BİYOGRAFİ & PORTRE

Nuri Bilge'yi Anlamak

Nuri Bilge Ceylan için “Renklerin en güzel olduğu aydır ekim.” Bulutlar kararır, tabiat bütün kasvetiyle şiire bürünürken, kendi tanımıyla 'belki de dünyanın en melankolik insanı' Ceylan'ı ve melankolisini erittiği sinemasını kadraja alalım istedik.

Berrin Karakaş

 İsimler, insanların yolunu çizer çoğu zaman, insan zamanla ismine benzer. Nuri Bilge Ceylan ismine bu mantıkla baktığımızda; ceylan kadar estetik şiirsel filmlere imza atan, cevaplar hazırlamaktan ziyade sorular sorduran bir bilge Nuri görüyoruz. Aradaki Bilge olmasaydı sonucun çok daha farklı olabileceğini, “Nuri Bilge Ceylan hakkında hangi kitaplar var?” diye aradığım Atatürk Kitaplığı’nda test etmiş olduğumu yazmadan geçemeyeceğim. Zira karşıdaki ses, kitapları sayarken, araya harnup ve keçiboynuzuna dair bir kitap da sıkışıverdi. Yazarı Nuri Ceylan’dı.

Kısaca NBC, uzunca Nuri Bilge Ceylan’ın isminin peşini bırakmadan evvel, bu yazı içerisindeki pek çok alıntının kaynağı, Nuri Bilge Ceylan’ın eski dostlarından Mehmet Eryılmaz’ın hazırladığı ‘Söyleşiler’ (Norgunk Yayınları) kitabından bir anıya da değinmek isterim. Nuri Bilge Ceylan, küçücük bir çocukken ‘r’ harfini söyleyemez. Bu sebeple Nuri isminden uzak durarak Bilge’yi kullanır. İlkokul öğretmeni Bilge ismini duyunca bir güzel azarlar: “O ne biçim isim öyle. Kız ismi!”

Bu küçük anıya yazıda yer verme sebebim, böylesi bir algı yapısına sahip, çocukları kolayca azarlayabilen eğitimcilerin olduğu yalnız ve güzel ülkemizde, Nuri Bilge Ceylan gibi bir değerin varlık bulmasının önemidir. Ayrıca, sineması -kendi tabiriyle- insan denen muammayı anlamaya çalışan bir yönetmen için, bu ülkenin bol malzeme veren bir cevher olduğunun da göstergesi sanırım.

Özellikle ilk filmleri otobiyografik özellikler barındırsa da, netice itibarıyla onlar özünde sinema filmi. Bu durumda Nuri Bilge Ceylan’ın bu zamana kadar yalnızlık ve bilgelik kozasını nasıl ördüğüne söyleşileri eşliğinde bakmaya başlayabiliriz.

26 Ocak 1959 yılında İstanbul’da doğan Nuri Bilge Ceylan, ziraat mühendisi babasının tayinini memleketine çıkartma hevesi sebebiyle, alabros saç modelli bir oğlan çocuğu olarak, iki yaşından 10 yaşına kadar ‘Koza’, ‘Kasaba’ ve ‘Mayıs Sıkıntısı’ filmlerinden aşina olduğumuz, Çanakkale’nin 3 bin nüfuslu Yenice kasabasında geçirir çocukluğunu. Bir yazlık, bir de kışlık sineması olan Yenice’de sinema onun için bambaşka, insana nasıl yaşanması gerektiğini öğreten, günlerce etkisinden kurtulamadığı büyülü bir dünyadır. Cüneyt Arkın kahramanıdır. İlkokul son sınıfa başladığında, ablasının eğitimi sebebiyle aile yeniden İstanbul’a taşınır. Zira Yenice’de eğitim imkânları kısıtlıdır. Öyle ki Nuri Bilge Ceylan’ın babası, ‘Kasaba’ filmindeki abinin öyküsünden de tanıdık, yarım gün yürümek suretiyle Biga’ya okula gitmiş, sırtı ilk paltosunu Ankara’da üniversitede görmüştür. Devletin verdiği paltoyu satarak lingafon alan baba, bu parayla İngilizce öğrenmiş, ardından yine sınavla Amerika’ya gitmiştir.

 

KARANLIK ODADAN YOLLARA

 

  

Soldan sağa doğru; '4'üncü sınıfta halk oyunu kostümüyle.' 'Anne, baba ve ablasıyla.' 'Mamak'ta askerken.'

 

İstanbul yılları öyle pek de varlık içinde geçmiyor Ceylan ailesinin. Nuri Bilge Ceylan, ilk geldikleri yıllarda en sevdiği uğraşlarından birinin, pencere kenarına çekilip çizgi roman okumak olduğunu söylüyor. En sevdiği çizgi roman kahramanı ise bir anti kahraman olarak ‘Mister No’. Doğum günlerinde ona hediyeler veren, sayelerinde Jules Verne kitaplarını okuduğu apartman komşuları karanlık odayı anlatan bir kitap hediye edince, 16 yaşında fotoğraf sevdası yerleşiyor içerisine Ceylan’ın. Karanlık odaya heves etmesi hiç de sürpriz olmasa gerek. Neticede bu işte bir yalnızlık, bir karanlık, keyifli bir oyun var.

İlkokul beşi, ortaokul ve liseyi Bakırköy’de devlet okullarında okuyan Nuri Bilge Ceylan, 1976’da İTÜ kimya mühendisliği bölümüne girse de, çatışmalı siyasi atmosfer sebebiyle ancak iki sene devam edebiliyor bu okula. İkinci kez girdiği üniversite sınavında, bu kez Boğaziçi’nin elektrik mühendisliği bölümünü kazanıyor. Çoğu vaktini okulun kütüphanesinde geçiren Ceylan’ın gençlik dönemlerine dair, ‘Söyleşiler’ kitabında yakın arkadaşı Mehmet Eryılmaz’dan öğrendiklerimiz; sabahlara kadar süren ateşli sinema tartışmaları, Jack Kerouac’ın romanlarının da etkisiyle dağ tırmanışları, sabahlara kadar süren partiler…

 

 


 

Kasaba'nın çekim arasında.


Az değil, 10-15 sene dağcılıkla meşgul oluyor Ceylan. Ama onun için zirve olmuyor hiçbir zaman. Zirveye 100 metre kala “Ne anlamı var?” diyerek dönebiliyor. Çünkü hayalini kurmak her zaman çok daha güzel. Varoluş sıkıntısı ve hayatın anlamını arayış serüveninde, üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya gidiyor Ceylan. Wimpy’s ve bir Yunan restoranında garson olarak çalışıyor. Bol bol film seyrediyor. Gerekirse kitapçı dükkânlarından plak, kitap çalmaktan market hırsızlığına uzanan bu maceralı zamanlar, bir gün kitapçıda Himalayalar’a dair bir kitapla karşılaşınca Doğu’dan devam ediyor. Katmandu yolculuğundaki aydınlanışın neticesi, ülkesine dönme kararı oluyor. Seyahat edebildiği sürece mutlu olacağına inanan, National Geographic fotoğrafçısı olmayı arzulayan Ceylan için artık önemli olan yeni insanlar tanımaktansa, eskileri ve kendisini daha iyi tanımaktır.

Türkiye’ye döner dönmez askere gidiyor Ceylan. İşte sinemacı olmaya da Ankara’da askerlik yaparken karar veriyor. Türkiye mozaiğini yakinen gözlemlediği bu dönemde dağınık düşünceleri de netleşiyor. Bu netliğin sağlanmasında otoritenin yardımını, “Sorumluluk, bağımlılık, insanın özünde yapılacak zorunlu şeyler olması, hayırlı belalar gibi görünüyor şimdi. Özgürlük ağır bir yük... Otoriteyi her zaman hem çok isteyen, hem de ona boyun eğmeyen bir insanım galiba. En çok ihtiyaç duyulan, akıldışı olanı içinde eritebilecek bir otorite. Yani bir inanç” diye anlatıyor. Sinemayı seçmeye karar vermesinde, askerlikte okuduğu Roman Polanski’nin otobiyografi kitabının da hayli etkisi var. Lakin askerlik sonrası aldığı karar uygulamaya geçemiyor kolayca. Bir süre reklam fotoğrafçılığı yapıyor. Bu süre uzasaydı ve hayatını böyle sürdürseydi neler olacağını, “Bu zamana kadar yaptığım en otobiyografik film” dediği ‘Uzak’ta Mahmut karakteriyle bizlere göstermişti; hayallerine ulaşamamış, reklamların yalan dünyasında bitik ve bencil bir kent insanı… Neyse ki o dönem reklam fotoğrafçılığı yapsa da, sinema sevdası baki olduğundan, Londra’da ekonomik sebeplerle alamadığı sinema eğitimine Mimar Sinan Üniversitesi’nde başlıyor. Okulun en yaşlı öğrencisi olduğundan ve artık fazla da gecikmemek gerektiğinden iki sene sonra okulu bırakıyor. Ve nihayet 1995’te, 36 yaşında, bir kısmını Rusya’dan valiziyle getirdiği, bir kısmını TRT’nin verdiği tarihi geçmiş 35 mm filmlerle çektiği 20 dakikalık ilk filmi ‘Koza’ geliyor. Film kısa olsa da süreç kolay olmuyor. Anne ve babasının başrolde olduğu, senaryosu dahi olmayan film sayesinde sağlığının bozulduğunu, saçlarının birden ağardığını söylüyor yönetmen. Değmiyor da değil tüm bu çileye; ‘Koza’ Cannes Film Festivali’nde yarışmaya seçilen ilk Türk kısa filmi oluyor. Ardından NBC sinemasının atar damarlarından biri taşranın merkezde olduğu ‘Kasaba’ (1997), ‘Mayıs Sıkıntısı’ (1999) ve ‘Uzak’ (2002) geliyor. Akrabalarının bulunduğu ve her fırsatta gidip geldiği taşra, Nuri Bilge Ceylan için insan doğasının zenginliği sebebiyle bitmeyen bir şaşkınlık demek.

 

 


 

Eşi Ebru Ceylan ile.

  



Yalnız ve güzel ülkeme!

‘Uzak’ filminin 2003 Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü almasıyla birlikte Nuri Bilge Ceylan’ın bir marka olarak NBC’ye dönüşüm süreci de hızlanıyor. Ödülünü, 21 yıl önce aynı yerde Altın Palmiye’yi eline almış Yılmaz Güney’e adıyor. 47 ödülle Türk sinemasının en çok ödüllü filmi olan ‘Uzak’ sonrası, 2006’da eşi Ebru Ceylan’la birlikte rol aldığı ‘İklimler’ ile yine Cannes’da bu defa Fibresci ödülüne layık görülüyor. Oğulları Ayaz üç aylıkken başlayıp üç yaşına girdiğinde ancak biten film sürecinde çektiği Türkiye fotoğraflarından bir de fotoğraf sergisi açıyor. Fotoğraf artık onun için yorucu senaryo aşamasından kaçıp dinlendiği bir sığınak. ‘İklimler’ filminin başkahramanı, hayli kinik, maço ve de nihilist İsa, sık sık yönetmenle karşılaştırılmıştı hatırlarsanız. Bu cesur içdöküye dair kaçamak yanıtlar da vermedi Ceylan söyleşilerinde. “Personaların çarpıştığı bir dünyada zaaflarını öne sürüyordu.” Ve Nuri Bilge Ceylan için “Erkek zayıf bir yaratıktır, hele de eğitimliyse. Neden korktuğunu tam olarak bilmese de, daima bir şeylerden korkar.”

Bisikletle çıktığı İtalya seyahatinde. 

 


  

‘İklimler’ sonrası gerek senaryosundaki Ebru Ceylan ve Ercan Kesal imzası, gerek üçüncü sayfa haberlerini aratmayan konusu itibarıyla NBC sinemasında büyük bir değişiklik; ‘Üç Maymun’ (2008), yeni bir dönemin başladığının habercisiydi sanki. Film, 61’inci Cannes Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü aldı. Ve ardından filmden ziyade, yönetmenin ödül alırken sarf ettiği “Tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem” sözleri tartışıldı. Sanki bu sözlerin içerisinde, yıllarca yalnızlığından vazgeçmeden bütün iyilik ve kötülükleriyle güzelliğin peşinde koşan Nuri Bilge Ceylan da saklıydı. Kendi sözleriyle yalnızlığı bir kader gibi kabullenmiş durumdaydı. Ve insanın toplumdaki yalnızlığı kadar, evrendeki yalnızlığıyla da ilgiliydi. Bu yalnızlık kaderinin dünya sinemasına ve Nuri Bilge’nin hayatına katkılarına gelince; ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ (2011) filmiyle yönetmen 64’üncü Cannes Film Festivali’nde ‘Büyük Jüri’ ödülüne layık görüldü. ‘Kış Uykusu’ (2014), 67’nci Cannes Film Festivali'nde ‘Altın Palmiye’yi kazandı. Ve ödülünü bu kez de Gezi’de hayatını kaybeden gençlere ve Soma’da ölen madencilere adadı. Tüm bu ödüller yönetmen için ne ifade ediyor peki? Sinema yaparken hayatını kolaylaştırdıkları kesin ama ona göre “Kimlik, ün, para… Bunlar sanatta pek hayırlı şeyler değil.” Yönetmenin çizdiği yol kendi tarifiyle şöyle: “Ne başarının ne de başarısızlığın esiri olmamak.”


“Anlaşılmak isterim ama onaylanma arzusu tehlikelidir. Ben ilk filmim ‘Kasaba’yı çekerken böyle şeyleri çok düşünmemiştim. Ne olursa olur, o kadar da fark etmez diye düşünüyordum. Zaten kişisel sinema yapmakla uğraşan insanların bu konulara fazla kafa yormalarını çok da doğru bulmuyorum. Yoksa şiirlerini sadece kayalara ve ağaç kabuklarına kazıyarak yazan Hanshan gibi Çin şairlerinin de bir anlamı olmadığını kabul etmemiz gerekecek. Öte yandan, öyle ya da böyle, iyi bir filmin kolay kolay gizli kalabileceğine de çok inanmıyorum bu devirde” sözleri Nuri Bilge Ceylan’ın neden her geçen gün çıtasını yükselttiğini de özetler gibi. Bu sözlerin ardına, yine Mehmet Eryılmaz’ın ‘Söyleşiler’ kitabının önsözünde, dostu Nuri Bilge Ceylan’ın sohbetleri sırasında doğruyu ve gerçeği arayan bir keşiş gibi olduğunu söylediğini eklersek işimiz daha da kolaylaşır. Hatırlarsanız Orhan Pamuk da Flaubert ödülünü alırken genç romancılara bir keşiş gibi yaşamalarını salık vermişti. Söz edebiyata gelmişken, Nuri Bilge Ceylan’ın hayatında edebiyatın sinemadan daha özel olduğunu hatırlatalım. Gençlik yıllarından bu yana hayatında büyük yeri olan Çehov’un gözünden bakıyor hayata. Öyle ki kimi zaman karışıyor; hangisi Nuri Bilge’nin öyküsüydü, hangisi Çehov’un. Çehov için “Her zaman güven verici ılık bir rüzgâr gibi üzerimi örttüğünü ve beni ısıttığını hissederim” diyor yönetmen. Çünkü Çehov gibi o da, insan denen karmaşık yapıyı sade bir şekilde anlatmaya, anlamaya çalışıyor. "İnsanı anlamak" derken, bunun büyük bir tarafı da insanın kendisini anlaması, ki Nuri Bilge için de sinema bu açıdan bir terapi. “Kabullenilmiş doğrular üzerinden film yapabilecek biri değilim. Her seferinde yeniden sorgulayarak, sürekli sıfır noktasından yola çıkarak hayatı kendine göre yeniden yorumlamaya çalışan biriyim. Mehter takımı gibi ‘iki ileri, bir geri’ debelenip dursam da” diyor Nuri Bilge Ceylan. Ve sağ olsun ki, debelenip dururken, “Siyasi hareketlerde bulunmuyor” diye eleştirilse de, sinemayı seçmesinde büyük etkisi olan Bergman’ın ‘Sessizlik’ filmi misali ‘konuşmaya cüret edilmeyen yasak bölgelerde dolanarak’ acımasız aynalar tutuyor suretlere. Özellikle itiraf, NBC sinemasının önemli izleklerinden. “Bilge’nin ikinci dönemi” diye adlandırabileceğimiz ‘Üç Maymun’, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da ve ‘Kış Uykusu’ filmlerinin de merkezinde duran yüzleşme ve itiraf, ülkemizde pek rağbet görmese de, sağaltıcı bir potansiyel Nuri Bilge Ceylan için. “İtirafla yüzleşmeyen insan, insan ilişkilerinde de, kendisiyle ilişkisinde de belirli bir noktadan öteye geçemez” diyor. Son olarak Türk aydını ile meşgul olan ‘Kış Uykusu’ filmi için verdiği söyleşilerden birinde halkımızın zayıflığı sevmediğini, mütevazılığa pek yüz vermediğini, politikacıların özür dilemeyi bilmediklerini söylüyordu Ceylan. Erdoğan bu sebeple oy almaya devam ediyordu. Madem yazıyı ekim ayının renkleriyle açtık, yine renklerle kapatalım. “Bakmayı bilirsek insan manzarası çok renklidir, insan manzarası dünyanın en zengin manzarasıdır” diyor Nuri Bilge Ceylan. İyi seyirler…

Fotoğrafta Ceylan, 'Bir Zamanlar Anadolu'da'nın setinde görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki ile sonraki sahne üzerine çalışırken.