DÜŞÜNCE

“Terörle yaşamayı öğrenmemiz gerekmiyor”

Dünya artık tamamen güvensiz mi? Türkiye'de yaşanan terör olayları dünyada neden Paris saldırıları kadar tepki yaratmıyor? İslami cihat ve terörü, önemli İslam-Ortadoğu uzmanlarından Fransız profesör Gilles Kepel ile masaya yatırdık.

Burak Tatari

Çivisi çıkmış dünya
Kalp yiyen teröristler, kadınları köleleştirilen halklar, okul baskınları sonucu ölen çocuklar, mezhep çatışmaları... Sene 2016, ancak dünya geride kaldığı düşünülen birçok vahşete sahne oluyor.

 

İstanbul, Paris, Brüksel, Pakistan, Ankara… Terör her yerde. Dünya artık tamamen güvensiz mi?
Her durumda, terörizm Ortadoğu topraklarıyla sınırlı kalmayacak. Bugün kesin olan bir şey varsa o da terörün Batı’da da kendini gösterecek kapasitede olduğu. Ama asıl soru, toplumların ters yüz olup olmayacağı. Cihatçılar daha önce bu mücadele alanında ilerlemediler ve bu, gelecek yılların en büyük bahsi olacak. Öte yandan ilginç bir biçimde, bölgede terör riskinin en az olduğu ülke İran. Cihatçı terörizmin kaynağını radikal Sünni Müslümanlardan aldığını biliyoruz. İran da Şii bir ülke. İran’ın Türkiye, Suriye ve Irak gibi ülkelerden farkı, Kürt sorununun şiddetle ilişkisinin olmaması.

Mart ayında Ankara’daki terörist eylemden sonra bir gazeteci (Abdülkadir Selvi) “Terörle yaşamaya alışmalıyız” dedi. Bu söze katılır mısınız?
Hayır, terörle yaşamayı öğrenmemiz gerekmiyor. Amaç, terörü ortadan kaldırmak olmalı. Bunun için bir yandan etkili güvenlik ve zapt etme politikası yürütülmeli. Öte yandan da terörü ortaya çıkaran sebepler yok edilmeli. Ancak terörist hareketlerin analizinin yapılması, doğasının araştırılması ve buna karşı önlem alınmasının çok zor olduğunu kabul ediyorum.

Teröristlerle müzakere, sorunları ortadan kaldırır mı sizce?
Buna kendi ülkemden bir örnekle cevap vermeye çalışayım. Fransa’da cihatçı terörün ortaya çıkışının sebepleri üzerine bir tartışma var. Bu, politik bir sorun. Terör eylemlerine imza atanlar ideolojilerinin haklı olduğunu düşünüyor. Hareketlerini büyük kitlelere yaymaya, onları harekete geçirmeye gayret ediyorlar. Terörü kabul edilmez bir metot olarak görmekle birlikte, bu gruplarla uzlaşma aramak gerektiğini düşünenler var. Diğerleri ise terörün de, terör gruplarının taleplerinin de kabul edilemez olduğunu düşünüyor. Bu, iki grup arasındaki temel yaklaşım farkı. Türkiye’de de Kürt sorunu üzerine bu iki temel yaklaşımın olduğu görülüyor.

Bugün “terör” deyince akla gelen örgütlerin başında IŞİD’ var. Siz IŞİD’i ‘üçüncü jenerasyon cihatçılar’ kategorisine dahil ediyorsunuz. Bu teorinizi anlatır mısınız?
Sünni terörizmi üç etaba ayrılabilir. İlki 24 Aralık 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle başlıyor. Bu, 1997’ye kadar devam etti. Din adamları ve Müslüman Kardeşler, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgaline karşı tüm Müslümanları harekete geçmeye çağırdı. Bu, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi Körfez ülkeleri tarafından finanse edildi. ABD tarafından silahlandırıldı. Dünyanın dört tarafından Afganistan ve Pakistan’a gelen savaşçılar, selefi cihatçılığın temelini attı. İslam’ın bağnaz yorumu çeşitli eğitimlerle desteklendi ve ‘İslam karşıtları’na karşı şiddet kullanma aşamasına geçildi. 1989’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki zaferinden sonra yabancı cihatçılar ülkelerine döndü. Döndükleri ülkelerinde cihadı yerleştirmeye çalıştılar. Cihatçı gruplar özellikle Mısır ve Cezayir’de 1992-97 yılları arasında ‘kâfir’ ilan edilen yönetimlere karşı birçok şiddet eylemi gerçekleştirdi. Ancak ulaştıkları nokta, herkesi öldürerek aşırı şiddete bulaşmak oldu. Kendilerine sempati duyanlara karşı bile şiddet kullandılar ve kitleleri harekete geçirmekte başarısızlığa uğradılar. Kitlelerin desteğini arkalarına alamadıkları için şiddet onlara döndü. Bu jenerasyonun yöntemi işe yaramadı.

 

Gilles Kepel

 

“11 EYLÜL CİHATÇILAR İÇİN BAŞARISIZLIKTI”
İkinci jenerasyon cihatçılık bu başarısızlığı aşabildi mi?
Usame bin Ladin ve Eymen El-Zevahiri’nin ortaya çıkardığı ikinci jenerasyon cihatçılık, geniş Müslüman kitlelerinin korkusunu, ABD’nin, Ortadoğu’daki rejimlerin arkasında durduğunu bilmelerine bağladı. Bunu aşmak için ABD’ye darbe indirmek gerektiğini düşündüler. Bu, kitlelerin isyan etmesine yol açacaktı. 11 Eylül 2001’de bunu denediler. Bu saldırı tabii ki çok büyük yankı uyandırdı. Medyada büyük ilgi çektiler, haklarında çok konuşuldu ama Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde değişim yaşanmadı. Kitleleri harekete geçirmeyi başaramadılar. Amerikan işgalinin ardından Irak El Kaidesi eliyle bunu gerçekleştirmeye çalıştılar. Ama Amerikalılara karşı kitleleri harekete geçiremediler. Çünkü Şiiler, Sünnilere karşı Amerikalıların yanındaydı. Böylelikle ikinci jenerasyon cihatçılık da başarısızlığa uğradı.

IŞİD’in de içinde bulunduğu üçüncü jenerasyon cihatçılık hangi fikirle ortaya çıktı?
2005 yılında Suriyeli mühendis Ebu Musab Es-Suri ‘Küresel İslami Direniş Çağrısı’ adlı kitabını yayımladı. Cihattan bahseden bu kitap ‘Batı’nın karnı’ Avrupa’yı hedef alıyordu. Piramit şeklinde örgütlenen cihatçı gruplar yerine Avrupa’da eylem yaparak, orada yaşayan Müslüman gençleri harekete geçirmeyi hedefliyordu. Provoke edici saldırılar kâfirleri, İslam fobisi olanları ve Yahudileri bölecekti. Avrupa toplumunun çok radikal reaksiyonuyla iç savaş yaşanacaktı. Bu strateji ilk kez 2012’nin mart ayında Toulouse'da Yahudi okuluna saldırı düzenlenmesiyle hayata geçti. Daha sonra 2015’te Paris’te iki kez bu tip eylem gerçekleşti. Son olarak da geçtiğimiz mart ayında Brüksel’deki saldırıya tanık olduk.

Bu eylemlerin gerçekleşmesinde Suriye’deki iç savaş kolaylaştırıcı rol oynadı mı?
Bu saldırıların elbette Ortadoğu’da olup bitenlerle ilgisi var. Bugün yaklaşık 100 euro’ya charter uçuş gerçekleştirerek Paris’ten İstanbul’a gelebiliyorsunuz. Kasımpaşa’dan bindiğiniz televizyonlu, tuvaletli otobüs ile 25 euro’ya Gaziantep’e geçebiliyorsunuz. Bir taksi şoförüne 50 euro verdiğinizde IŞİD topraklarına adım atabiliyorsunuz. Es-Suri bunu öngörmüştü. Arap Baharı’nın başarısızlığa uğraması Suriye, Lübnan, Yemen gibi ülkelerde cihada açık ortam oluşmasına yol açtı. Burada cihada katılan Avrupalılar ise bir gün Avrupa’ya geri dönecekti.

 

“SELEFİLİK, HANEFİLİK VE MALİKİLİĞİ MARJİNALLEŞTİRİYOR”
Türkiye’den IŞİD’e katılan pek çok genç var. Bu terör örgütünün beslendiği Selefilik, Anadolu İslam’ını nasıl etkiliyor?
Bölgenin diğer ülkeleri gibi Türkiye’de de Kemalist laiklik, geleneksel Hanefilik inancı ve ülkeye hakim olacak İslam vizyonu sorgulanıyor. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan temel farkları var. Laik bir ülke olsa da nüfusunun yüzde 99’u Müslüman. Bu yüzde 99’luk kesim içinde de Sünni ve Alevi ayrılığı var. Sünni grubun içinde AKP’yi ortaya çıkaran Milli Görüş gibi muhafazakâr hareketlerin yükselişi gözleniyor. Bu hareketin Petromonarşilerle ilişkisinin dini anlayışa da etkisi oluyor. Bölgede Şii karşıtı bir Sünni ekseni oluşturulması fikri Selefi vizyonunu yansıtıyor. Türkiye devletinin yönetiminin en azından bir bölümünde Neo-Çaldıran* fikri olduğu gözleniyor.

Günümüz terör örgütlerinin yapılanması da teknolojiyle yakından ilgili. Siz, El Kaide’nin internet ve El Cezire’nin, IŞİD’in ise Twitter, Facebook ve YouTube’un çocuğu olduğunu söylüyorsunuz.
Tabii; cihatçılığın ilk jenerasyonu da faksın çocuğuydu. Sosyal ağlar olmasaydı IŞİD ortaya çıkamazdı. Çünkü sosyal ağlar sayesinde IŞİD varlığını en ücra yerleşim birimlerine kadar duyurabiliyor. Bu harekete sempati duyan medya organları dahi, onların sosyal medya hesaplarında yayınladıkları infaz görüntülerini yayınlayamazdı.

Paris saldırılarından sonra Ernest Hemingway’in ‘Paris Bir Şenliktir’ kitabı yeniden çok satanlar listesine girdi. Doğu ülkelerindeki saldırılardan sonra ortaya çıkan sonuç ise daha farklı oluyor. Bu yaklaşım farkını neye bağlarsınız?
Bunu bilmiyordum. Paris saldırılarından sonra Batı dünyası Fransa ile çok güçlü bir dayanışma gösterdi. Bunu, Fransa’nın Batı’nın ortak değerlerinin sembolü olarak görülmesine bağlıyorum. Arapların Arapları, Türklerin Türkleri öldürmesi Avrupa ülkelerinin vatandaşlarının Avrupalıları öldürmesi kadar medyatik ilgi uyandırmıyor.

Son olarak tüm dünyanın kafasındaki soru: Teröre karşı verilen mücadeleden umutlu musunuz? Yoksa bizi daha kötü bir gelecek mi bekliyor?
Umarım daha kötü günler görmeyiz. Bu fenomeni incelerken eksiklerini görüyorum. Son Paris ve Brüksel saldırıları IŞİD için politik hatalardı. 1997’de Cezayir’de olduğu gibi herkesi kendilerine karşı kenetlediler. Paris ve Brüksel saldırılarında hayatını kaybeden Müslüman Avrupa gençleri, cihatçıların öldürmek istedikleri insanlar değildi. Müslümanların da ölmesi kendilerine sempati duymasını bekledikleri insanların tepkisine yol açtı.

 

*Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in 1514’te Safevi hükümdarı Şah İsmail’e karşı kazandığı savaş, Safevi hükümdarına sempati duyan Anadolu Alevilerinde duygusal kopuş yaratmıştı. Kimi tarihçiler, Osmanlı ordusunun bu sefere giderken karşısına çıkan Alevileri öldürdüğünü iddia ediyor.

Prof. Gilles Kepel:
Paris Siyasi Bilimler Akademisi’nde öğretim üyesi. ‘Allah’ın Batısında’, ‘Cihat: İslamcılığın Yükselişi ve Gerilemesi’, ‘Fitne - İslam'ın Merkezinde Savaş’ başta olmak üzere cihat ve terör üzerine yazdığı kitaplarla tanınıyor.