SANAT & TASARIM

Performansın En Provokatif Hali: Ulay

Aşk, ayrılık ve kimliksizleşmek... Bunlar, dünyanın yaşayan en önemli performans sanatçılarından Ulay ile İstanbul'da masaya yatırdıklarımız. Eski sevgilisi Marina Abramoviç ile 1970'lerden, 1980'lerin sonlarına uzanan sarsıcı işler yapan 71 yaşındaki Alman sanatçı, ilişkileri, başarı kavramını ve modern kenti anlatıyor.

Burak Tatari Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

Yemeğimi yerken onu göz ucuyla takip ediyorum. Orta yaşın hayli üstünde olmasına rağmen hayattan aldığı keyfi kaybetmeye hiç niyeti yok. Kanseri yeni atlattığını düşünmek çok zor. Soho House İstanbul'da beyaz keten gömleği, Converse ayakkabılarsıra sıra bileklikleri ve hali tavrı ile delikanlı gibi. Hayatı boyunca sıkı şekilde spor salonuna gitmiş izlenimi veriyor. Oysa biraz sonra bunun yanlış olduğunu söyleyecek. Öte yandan dış görünümünün ardında bambaşka bir hayat hikâyesi yattığını biliyorum. İki dünya savaşının direkt etki ettiği hayatlardan biri onunki. “Asla orduya katılmayacaksın” öğüdünü aldığı babası, savaşların yarattığı travmayla hayata o 14 yaşındayken veda ediyor. Annesi de o günden sonra toparlanamıyor. Bu nedenle Ulay, çocuk yaşta doğru kararları almak zorunda kalıyor. Bir röportajında, o zamanki ‘kafa’sını şöyle açıklıyor: “Artık kendim dışımda suçlayabileceğim kimse olmayacaktı.” Hayata sıkıca asılıyor. 21 yaşındayken aile sahibi olmayı deneyimlemek istiyor ve evleniyor. Bir yıl sonra çocuğu doğuyor. Üç yıl sonra çocuğunu, eşini ve ülkesi Almanya’yı terk etmeye karar veriyor. İstikamet Prag. Sovyet tankları şehre girince Amsterdam'a taşınıyor. Sanatla ilgili aradığı çoğu şeyi ve hayatını değiştirecek kadını bu özgür kentte buluyor. Üç yıl arayla aynı gün doğduğu (30 Kasım) Sırp sanatçı Marina Abramoviç ile tanışması hem özel, hem de sanat hayatındaki önemli değişikliklerin başlangıcı. Abramoviç ile 1976 ile 1988 yılları arasında gerçekleştirdikleri tüm performanslar kült sınıfında.

Asıl adı Frank Uwe Laysiepen olan Alman sanatçıyı, uzaktan izlerken söyleşiye başlamayı bekliyorum. Ama bu o kadar kolay ve çabuk olacağa benzemiyor, çünkü Ulay'ın çevresindeki kalabalık hiç azalmıyor. Kendisine ilgi büyük. İçki, sigara ve muhabbet...

Sonunda kendisini dinlemeyi sonsuza dek bırakmayacağa benzeyen kalabalıktan sıyrılıp, yanıma geliyor. Röportaja hazırız. Sigara içilebilecek bir masa ve iki sandalye buluyor ve konuşmaya başlıyoruz. Kendisine ilk sorum sanat üzerine mi? Hayır. Dış görünüşü ve duruşu o kadar etkileyici ki, 71 yaşında nasıl bu kadar formda kaldığını merak ediyorum. “Çok hareketli bir insanım. Jimnastik, fitness, gym, koşu… Hiçbir şey yapmıyorum. İçki, sigara içiyorum. Durumum şanslı genlere bağlanabilir” diyerek merakımı gideriyor.


“Ulay” denince benim ve çoğu kişinin aklına gelen ilk görüntü Çin Seddi’nden. Eski sevgilisi Marina Abramoviç ile 1988'de 90 gün boyunca Çin Seddi'nin iki ucundan birbirlerine doğru yürüyerek gerçekleştirdikleri ‘aşk-ayrılık’ performansı (Great Wall Walk/Büyük Duvar Yürüyüşü), sanatçının tarihte iz bırakan en önemli işlerinden. Bu performans sırasında Ulay, Gobi Çölü yönünden, Abramoviç ise Sarı Irmak tarafından 2 bin 500 kilometre yol yürüdü. İki eski sevgili seddin orta noktasında birbirlerine kavuştuklarında “Hoşçakal” diyerek ayrıldılar ve ilişkilerini tam anlamıyla bitirdiler.

Ulay'ın “Kavuşma anında ne hissettiniz?” sorusuna cevabı, içinde başka hikâyeler de barındırıyor. Zaten onunla konuşmak matruşka bebekleri hatırlatıyor. Bir konu açtığınız an, onun içinden bambaşka küçük küçük, farklı farklı öyküler çıkarıyor. “Avustralya’da bulunduğumuz bir dönemdi. Büyük Victoria Çölü’nde yarım yılı Aborjinlerle geçirmeyi planlıyorduk. Ama zamanlamamız yanlıştı. 51 derecede ot gibi yaşamaya başladık. Tüm günü gölgede geçirip güneşin ortadan kaybolmasını bekliyorduk. Pasifleştik. O sırada aklımıza bir fikir geldi. Bir sanatçı sadece durarak da performans sergileyebilir mi? Karşılıklı, sessizlik içinde saatlerce oturmaya başladık.” Ulay’ın bahsettiği, iki kişinin karşılıklı olarak saatlerce oturarak birbirlerine baktıkları ünlü Night Sea Crossing konsepti. Marina Abramoviç’in geliştirerek 2010'da MoMA’da gerçekleştireceği ‘The Artist is Present’ (Sanatçı Aramızda) adlı büyük performansının temelleri Avustralya’da atılmış.

Oradan Hindistan’a, ünlü meditasyon merkezi Bodhgaya’ya geçiyorlar ve sabahtan akşama kadar oturuyorlar. Ulay, “Yürümem lazım, yürümem lazım, yürümem lazım” diye kendini yiyip bitirdiğini anlatıyor. O sırada karşısına Çin Seddi’nin harika fotoğrafları çıkınca tarihi karar geliyor: Abramoviç ile seddin üzerinde birbirlerine doğru karşılıklı yürümeye karar veriyorlar. Ne var ki bunu gerçekleştiremeden ilişkileri bitiyor. Yani 1988 yılında, Çin Seddi’nin iki başından birbirlerine doğru yürümeye başladıklarında aslında çift değiller. Ama fark eder mi? Bu performans, aşk ve ayrılığın en çarpıcı, en sıradışı ve en unutulmaz sanatsal sembollerinden biri. 



 Sadece ‘Büyük Duvar Yürüyüşü’ değil... Ulay ve Abramoviç'in çağdaş sanat dünyasına bıraktıkları sayısız iş var. Bologna Çağdaş Sanatlar Galerisi’nin girişindeki kirişte karşılıklı çırılçıplak halde durdukları 'Imponderabilia' (Ölçülemez) performansı unutulmazlardan. O gün çekilen video’yu izlerken iki sanatçının arasından geçen insanların yüz ifadelerinde çıplaklığın ne büyük bir tabu olduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. Ulay ve Abramoviç’in bir diğer iz bırakan performansı ‘Breathe In/Breathe Out' (Nefes al/Nefes ver). Çift, burunlarını sigara filtresi ile kapatıp sanatseverlerin önünde soluksuz öpüşüyor. 17 dakika sonra ikisi de bilinçlerini kaybetmiş halde yere düşüyor. İlişkilerin şiddet, acı ve hatta bir parça ölümle sonlandığını simgelemek için ne etkileyici bir yol! Ulay’ın elindeki okla Marina’nın kalbini hedef aldığı ‘Diğeri: Enerjini Sakla’ performansında ise çiftin olağandışı kalp atışları mikrofonla ziyaretçilere aktarılıyor. Performans, izleyenlere Marina ve Ulay’ın heyecanını hissettirirken, güven duygusunu sorgulatıyor. 


‘Diğeri: Enerjini Sakla’ (1980)

Peki, sanat tarihinin en provokatif, sıra dışı işlerine imza atan çifti nasıl ayrıldı? “Beraberken muhteşemdik. Harika şeyler yaptık. Ama birbirimizi tükettik. Tükendik. Bu da aşkımızı bitirdi” diyor Ulay ve devam ediyor: “Kalbimde anarşistim. İlişkimiz kurumsallaştı. Bu benim doğama aykırı. Kurumsallaştığımız anda insanların bize karşı davranışları değişti. Ben de bu sebeple gitmesine izin verdim” diye açıklıyor. “Bunun önüne geçmek mümkün değil mi?” diye soruyorum. “O kadar bilge değilim ama nasıl yürüdüğünü biliyorum. Eğer aşka yatırım yaparsan, gerçek kalple aşkını bir nesneye dönüştürürsen…”

Attila İlhan’ın “Ayrılık da sevdaya dahil” dizesini hatırlatıp, açıklıyorum. “Birliktelik yeteri kadar uzun olursa sizi ancak ölüm ayırabilir, ki diğer dünyaya genellikle erkekler kadınlardan önce gidiyor” deyip gülümsüyor. “İlişki, Batı dünyasındaki en büyük obsesyon. İnsanlar korkuyor. Ne kadar sürecek? Ne zaman bitecek? Tabii öyle ya da böyle duygular sonsuza kadar canlı tutulamaz” diyor. Modern toplumda en iyi ilişkinin formülünü kimse bilmiyor. Ama Ulay’ın beğendiği bir yaşam tarzı var: “Üç neslin; dede, baba ve çocukların beraber yaşadığı evleri bilirsiniz. Bu idealdi. Şimdi daha da mükemmel olabilir. Artık kadın da, erkek de çalışıyor. Çocukları bakıcılar yetiştiriyor. Sonsuz aile böylelikle dağıldı.” Bir süre susuyor. “İlişkilerimde hep ‘good boy’dum. Çoğu zaman dominant değildim” diyor. Peki ya sanatta? “İşimde her zaman ‘bad boy’ oldum. Topluma aykırı limitlerde dolaşmayı sevdim.”

 

 


 

"BAŞARI BERBAT BİR ŞEY"

   

Soldan sağa doğru; ‘Nefes al / Nefes ver’ (1977) , 'Imponderabilia (Ölçülemez)' (1977), 'Büyük Duvar Yürüyüşü' (1988)

  



Alman sanatçının erken dönem işleri, Şekerbank Açıkekran Yeni Medya Sanatları'nın seçkisiyle, Ali Akay küratörlüğünde 10 Ekim'e kadar İstanbul'da. Serginin adı ‘Kimliksizleşme ve Dönüşme’. İstanbul gibi dünyanın en kalabalık şehirlerinden birinde yaşıyorsanız, kimliksizleşmeye uğramadığınızı iddia etmeniz güç. “Bu tip şehirlerde kimliğimizi korumak mümkün mü?” sorusunu “Hayatını diğerlerinin bakışına göre şekillendirmezsen kendin olmaya devam edebilirsin. Bireyselleşirsin. Belki başkalarını kaybedersin ama kimliğini korursun” diye cevaplıyor Ulay. “Siz bunu sanatla mı başardınız?” diye sorduğumda neredeyse sinirleniyor; “Başarı berbat bir şey. Her şekilde… Başarı odaklı toplumda mutlu olamazsın. Her sabah kalktığında kendine bunu isteyip istemediğini sor. Cevap ‘Hayır’sa işler yolunda değil demektir.”

Bu kavramdan nefret etse de, Ulay’ın en büyük başarısı, farklı jenerasyonlara hitap etmesi. Dünyanın başka bir ucunda; Türkiye’de tanınıyor. Sosyal medya çağında Ulay’ın 1970’lerdeki performansları paylaşılıp duruyor. Nasıl hissettirdiğini soruyorum. “Sanat performanslarımın gençlerden ilgi görmesi en büyük gurur kaynağım. Bana iyi hissettiriyor. Eserlerimi bizzat benden dinlemeleri çok hoşuma gidiyor. Bu, benden sonraki nesillere anlatmak istediklerimi aktarmanın en iyi yolu.”

71 yaşındaki bilge Ulay’ın yanından ayrılıp Tünel’e doğru yürürken, basın toplantısında söylediği söze takıldığımı fark ediyorum. “Ne Londra ne New York; şu an olmanız gereken yer İstanbul.” Belki de öyledir. Belki de her zaman 'komşunun çimeni daha yeşil görünür'. 


TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı HAZİRAN 2016

Patti Smith ile punk ayini

O bir büyücü, cadı, Şaman, büyükanne. Aynı zamanda şair, yazar, ressam, performans sanatçısı… ‘Punk’ın vaftiz annesi’ olarak adlandırılan Patti Smith, ‘Horses’ albümünün 40’ıncı yılına özel turnesi kapsamında 23 Haziran’da Zorlu Center’da vereceği konserde, ABD’de punk müziği yaratan albümündeki şarkıları baştan sona seslendirecek.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı AĞUSTOS 2016

Zafer Algöz: “Erkekler 55’inde adam olur”

Fel fecir okuyan gözleriyle her daim biraz hilebaz, biraz yanar döner, ama son noktada hep yanınızda... Komedi filmlerinin, tiyatro oyunlarının vazgeçilmez ismi Zafer Algöz, konu mizah olunca her kılığa giriyor. Hatta son dizisi ‘Hayatımın Aşkı’nda 30’luk özentisi 60’lık eski koca karakteriyle ortalığı kasıp kavuruyor. Karamsarlığa sürüklendiğimiz bu günlerde bir araya geldiğimiz Algöz ile gündemden girdik, içinden çıkılması zor yaş konusuna daldık, sonra da hem Cem hem de Can Yılmaz’ın kulaklarını çınlattık.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı EKİM 2016

Rus edebiyatına ne oldu?

Rus klasikleri edebiyat dünyasının zirvelerinde, ‘mutlaka okunması gereken eserler’ listelerinde yer alırken, baskıları mantar gibi çoğalırken, yaşayan Rus edebiyatçılarından neden haberimiz yok? Neden kitaplarının çevirilerini görmüyoruz? Yalnızca Türkiye’de mi tanınmıyorlar yoksa dünyada da durum böyle mi? Gizemi çözmek için edebiyat ajanlarının, çevirmenlerin kapısını araladık.

DEVAMINI OKU