynunu öpeceğim sonra poponun tatlı kavunlarını okşayacağım. Dizlerinin arkasını ve memelerini öperken yumurtalar yanacak."
Halbuki Miller, Marilyn'i en üzgün zamanlarından birinde tanımıştı. Menajeri Johnny Hyde'ın ölüm haberini almış hıçkıra hıçkıra ağlarken, gözleri şiş ve yorgundu. Miller, bu ilk manzarayı "Hayatımda gördüğüm en hüzünlü şey" diye anlatacaktı.
İlişkileri de bu hüzünlü temayı korudu. Marilyn, Arthur'un gözünden gördüğü öz imgesini sevse de, bir türlü onun aklını tatmin edemediği fikrinden kopamıyordu. İçinde büyük bir yetersizlik, kendine acıma duygusu vardı ve aşklarının ilk ateşi hafiflemeye başladıktan sonra bu güvensizlik kara bir bulut gibi sahip oldukları her şeyi sarmıştı.
"Ben de zorlanıyordum" diye anlatıyordu Arthur Miller, "Onun ruhundaki düşmanları bir çırpıda yok edecek sihirli değneğim yoktu. İlişkimiz yaralıydı, çünkü Marilyn, benim güvencemin tamir edebileceğinden öte kırılmıştı. O müthiş hassas bir enstrüman gibiydi. Varlığı insana heyecan veriyordu; ta ki kendini yok etmeye başlayana kadar."
Marilyn için 'hassasiyet' her şeyin kalbinde yatıyordu. Bunu Lee Strasberg ile çalışmalarında daha net farkına varmıştı. "Hassasiyet oyunculuğumun anahtarı. Bir aktör hassas bir enstrüman olmalı. Isaac Stern kemanına nasıl özen gösteriyor mesela. Peki ya herkes, o kemanın üzerine çullanıp kırsa!"

 

Yeni evliler
Marilyn Monroe ve Arthur Miller, evliliklerinin ilk dönemlerinde Laurence Olivier'nin çektiği ve başrolü Monroe ile paylaştığı 'Prens Ve Şov Kızı'nın çekimleri için Londra'dalar.
Her şey yolunda görünse de çift bundan yaklaşık beş yıl sonra boşandı.

 

"SEVEMEYECEK BİRİNİN KARISI OLMAK"
Parkside'daki evlerinde yaşarken, bir gün kocasının günlüklerini buldu. Sayfaları çevirdikçe, elleri titremeye, kalbi ağzından çıkacak gibi atmaya başladı. En korktuğu şeyin resmi, gün gibi karşısında duruyordu. Miller satırlarca Marilyn'in onu ne kadar hayal kırıklığına uğrattığından söz etmiş, arkadaşlarının yanında ondan nasıl utandığını anlatmıştı.
"Sevemeyecek birinin karısı olmak" diye yazmıştı daha sonra kendi günlüğüne. "Karanlıkta o çok tanıdık canavarlarımı görüyorum. Tüm dünya uyuyor. Ah huzur, sana nasıl ihtiyacım var..."
Bu keşiften sonra her şey yokuş aşağı yuvarlandı. Marilyn korkunç bir uykusuzluğun ve depresyonun pençesinde kıvranıyor, 20th Century Fox'la yeniden imzaladığı yedi filmlik sözleşmeyi yerine getirebilmek için çalışacak enerjiyi bulmakta zorlanıyordu.
1960'ta Miller'ın yazdığı, John Huston'ın yönettiği ‘Uygunsuzlar’ için neredeyse tüm seneyi Nevada çölünde geçirdi. Miller'la kâğıt üstünde olmasa da ruhen ayrılardı. Çekimler korkunç geçiyordu. Huston her gün Las Vegas kumarhanelerinde 10 binlerce dolar kaybediyor, masraf prodüksiyon bütçesinden çıkarken, Marilyn'in uzayan sahneleri stüdyoya dert oluyordu. Hap bağımlılığı öyle bir hale gelmişti ki, zaman zaman uyandırılamadığı için, sızmış halde makyajının yapılması gerekiyordu. Üstelik kocasının onu düşünerek yazdığı rolden de nefret etmişti. Üç kovboyun gözünde basit bir sarışından öteye gidemeyen Roslyn'i oynuyordu.
‘Uygunsuzlar’ın çekimleri zar zor tamamlandıktan sonra terapistinin acil kararıyla New York'taki Payne Whitey akıl hastanesine yatırıldı.

AKIL HASTANESİNDE DÖRT KÂBUS GÜN
Altı ay sürmesi gereken tedavi, daha ilk günden kâbusa dönüştü. Marilyn dinlenmek için yattığını düşünürken, kendini bembeyaz, küçücük, bomboş bir yumuşak hücrede buldu. Kapılar kilitli, içerisi ölüm gibi sessizdi. Arada sırada gardiyan gibi hemşireler gelip onu zorla soğuk küvette yıkıyor, ilaçlarını verip yeniden hücreye tıkıyordu. Ağlayıp, çığlık attıkça daha çok psikotik muamelesi görüyor, kolları deli gömleğiyle bağlanıyordu.
Bir gün küçük hastane odasında kilitliyken başucundaki sandalyeyle camı kırdı. "Elimde bir cam parçasıyla bekledim" diye yazıyordu günlüğünde. "Gürültüye koşan hemşirelere şöyle dedim: 'Eğer bana deli muamelesi yapacaksanız, ben de deli gibi davranırım!'
Serbest bırakmazlarsa kendine zarar vermekle tehdit etti. Sonunda böylesi bir skandalla uğraşmak istemeyen hastane, Monroe'yu alelacele taburcu etti.
Nisan 1962'de son gücüyle ‘Something's Gotta Give'i tamamlamaya çalışsa da, sonunda sete gelmeyişleri, hastalıkları, repliklerini sürekli unutması, öfke nöbetleri, stüdyonun kontratını feshetmesine neden oldu. Fox bu sırada sinema tarihinin en pahalı prodüksiyonu, Elizabeth Taylor'ın Kleopatra'sına para akıtıyordu ve her zamanki gibi Daryl Zanuck'un Monroe'ya karşı hiç tahammülü yoktu.
Son günlerini Brentwood'daki evinde yardımcısı Eunice Murray ve terapisti Ralph Greenson'la geçirdi. Eski kocası Joe DiMaggio tüm bu süreçte hep yanındaydı. Hatta defalarca onunla yeniden evlenmek istediğini söyledi. Ama 5 Ağustos 1962'de kötü haberi aldı.
Marilyn Monroe yatak odasında ölü bulundu. Başucundaki çekmecede 15 reçeteli ilaç kutusu vardı. İncelemelerin ardından ölüm sebebi intihar olarak belirlendi. Ancak bugüne kadar ölüm nedenini çevreleyen gizem çözülemedi.
Fotoğrafçı Cecil Beaton, bir çekimin ardından onun için şöyle demişti: "O yetişkin gibi davranan afacan bir çocuk. Annesinin tavan arasında güve yemiş eldivenleriyle, eski topuklu ayakkabılarla, bardaklara gazoz doldurup şampanyaymış gibi yaparak yıldızlı hayaller kuran bir küçük kız. Büyüklerin çay partisine ilk kez davet edilmiş gibi heyecanlı, neredeyse kanepenin üzerinde hoplayacakmış gibi neşeli bir performans sergiliyor. Hepsi sanattan yoksun, alelacele, aşırı, fazlasıyla neşeli bir gösteriden ibaret ve korkarım gözyaşlarıyla sonuçlanacak."
Monroe, öldüğü günden sonra binlerce hayranını acıyla başbaşa bıraktı. Sadece New York'ta ölümünün ardından 12 intihar vakası yaşandı. Bir hayranı intihar mektubuna şu notu düştü: "Eğer dünyanın en güzel insanının yaşayacak bir şeyi kalmadıysa, benim de yok demektir."
O, bugün hâlâ Lindsay Lohan, Amy Winehouse, hatta Britney Spears gibi kayıp kızların azizesi. Şöhretin parça parça ettiği hassas ruhların tanrıçası. Tüm dünyanın aşkıyla bile kabuk bağlamayan derin yaraların kurbanı. Ve günlüğünün ilk satırına yazdığı gibi "Yalnız, hep yalnız..." 

 

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı ŞUBAT 2016

Ezber bozan aşk hikâyesi

Cate Blanchett nadir bir mücevher gibi. Günümüz sinemasının belki de en etkileyici kadını. Sade ve klasik görünümüyle özellikle dönem filmlerinin yıldızı. Bu kez, 'Carol' ile bizleri 1950’lere götürüyor ve iki kadının zor aşkının sürüklediği bir dramın içine bırakıyor.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı EYLÜL 2016

Sarah Jessica Parker ile yine yeniden...

‘Sex and the City’deki, Carrie Bradshaw, yıllarca kadınların en yakın arkadaşlarından biri gibi oldu. Neşeli, romantik, zevkli, yaratıcı ve çoğu kez arkadaşlarına göre dengeli biriydi Carrie. Sarah Jessıca Parker, kariyer hayatında kendisini zirveye taşıyan bu rolden sonra yepyeni bir diziyle hayranlarıyla buluşuyor. ‘Divorce’ (Boşanma) adlı dizi ekim ayında HBO’da gösterime girecek. Yeni karakteri Frances’ten yeni bir fenomen çıkar mı?

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı EKİM 2016

‘Yol’ yeni kurgusuyla çıkmaya hazırlanıyor

Cannes’da aldığı ‘En İyi Film’ ödülüyle, Yılmaz Güney’in siyasi ve sanatsal kişiliğiyle, hakkında anlatılan bitmez tükenmez hikâyelerle bir fenomen… Tarık Akan hayata veda ettiğinde sevilen oyuncuyu anmak isteyenlerin de dilindeydi. Evet, ‘Yol’dan bahsediyoruz. Film, 35 yıl sonra yeniden, kullanılmayan ama uzun süre kulaktan kulağa anlatılan yeni sahnelerle izleyiciyle buluşacak. Filmin İsviçreli yapımcısı Donat F. Keusch yeni versiyonu 2017’de göstermek için hazırladığını söylerken, Güney’in çevresinden gelen ilk tepkiler olumsuz.

DEVAMINI OKU