DÜŞÜNCE

Refik Durbaş: Derinden derine atan ‘o damar’ durur mu?

Rıfat Ilgaz’ın son şiiri, Orhan Veli’nin Yahya Kemal’e verdiği ders, ‘serseri’ Can Yücel, Asım Bezirci’nin Edip Cansever’i tokatlama hikâyesi, Garip Akımı, İkinci Yeni… ‘Şiirin Gizli Tarihi’ son dönemde şairler üzerine, yazılmış belki en dolu ama kesinlikle en renkli kitap. Onlarca şairden yüzlerce anı ve anekdot aktaran şair, yazar, gazeteci Refik Durbaş’a göre kitabı, tam da şairlerin tutunduğu ‘ana damarı’ ortaya çıkarıyor.

Eren Başağan / Fotoğraflar: Altan Aykan

Edebiyatın tılsımı
Yazar ve şair Refik Durbaş, edebiyat dünyasının büyüsünün artık bozulduğunu düşünüyor. Son kitabı 'Şiirin Gizli Tarihi' o büyünün peşinden gitmek isteyenlere göre...

 

‘Şiirin Gizli Tarihi’ şairler üzerine çok özel bir kitap. Şairlerle ilgili onlarca anekdot, anı aktarıyorsunuz. Neden böyle bir kitap yazmak istediniz? Nasıl ortaya çıktı?
‘Şiirin Gizli Tarihi’nde yer alan yazılar için, bir anlamda benim 50 yıllık edebiyat hayatımın özeti denebilir. Edebiyat dünyasının kalbi 1980’li yılların sonlarına kadar, başta Cağaloğlu olmak üzere, İstanbul’un kadim semtlerinde (Samatya, Kumkapı, Kadıköy, Beyoğlu, Beşiktaş vs.) atıyordu. Özellikle Cağaloğlu’nda taşradan gelenler dahil, İstanbul’da yaşayan edebiyat dünyasının bütün simalarını görmeniz mümkündü. Öğle rakıları içilir, akşamları buluşulur, sabahlara kadar, her konuda sohbet edilirdi. Önce gazeteler terk etti Cağaloğlu’nu, sonra yayınevleri ve kitapçılar… Büyü bozuldu. Edebiyat tayfası yuvasız kuşlar misali kaldı. Ve elbette bu ‘büyü’yü oluşturan en büyük etkenlerden biri de birlikte, o günlerde yaşananlar, yani anıların tortusu idi. İşte ben bu anıların büyüsünü yazıya aktarmaya çalıştım.

Anlattıklarınızın bazıları kendi anılarınız, bazıları değil. Kimlerden, hangi kaynaklardan derlediniz? Ne kadar sürdü araştırmanız?
‘Şiirin Gizli Tarihi’ çalışmasının belli bir başlangıç tarihi yok. 50 yıla yaklaşan gazetecilik hayatımda hiçbir zaman edebiyattan, özellikle de şiirden uzak durmamaya çalıştım. Basın dünyasında, şimdi medya mı diyorlar, edebiyatçılar hep tu kaka edilmiştir. Eski zaman gazetelerine baktığınız zaman köşe yazarlarından bir bölümü edebiyatçı idi. Şimdi ise ne yazılı, ne görsel basında söyler misiniz kaç edebiyatçı var? Mesela Can Yücel ve Cemal Süreya gibi şairler bir gazetede köşe yazarı olmak istiyorlardı. Olanak tanımadılar. Necati Cumalı’nın maç yazıları yazdığını şimdi kim biliyor? Yukarıda söylediğim gibi, kitabı oluşturan yazılar bu birikimin sonucu. Ayrıca şunu söyleyeyim: 2011 yılında Sabah gazetesinden atıldıktan sonra BirGün gazetesinde yazmaya başladım. Baktım, herkes politika yazıyor; yalnız BirGün değil, bütün gazetelerde... Böylece ayrı kulvarda, edebiyat yazmaya başladım. Çünkü edebiyat yazan çok az. Çok da ilgi gördü, hâlâ da görüyor. Bu nedenle yazıların devamı da gelecek.

Sayması çok zor ama kaç şair yer alıyor kitabınızda?
İnanın kaç şair olduğunu saymadım, hatta kitapta kaç yazı olduğunu da… Çetelesini tutmak zor, çünkü bir yazıda birkaç yazarın adı da geçiyor. Bir olayı anlatırken ona paralel bir olay, hatta kendi yaşadıklarım da aynı yazı içinde yer alabiliyor.

Kitabı yazarken en çok hangi anı, anekdot ve şair etkiledi sizi? Görebildiğim kadarıyla Can Yücel’in çok özel bir yeri var.
Bunu hiç düşünmedim. Ama sanırım benim de içinde olduğum olaylardan etkilendiğim olmuştur. Ayrıca yazılarda yer alan şairlerin, yazarların çoğunu yakından tanıyorum. Birlikte bir masada oturmuşuz, kimileriyle konuşmalar yapmışım, elbette bunların da etkisi oldu. Can Yücel ile özel bir ilişkimiz vardı. Yurtiçinde, dışında birlikte olduk. Birçok ortak anımız var. ‘Şairler Grevi’ gibi etkinlikler yaptık. Toplu şiirlerini içeren yedi kitabına önsözler yazdım. Bugün onun masasında oturmamış, elini sıkmamış kimilerinin Can Baba ile anılarını yazmalarını da hayretle karşılıyorum.

 

 

“ŞİİRDE AKIMLAR BİTTİ”
Kitabınızda Edip Cansever’in şiir üzerine şu sözleri yer alıyor: “Gerçekte, sanatçıların çok derinlerden tutundukları bir ana damar vardır. Üstte kalan bazı değişimler silinip, yitip gidebilir. Önemli olan, o damarı çeşitlendirmektir.” ‘Şiirin Gizli Tarihi’ bana tam da bu damarı ortaya çıkarıyor gibi geliyor. Katılır mısınız?
Bütün kalbimle katılıyorum. Zaten o ana damar olmazsa ne şiir yazılabilir, ne hikâye ve roman…

Peki sizin bu ana damarla ilişkiniz nasıl başlamıştı, ilk kez ne zaman yazmaya başladınız?
‘Şiirin Gizli Tarihi’nde ‘Hep Aynı Velvele’ başlıklı bir yazı var. Sevgili arkadaşım Hulki Aktunç ile Cumhuriyet gazetesinin çıkardığı ‘Çerçeve’ edebiyat dergisinde birbirimize mektup yazmıştık. O benim şiirim, ben onun hikâyeciliği üzerine... ‘Hep Aynı Velvele’ Hulki kardeşime yazdığım bir mektuptu. Orada önce hikâye yazdığımı, sonradan şiire bulaştığımı anlatıyorum. ‘Velvele’ benim yayımlanan ilk şiirimdir. Tarih 12 Şubat 1962, İzmir’de çıkan Ege Ekspres gazetesi. 18 yaşındaydım; doğum günümden iki gün sonrası…

 

 

Şiir Türkiye’de çok ilgi gören bir tür. Özellikle gençlik yıllarında pek çok kişi şiir yazmaya öykünüyor, birkaç satır da olsa karalıyor. Peki gerçek şairi ayırt eden özellikler neler? Sizce kimdir iyi şair?
İyisini kötüsünü, şişmanını zayıfını, güzelini çirkinini bilemem. Bana göre şiir bir gençlik hastalığıdır. Tedavi olanlar yazmayı sürdürür. Hani Edip Cansever diyor ya, “O damar”, o damarı keşfedenlerdir şiir yolculuğuna çıkacak olanlar. Tedavi olmayanlar zaten yarı yolda kalacaklardır.

Bir zamanlar aynı akım etrafında toplanan şairler vardı. Garip Akımı, İkinci Yeni gibi… Özellikle 1980’den sonra bunu göremiyoruz. Sizce neden? Türk şiiri nasıl bir yola girdi?
Türk şiiri yoldan çıkmış değil. Olağan seyrinde yürüyor. Ama akımların bittiği doğrudur. Zamanın alametleri bunlar da… Bugün şairlerin birlikte olduğu mekânlar kaldı mı? Yok. Şairler bir araya gelmezse, bir derginin, bir yayının iskeletini ürünleriyle oluşturmazsa akım nasıl meydana gelecek? Olsa olsa elektrik akımı olur…

 

 

 


Şiirin Gizli Tarihi
Refik Durbaş
Doğan Kitap
336 sayfa
24 TL