DÜŞÜNCE

”Seçim bizim elimizde:Yaşam mı diyeceğiz yoksa ölüm mü?“

2010'da Hakkari insanının ruhsal durumunu inceleyen psikiyatr Ayla Yazıcı ile darbe girişiminin psikolojik etkilerini konuştuk. Yazıcı, "Gerçeği uzun zaman önce kaybettik" derken, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında Türkiye toplumunun yaşadığı en büyük travmanın güven kaybı olduğunu vurguluyor. Bir askerin kafasının kesildiği iddiasının ise bazı imgeler barındırdığını söylüyor. Yazıcı'ya Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ve olan bitene "tiyatro" diyenlerin ruh halini de sorduk.

Burak Tatari

Tarihi gece
15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişiminde halkın tanklara karşı durma çabası sabahın ilk ışıklarına kadar sürdü.

 

Evlerimizin üzerinden F16’lar uçtu, asker sokakta sivillere ateş açtı. Bunları yaşayan insanlar nasıl bir psikolojiye sahip olur?
Tepemizde F16’lar uçunca en ilkel korkularımız ortaya çıktı. Ne olduğunu bilemedik. Olağandan farklı sesler, gürültüler duymaya başladık. Ardından camilerden sala okundu. Birden sıradan hayatlarımıza dışarıdan bir tehlike duygusu doldu. “Eyvah ne oluyor?” dedik.

Ve anlamlandırmaya çalıştık.
Evet anlamlandırmaya çalıştık, çünkü kendimizi ancak öyle sakinleştirebiliyoruz. Bir şeyin adını koyduğumuzda, korkuyla biraz baş edebilir hale geliyoruz. O yüzden sabaha kadar televizyona yapışıp kaldık. Televizyona baktıkça işin ne kadar büyük ve ciddi olduğunu anladık. Korku arttı, hayatlarımızdan endişe eder hale geldik. Yakınlarımızı düşünmeye, onlar için endişelenmeye başladık. Durumu fiziksel yaşamımıza, var olma biçimimize tehdit olarak algıladık. Anlamaya çalışma ondan sonra geldi. Ki bunu da tam yapabilmek için zamana ihtiyacımız var hâlâ.

Yani hayata devam edemez olduk.
Evet; sonraki akşam televizyonda dizi izleyemedik. Sıradan insanların hayatı nedir? Kitabımızı okuyamadık, uyuyamadık.

Siz inkârın, olgun bir savunma mekanizması olmadığını söylüyorsunuz.
Evet. Psikotik, yani bizim ilkel savunma mekanizmaları dediğimiz bir savunma mekanizması. O anı geçiştirir, belki hayatta kalmanızı sağlar. Ama psişik olarak çöküntünün başlangıcıdır. Bu aslında ülkede çok uzun zamandır var. 7 Haziran seçimlerinden bu yana ise somut olarak hızlandı.

 

Deneyimli Psikiyatr Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) ve Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) üyesi Ayla Yazıcı,
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde 20 yıl psikiyatr olarak çalıştı.

 

KESİK KAFA IŞİD'E GÖNDERME Mİ?
Gerilim ve kutuplaşmayı mı kastediyorsunuz?
30 yılı aşkın süredir bu coğrafyanın bir kısmında bugün yaşadığımız hâl yaşanıyordu. Kürt meselesi, oradaki savaşın uzun yıllardır sürmesi sadece bölgeyi değil, tüm toplumu yaraladı. Psikolojik olarak da gerileme içine soktu. Askeriyenin içindeki karmaşanın da bu psikolojik yükten nasibini aldığını düşünmek mümkün. Bugün gelinen nokta nedir? Bir delilik-psikoz hali. Yavaş yavaş ilerleyen, önceleri yokmuş gibi yaptığımız psikolojik gerileme, son bir, belki de bir buçuk yılda büyük ivme kazanarak ve artık görünür de olarak Türkiye toplumu için 15 Temmuz’da ağır, kanlı bir yaraya dönüştü.

Adli Tıp’ta o gece hayatını kaybeden hiçbir askerin kafasının gövdesinden ayrılmadığı öğrenildi. Yine de, bu haberin yapılması ve insanların buna itibar etmesi neyi gösteriyor?
Böyle bir durumda çıkan ilk imgelemleri anlamak çok önemli. Mesela kafası kesilen insan iddiası... Bu imgenin ortaya çıkması, yüzeyde IŞİD’e gönderme olabilir. Ama belki de Türkiye’nin kafasıyla başka bir şeyler imgelendi. Belki bir anlamda Türkiye’nin kafası kesildi. Sonra onun gerçek olmadığı anlaşıldı. Ama esas mesele de bu. Gerçeği çok uzun zaman önce kaybettiğimiz için böyle varsayımsal imgelere ihtiyaç duyuyor toplum.

 

PARANOİD ŞİZOİD HALİN YANSIMASI
Şu an galiba en büyük kariyer hedefi hayatta kalmak. Bu, nasıl bir psikolojiye girdiğimizi gösteriyor?
15 Temmuz’da grup kimliğimiz ölümcül bir yara aldı. Hayatta kalmak için her şeyin yapıldığı bir düzeye geriledik. Zaten Türkiye toplumu uzun zamandır çok önemli bir psikolojik gerileme içinde. Bu, özellikle son bir yıl içerisinde görünür oldu. Psikolojik algılarımız daraldı, önümüzü göremez olduk, sürekli travma yaşıyoruz. Olayların yası tutulmuyor ve üstünden bir hafta geçince yokmuş gibi yapıp, hayatlarımıza devam etmeye çalışıyoruz. Pek çok kişi olaylardan uzak gibi görünse de, Güneydoğu'daki bazı şehirlerin dış dünyaya kapatılmasının bütün topluluğu etkileyeceğini öngörüyorduk. Artık biz de kapıdan çıkarken akşam eve gelip gelemeyeceğimizden emin olamaz hale geldik. Hakkari’de yaptığımız çalışmada gençler de geleceklerinin belirsiz olduğunu söylemişlerdi. Bugün itibariyle siz de aynı cümleyi kuruyorsunuz.

Şubat ayında Cizre ve Sur’da çatışmalar sürerken toplumun paranoid şizoid halde olduğunu söylemiştiniz. Şimdi ne durumdayız?
O, en dip haldi ama toplum yine de görmezden geliyormuş gibi davrandı. O zaman toplum inkâr edebiliyordu. Şimdi paranoid şizoid halin yansımalarını görüyoruz. Yaşadıklarımız, hayatımızı fiziksel olarak tehdit eder hale geldi. Mesela darbe girişiminin ertesi günü ilk defa seanslarımı iptal ettim. Güncel hayat devam edemedi. Bir saat sonra ne olacağını bilemediğimiz bir gece geçirdik.

O akşam birçok kişi makarna, su stokladı, bankamatikten para çekti. Çaresizlikten mi?
Bunlar hayatta kalmak için yapılan en ilkel eylemler. O gece ekran başındayken herkes gibi çok çaresiz hissettim kendimi. 16 Temmuz sabahında uyandığımızda ise çok derin bir üzüntü ve hüzün hissettik.

 

 

"TİYATRO" DİYENLERİN PSİKOLOJİSİ
Toplumun belli bir kesimi fillerin tepiştiğini, çimenlerin yani kendilerinin ezildiğini düşünüyor.
Mesele şu ki; ortada çimen kalmayınca fillerin de işine yaramayacak. Sigmund Freud, savaşın düş kırıklığını şöyle anlatır: “Savaş korkusu, orduların varlığı tehdit olduğunda işe yarar. Ama insan gerçekten öldüğünde bir işe yaramaz.”

Bazıları olup bitenlerin tiyatro olduğunu düşündü. Bu, nasıl bir psikolojik hali yansıtıyor?
Bu da paranoid şizoid halle ilgili. Hiçbir şeyden emin değiliz. O gece kaç kişi öldü? Herhalde tiyatro için bu insanlar ölmezdi. Bilemediğimizden, bir sürü tasarımlamaya, boşluğu kendi ürettiğimiz algılarla doldurmaya ihtiyaç duyduğumuz için böyle söylüyoruz. Çünkü tiyatro olması, birilerinin bir şeyleri idare ettiğini gösterir. Bu da insana temelinde güven verir. İnsanlar buna inanmak istedi belki de.

Sizce çocuklar nasıl atlattı o geceyi?
Savunmasız, güçsüz çocuklara yetişkinlerin bakması lazım. Peki, biz, yetişkinler olarak yaşamın devamına hizmet edebilecek miyiz, edemeyecek miyiz? Yaşamın devamı çocuklar demek. Ben o gece bir arkadaşımın evindeydim. Onun ilkokula giden çocuğu büyük olaylar olurken televizyonda ısrarla oyun oynamaya devam etmek istedi. Bir buçuk saat kadar hep beraber o çocuğun inkârına uyduk biz de. Sonra televizyonda haber kanallarını açtık. Sonra o çok üzüldü, ağlamaya başladı ve içeri gitti.


Ülkeyi yönetenlerin ruh hali ne olabilir şu an?
15 Temmuz akşamından sonra bir süre üretemez, işimizi yapamaz hale geldik. Bu sistem durduğunda kafa, düşünce ortadan kalkıyor. Bu, ülke için çok önemli bir yara. Muhtemelen, ülkeyi yöneten kesim bizimkinden bin kat daha fazla paranoid şizoid hali yaşıyor.

Halkın ilk talebinin idam olması bize neyi anlatıyor?
İdam cezasının gündeme gelmesi bence ilginç. Bunu çatışmaya bir çözüm bulma yolu olarak söylüyorlar. Ama tam da bu karışıklığın ortasında seçeceğimiz yer çok önemli. Yaşam mı diyeceğiz, yoksa ölüm mü? Kafası kopmuş bir bedeni mi seçeceğiz? Yoksa bir bütün bedene, düşünebilen bir bedene mi ihtiyacımız var? Bu darbenin ve bugünlerin en önemli sembolünün köprü olması da önemli görünüyor bana. Türkiye kimliğinde Asya-Avrupa bütünlüğü, iki değerliliği çok önemlidir. Bütün bu ikilemler, Asya ve Avrupa’yı birleştiren o köprünün üzerinde olanlar sembolik açıdan anlamlı.

 


ERDOĞAN'IN PSİKOLOJİK GERİLEMESİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan darbe girişiminden iki gece sonra “İsteseler de istemeseler de Topçu Kışlası’nı yapacağız” dedi. Böyle bir ortamda "Neden bu konu yeniden güdeme geldi?" tartışması oldu. Neden söylemiş olabilir?
Gezi olayları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok önemli bir narsistik yaralanması oldu. Darbe girişimi onun için herkesten daha zordu belki, ciddi bir ölüm tehlikesi atlattı. Öyle onaracak kendini. Kendi psişik bütünlüğünü sağlayabilmesi için öyle davranması gerekiyor belki de. Hiç yeri olmamasına rağmen o anda toplumu bölen bir şeyden söz ediyor. Onun psikolojik gerilemesi de öyle oluyor.

Öyle mi olur? İnsan büyük bir tehlikeyi atlatabildiği zaman özgüveni mi yükselir? Yoksa aslında özgüveni düşer de onu kamufle etmek için mi böyle davranır?
İkisi birden olur. Yaşamsal bir tehlike atlatılınca hem psikolojik açıdan gerilersin, hem de ondan kurtulmak sana büyüklük hissi verir. Kendimizi sevmezsek, kendimizde önemli şeyler olduğuna inanmazsak, hayata devam edemeyiz. Hastalandığınız, yaralandığınız zamanı düşünün. Yaranıza hiç dokunmazsınız, üflersiniz, oraya odaklanırsınız. Bu, narsistik bir yatırımdır. Şimdi olan da benzer bir durum. Ülke büyük yara aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ölüm tehlikesinden döndü ve muhtemelen onun içinden daha büyük bir şeyle çıkacak.

Erdoğan’ın yaverinin bile gözaltına alınması, toplumda nasıl bir duygu uyandırır? "En yakınımız bile bize ihanet edebilir" duygusu mu?
Herkes herkesten şüpheleniyor. Cumhurbaşkanı’nın en yakınındaki insanların ona neler yaptıklarını gördük. Bence ülkenin yönetim kadrosu bile kim dosttur bilmiyordur. İşte kutuplaşmanın bedeli budur. Bir kuşku, paranoya aldı gidiyor. Metroya binerken aklınızdan geçmiyor mu “Ya patlarsa?” diye? Artık metroya çok daha az insan biniyor. Bunlar paranoid şizoid durumu. Türkiye topluluğunu bir organizma gibi düşünmek lazım. Bu süreç toplumda en çok asker ve din algısına zarar verdi.

Dinin zarar görmesini açar mısınız?
Şu an dindar kesimler kavga etmiyor mu? Öyle bir algı yok mu? Demek ki din bu işi kurtarmıyor. Din, kişinin ahlaklı olmasını yeterince sağlayacak bir şey değil demek ki. İyi tarafından bakarsak, belki insanlar ahlak ve dinin ayrıldığını sezmeye başladı.

 

“ESKİ, YAMALI ELBİSE PATLADI”
Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin en çok üreten, uluslararası firmalarda çalışan, ekonomiyi sırtlanan kesiminin ülkeden soğumasının, belki de kopmasının ne tür zararları olur?
Kafa, yani düşünce, zihin, yaratıcılık gider. Biz daha ilkel duruma dönüyoruz. Tehlikeyle herkes kişisel olarak baş etme yollarını arıyor. Kimi tankın tepesine çıkıyor, kimi de ülkeden gitmeyi düşünüyor. Birçok arkadaşım çocuklarını yurtdışına gönderiyor. Aileler taşınıyor. Hep gruplardan söz ediyoruz ama onlar da bireylerden oluşuyor. Bakalım bundan sonra bireylerin yapısından ortaya çıkacak, bu ağır yara almış bedenin yeni elbisesi nasıl olacak? 15 Temmuz’da eski, yamalı elbise patladı. Neyi giyeceğimizi göreceğiz hep birlikte.

Darbe girişiminde polisin, erleri kurtarmaya çalışması çok konuşuldu ve sosyal medyada paylaşıldı. Bu birliktelik umut mu verdi sizce?
Evet. Kesik kafa imgesi ile bu da dolaşıyordu. Öte yandan bir bakan kardeşi askerdi, bir gün sonra darbeci oldu. Yani bu kavramların böylesine değişmesi... Delilik işte bu! Aynısı Kürtler için de geçerliydi. Bir kardeş asker, diğeri dağa çıkmış. Aynı dinamik güncel hayatımıza geliyor şimdi. İşte tam konfüzyon, delilik, şüphecilik, paranoya, şizoid durum bu.

81 ilde olağanüstü hal ilan edilmesi bizi psikolojik olarak nasıl etkiler?
OHAL bana neyi düşündürür? Düşüncenin, yine kafanın, sorgu sualin, merak etmenin olmadığı yalnızca somut anlamda sert eylemlerin dayatılmasını. Hayatın en ilkel biçimde devamını. Psikolojik açıdan iyice gerilemiş halde, düşünmeyi bırakıp yaşamak için ekmek, su, tuvalet hesabı yapılan bir hal bu. Bu da demektir ki; yaşamsal tehlikenin büyüklüğü nedeniyle her şeyimi, psikolojik algımı, düşünsel faaliyetlerimin hepsini ‘bilmediğim’ bir alana bırakıyorum.

Hayata sağlıklı bir şekilde dönmemiz için ne tavsiye edersiniz?
Yüzümüzü yaşama döndürmekten başka çare yok. Düşünmeye, anlamaya çalışmalı, kendimize her şeye rağmen iyi hissedeceğimiz alanlar açmaya devam etmeliyiz. Bunun için bugünlerde her şeyden çok kafamıza ihtiyacımız var. Kesik başlı bir gövde ne kadar hayatta kalabilir ki?