DOLCE VITA

New York’un tüm günahları

Truman Capote, kendi sosyal intiharını hazırladığı skandal öyküyü yazmadan önce, New York jet-setinin güzel 'kuğularının' sır kutusuydu. Hollywood yıldızlarının ağladığı omuz, aristokratların dert ortağı, hem iyi bir parti, hem sıkı bir dedikodu için adresti. 1960'ların yüksek sosyetesi uzun bir dönem, Capote'nin hinliklerle dolu aklının oyunlarıyla şekillendi.

Ceren Şehirlioğlu

Muhteşem balonun girişi
Truman Capote, 1966'da verdiği efsanevi maskeli baloda borsacı Frank Schiff ve eşini karşılıyor, 1966.

Elızabeth Taylor'ın, Eddie Fisher gibi bir kıroyla ne işi var? Ann Woodward kocasını bilerek öldürmüş ve polisleri rüşvetle susturmuş olabilir mi? Lee Radziwill, kardeşi Jackie Kennedy'yi ölümüne kıskanmaktan kuduracak mı? Bill Paley karısı Babe'i aldattığı yatağın kanlı çarşaflarını kendi elleriyle mi yıkadı? Peki ya Lauren Bacall'ın oral seks macerası?
Truman Capote, tüm kirli çamaşırların yerini biliyordu. Dev bir çamaşırhaneye dönmüş aklı, 1960'ların karanlık Hollywood sırlarını da, New York elitinin edepsiz kaçamaklarını da bir muhasebeci disipliniyle saklıyordu. New York'un en sükseli 'it-girl'ü Babe Paley ile ilk kez kocası CBS patronu Bill Paley'nin özel uçağında bir yanlış anlaşma sonucu tanıştı. Bill'in, 20'li yaşlarında hercai bir gay olan Capote'yi davet etmeye hiç niyeti yoktu, fakat arkadaşı Tom Selznick “Truman da bizimle gelsin mi?” diye sorduğunda Amerikan başkanı Truman zanettiği için heyecanla “Elbette!” demişti. Kısa boylu, şirret, hafiften ayyaş bir yazarla karşılaşmayı ummuyordu. Manhattan'ın prensesi Babe ise, malikânelerinin bomboş odalarındaki yalnızlığına ilaç gibi gelen bu eksantrik adama dört elle sarıldı. Kısa zamanda sosyetede dillerine dolamadıkları armatör eşi, yerin dibine sokmadıkları model, ifşa etmedikleri çapkın bankacı kalmadı. La Pavillion'daki öğle yemekleri, Lee Radziwill, Slim Keith, Babe Paley ve Gloria Guinness gibi jet-set kadınlarının acımasız sofrasında yeniyordu. Capote inanılmaz kıvrak zekâsı, gözlem kabiliyeti ve keskin diliyle 'kuğular' dediği bu varlıklı güruhun huysuz prensine dönüşmüştü.

 

 

Hep birlikte
Truman Capote'nin en önemli sır ortaklarından Babe Paley (solda).
Şöhret ve geceler
(Soldan saat yönünde)
Capote'yi şöhrete ulaştıran 'In Cold Blood', 1959 yılında Kansas'ta dört kişilik bir ailenin cinayete kurban gitmesini konu alıyor.
Truman Capote, şarkıcı Pearl Bailey ile dansta.
Capote, 1979'da New York'taki değişmez adresi Studio 54'te.

YÜZYILIN PARTİSİ
Aslında bir anlamda çocukluğundan bu yana hayalini kurduğu hayatı, sosyal tırmanıcılık becerileriyle kazıya kazıya elde etmişti. Louisiana'da orta sınıf zengini bir aileye doğan Capote, “Hayatta orta sınıf zenginliğinden daha sıkıcı bir şey olamaz” diyordu. Hep sınırsız para, lüks ve ışıltı dolu bir hayatı düşlemişti. “Stil her şeyden önemlidir” diyordu. Orta sınıf sıradanlığından iğreniyor, Avrupalı hanedan çocuklarının, Wall Street milyarderlerinin, film yıldızlarının sınır tanımayan coşkunluklarına boğulmak istiyordu.
17 yaşında doğum yapan annesi, oğlunu dört yaşında terk edip “anne olmaya müsait olmadığını” söylemişti. Bir süre sonra da intihar ederek hayatına son verdi. Capote, bir kere bile çocuklarına sarılmamış Babe Paley'nin soylu soğukluğunda, New Orleans'lı annesini görüyordu. Ona müthiş bir sevgi beslemesine rağmen, içten içe kinlenmekten de kendini alamıyordu.
1966'da yazdığı 'In Cold Blood' (Soğukkanlılıkla) inanılmaz bir başarı elde ederek, ona istediği hayat standartlarını sağlamıştı. Milyon dolarlık servetini, sosyetenin tam kalbinde sağlamlaşan yerini akıllara durgunluk verecek derecede gösterişli bir partiyle kutlamaya karar verdi.
Tabii partiyi kendi adına vermenin pek kibirli bir hareket olacağını biliyordu. Bunun yerine yeni Washington Post'un başına getirilen Kay Graham'ın onuruna bir balo düzenleyeceğini açıkladı.
Tarih 28 Kasım, yer Plaza Otel'in balo salonu olacaktı. Bütün bir sene yanından bir saniye bile ayırmadığı not defterinde davetli listesinin komplike hesaplarını yaptı. Bridgehampton'da bir havuz kenarında, Agnelli'lerin yatında, Elizabeth Taylor ve Richard Burton'ın limuzininde, Warhol'un stüdyosunda 540 davetliyi inanılmaz ince bir hesapla şekillendiriyor, genellikle yazmak için kullandığı derin konsantrasyonu bu gizli not defterine ayırıyordu.
Balonun yarattığı beklenti öyle bir hale gelmişti ki, tüm New York davetli listesiyle ilgili söylentilerle çalkalanıyor, listede adı olmayacağını düşünenler türlü numaralarla Plaza Otel'den o gece içeri adım atabilmenin bir yolunu arıyordu. Capote, en yakınındakilere bile “Belki varsın, belki yoksun” diyerek işin gizemini iyice körükledi.
Genellikle zenginler arasında sıkıcı bir kamplaşma olduğunu söylüyordu. Jet-setler jet setlerle, aktörler aktörlerle, entelektüeller entelektüellerle takılıyordu. Fakat bu parti tüm klişeleri kıracak, zenginlerin dünyasına demokrasi getirecekti! Bu devrimci fikrini taçlandırmak için de herkesin siyah beyaz giyinmesini ve maske takmasını istedi. Balodan bir ay önce beşinci Cadde'deki Saks'ın özel olarak ürettiği maskeler tükendi. Ziyaretçi listesinde adı olmayanlar itibarlarını kurtarmak için yalandan seyahatler planladılar. Bazıları da orkestranın bir üyesi ya da garson olarak içeri sızmaya çalıştı. 28 Kasım günü Plaza'nın önü, gizli servis ekipleri (Başkan Lyndon Johnson'ın kızı Lynda Bird Johnson'ın katılımı sebebiyle), korumalar (Hindistan'dan gelen Mihrace'nin adına) ve yüzlerce paparazzi ile doluydu. Kapının önüne çekilen onlarca limuzinin içinden New York'un, hatta dünyanın en parlak isimleri iniyordu. Frank Sinatra ve Mia Farrow maiyetleriyle oradaydı, Lauren Bacall maskesinin gizleyemeyeceği kadar güzeldi, Capote'nin 'kuğuları' elbette tam takım en şık elbiseleriyle dev salonda süzülüyordu. Orkestra twist çalıyor, Plaza'nın ünlü tavuk kızartması servis ediliyor, Sinatra hiç durmadan Wild Turkey içiyordu.
Agnelli'ler poker oynamak için erken ayrıldı, hanımlar bir süre sonra takma kirpiklerini kaşındırdığı için maskelerini çıkardı, Guinness'ler başka bir mekânda geceye devam etmek için evsahibiyle vedalaştı. Sabahın 3'ünde son bulan 'yüzyılın balosu' Truman'a 500 mutlu ve nüfuzlu arkadaş kazandırırken onbinlerce de düşman yarattı.
Yakın arkadaşı Elizabeth Taylor ve Jackie Kennedy davetli olmasına rağmen gelmeyenler arasındaydı.

 

Capote'nin New York'ta olay yaratan partisi ve ünlüler
(Soldan saat yönünde)
Frank Sinatra ve karısı Mia Farrow, Truman Capote'nin partisinde.
Truman Capote, 1950'ler New York'unda Marilyn Monroe ile dans ediyor.
Capote'nin New York partisini onuruna düzenlediği Washington Post'un yayıncısı /editörü Katharine Graham ve William Baldwin.
Jackie Kennedy'nin kardeşi Lee Radziwill, Capote'nin meşhur maskeli partisine hazırlanırken.
Partinin konukları arasında Henry Ford II ve eşi de vardı.
Aynı partide, Amerikalı oyuncu Tallulah Bankhead...

MARILYN Mİ, ELIZABETH Mİ?
Elizabeth Taylor ve Capote ortak arkadaşlarının Connecticut'taki çiftlik evinde tanışmıştı. Taylor, o zamanlar henüz hayatta olan Mike Todd'la beraberdi. “Genellikle topluluk içinde sürekli birbirini mıncıklayan çiftlerin ilişkisinde problem yaşadığını düşünürüm” diyordu, “Ama bu ikisi beni yanıltacak cinstendi. Bütün gün üzerlerinde neşeyle zıplayan yavru köpeklerle sarmaş dolaş öpüşerek çimenlerde yuvarlandılar.”
Taylor, Capote'nin 1962'de ölen yakın dostu Marilyn Monroe'dan farklıydı. “Marilyn'in içinde doymak bilmeyen bir sevilme arzusu vardı” diyordu. “Oysa Taylor ‘ya sev ya terk et’ türü bir yaklaşıma sahipti, Monroe'nun ölümcül kararsızlığından onda eser yoktu.”
Hollywood'un en büyük divası, Truman'ı en güvenilir içki arkadaşı olarak görüyordu. Hastane ziyaretinde bile onunla Dom Perignon paylaşacak pek fazla arkadaşı yoktu.
Aynı şekilde Lauren Bacall, Liza Minelli ve Montgomery Clift gibi içkisine düşkün dostlarıyla Plaza'nın Oak Bar'ında ya da St. Regis Hotel'in havalı süitlerinden birinde martinisini yudumluyordu. Hollywood'un en büyük yıldızlarının en saçma anlarına şahit oluyor, kimin eli kimin cebinde bir bir not ediyordu. “Ben yazarken kalem değil makas kullanıyorum” diyordu. Ömür boyu yaptığı her konuşmanın yüzde 95'ini hatırladığını iddia eden bu adam, baharatı tam yerinde skandallarla dolu dedikoduları almak (ya da vermek) için en doğru adresti. Fakat bu ürkütücü zekâ, 1975'te Esquire dergisinde yayımlanan ‘La Côte Basque’ adlı kısa öyküsüyle kendi karnına saplanıveren bir hançere dönüştü.

 

Bitmeyen partiler
Jerry Hall, Andy Warhol, Debbie Harry, Truman Capote ve Paloma Picasso, 1970'lerde New York'un efsanevi gece kulübü Studio 54'te.

 

İHANETİN ADI: LA CÔTE BASQUE
'Answered Prayers' adlı asla tamamlanmayan kitabının bir bölümü olan ‘La Côte Basque’, Ina Coolbirth adlı hayali karakterin, öyküyle aynı adlı restoranda tüm sosyetenin kirli çamaşırlarını bir bir döktüğü bir öğle yemeğini anlatıyordu. İsimler değişse bile, her şey o kadar anlaşılır bir biçimde yazılmıştı ki, dergi piyasaya çıkar çıkmaz tüm karanlık sırları ifşa olan Manhattan kuğuları Capote'yi şık adres defterlerinden sildi. Babe Paley'nin aldatılışından, Ann Woodward'ın kocasını öldürüşüne, Guinness ailesinin dalaverelerinden, Prenses Lee Radziwill'in kıskançlıklarına her şey ortaya saçılmış, Pandora'nın Kutusu ağzına kadar açılmıştı.
Üstelik Capote, eseriyle gurur duyuyor, hiçbir şey olmamış gibi karısını aldatmakla suçladığı Bill Paley'yi ertesi gün arayıp “Öyküyü nasıl buldun?” diye sorabiliyordu. Fakat bir zamanlar içinde özgürce süzüldüğü sosyete semalarından geri dönüşü olmayacak şekilde kovulmuştu. Kuğular yüzüne bakmıyor, Hollywood onu umursamıyordu. Evli sevgilisi kalbini kırmış, okuyucuları yüz çevirmişti.
1984'te karaciğer kanserinden ölene kadar Studio 54'ün kokaine boğulmuş localarında teselli aradı. Bir süre kendisi gibi yıldız tozunu yitiren Andy Warhol'la takıldı.
Arkadaşı Broadway set tasarımcısı Oliver Smith'in anlattığı gibi, “Karnını doyurmak için sokak aralarında gezen bir kediydi. Sıskaydı, açtı, zengin evlerin penceresinden mutfakta pişen yemeklere bakardı. İçeri girmeye çalışıyordu ama kimse onu almıyordu. Nihayet bir yolunu bulup eve girdi ve çok geçmeden evin hakimi oldu. Şimdi ise koskocaman şişko bir kedi!”
O sokak kedisi, zenginlerin acı gerçekleriyle beslendi, onların dünyasına hem müthiş renk kattı, hem de acımasızca bıçakladı.
O, kadınların yılbaşı ağacı gibi mücevherlerle kaplandığı, şampanyanın su gibi aktığı ve doğru söylemenin matah bir şey olmadığı, kısa ve kaygısız dönemin Pygmalion'uydu. Siyasileri koltuğundan edebilecek, ekonominin yönünü değiştirecek, milyonların nasıl göründüğünü belirleyecek kadınlar yarattı. Ve bir jenerasyonun en şaşaalı öyküsünü yazdı.