SANAT & TASARIM

Türkiye’nin baledeki gururu: Batur Büklü

Bugünlerde ülke gündeminden başka bir şey konuşamıyor olsak da, arada güzel, umut verici haberler geliyor. 23 yaşındaki baletimiz Batur Büklü’nün, İstanbul Uluslararası Bale Yarışması’nda birinci olması bunlardan biri. Batur Büklü, genç yaşına rağmen parmak ısırtan çalışma azmi ve dünyaya bakışı ile başarının şans olmadığını ispatlıyor.

Ayşegül Savur Özgen / Fotoğraflar: Altan Aykan

İstanbul'da izleyebilirsiniz
Başarılı balet Batur Büklü'yü sahnede izlemek istiyorsanız adresiniz Süreyya Operası olmalı.

 

Batur, tebrikler! Bize ne güzel bir gurur yaşattın. Türkiye’de bale sınırlı bir kesime hitap ediyor. Hele başarılı balet çıkması iyice zor görünüyor. Sen nasıl bir eğitimden geçtin? Bu başarı nasıl geldi?
Baleye tamamen şans eseri, annem sayesinde başladım. Kadıköy Devlet Konservatuvarı’nın önünden geçerken dışarıda okula başvuru formlarını gördü ve beni hem müzik hem de bale sınavına soktu. İkisine de girdim; baleyi kazandım. Aklımda hiç yoktu. Küçüktüm, top oynamayı seviyordum.

Kaç yaşındaydın o zaman?
10 yaşındaydım.

Geç bir yaş değil mi baleye başlamak için?
Bale için geç bir yaş ama rastlantı oldu. Bir de Türkiye’de kimse seni 6 yaşında alıp, streching yaptırmaz zaten. Yurtdışında çocukları jimnastiğe gönderirler bale öncesi. Ama Türkiye’de böyle bir şey yok.

Demek ki annen yeteneğinin farkındaydı...
Sanırım öyle... Çocukken evde bütün akrabaları salona toplardım. Önlerinde dans ederdim. Dans etmek ve insanların beni izlemesi hoşuma giderdi.

 

Özel teşekkürler
Batur Büklü vefasını üzerinde emeği olan hocalarına teşekkür ederek gösteriyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Direktörü Ayşem Sunal, Oral Yazıcı, Uğur Seyrek,
İstanbul DOB eski baş dansçılarından Meriç Sümen ve kendisini yarışmaya hazırlayan Serhat Güdül onun için çok önemli.

 

“BALE KIZLAR İÇİN DEĞİL Mİ?”
Sınavı kazanınca nasıl bir hayat başladı?
Haftanın iki günü yarı zamanlı olarak konservatuvara başladım. Sabah normal okula gidiyorsun, akşamları da konservatuvara... Arkadaşlarım soruyordu: “Niye baleye gidiyorsun? Bale kızlar için değil midir?” diye.

Sen ne cevap veriyordun?
Anlatmaya çalışıyordum ama açıkçası ben de balenin ne olduğunu tam bilmiyordum o yaşta. “Bale nasıl bir şey? Sadece kızlar yapar değil mi?” dediklerinde, “Yoo, ben de yapıyorum. Bir iki kişi daha var okulda, onlar da yapıyor yarı zamanlı” gibi şeyler söylerdim. O anı bir karambole getirip, tam bir cevap vermezdim.

Büyüdükçe sorular sinirini bozmaya başladı mı?
Tuhaf bir hisse kapılmadım, aksine “Ben baletim” diye karakter oturtmaya başladım. “Tamam ben sanat yapıyorum. Sanatçıyım. Buna göre davranmalı, buna göre eğitim almalıyım. Buna göre hayatımı yaşamalıyım” dedim.
Neydi “Buna göre yaşamalıyım” dediğin şeyler?
Onları biraz daha büyüdüğümde öğrendim. Ünlü baletlerin, balerinlerin videolarını izleyip, imrenmeye başladım.

 

“DIŞARIDAN ARKADAŞIM YOK”
Peki “Şu kafeye gitmeliyim. Şu tip insanlarla arkadaşlık etmeliyim. Bu kitapları okumalıyım” gibi kurallar koydun mu kendine?
Arkadaşlarım yok.

Arkadaşların yok mu? Neden?
Yani, tabii ki var ama çoğu okuldan, bale çevresinden. Küçüklüğümden beri gördüğüm arkadaşlarım baleye devam ediyor. Dışarıdaki arkadaşlarımın sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Sabahtan akşama kadar operada çalışıyorum. Son iki senedir Türkiye’deyim. Sabah 9’da kalkıyorum. 9 buçukta evden çıkıp operaya gidiyorum ve akşama kadar oradayım. Akşam 6’da 7’de bitiyor işim. Zaten eve geldiğimde çok yorgun oluyorum. Ertesi gün de provam oluyor. Beslenmeme dikkat ediyorum. Uyuyorum. Kalkıyorum.

Sosyal hayatın yok mu yani?
Hafta sonları, belki cumartesi (gülüyor)...

"Ne eksiğimiz var?"
Batur Büklü, sanatseverleri Türk dansçıları seyretmeye çağırıyor. Yurtdışından gelen temsillere gösterilen ilginin, buradaki sanatçılara da gösterilmesi gerektiğini düşünüyor.

 

“TAM KAYDIM SİLİNİYOR DERKEN...”
Peki, eğitimine geri dönelim. Yurtdışında kalmışsın, nasıl başladı hikâye?
Ortaokula geçerken, anneme “Bu çocuğun ya tam zamanlı olması gerekiyor ya da baleyi bırakacak” dediler. Çünkü baleyi yarı zamanlı, hobi gibi yapmanın hiçbir anlamı yok. Bu kararı da annem verdi benim adıma. Normal okulda çok başarılı, çok ders çalışan bir öğrenci de değildim açıkçası. Ortaokulu bitirdiğim yıl, Türkiye’de her yaz yapılan bir bale kampına katıldım. Ve hayatımın akışı değişti.

Nasıl?
Bu kamp Bodrum Aspat’ta. Oradaki bir hocam –Uğur Seyrek- beni çok beğendi. Kendisi Stuttgart’da eskiden dans eden bir dansçı. Beni oraya yönlendirdi. John Cranko, balede dünyanın en iyi üç okulundan biri. Lise 2’ye geçtiğimde benim bale CD’mi çektiler. Uğur Hoca CD’yi Stuttgart'a götürecekti ama unutmuş. Ben de oraya gidebilirim diye buradaki okuldaki kaydımı yenilememiştim.

Eyvah! Ne oldu?
CD’ler daha sonra gönderildi. Bir ay geç kaldım. Sonra vize çıkmadı. Bir buçuk ay da öyle geç kaldım. Zannettim ki beni okuldan atacaklar. Çok enteresan bir şekilde vizem çıktı, bir hafta sonu. Cumartesi bileti aldım. Stuttgart’taki okula gittim ama inanılmaz şekilde evimi özlüyorum. 14 yaşındaydım henüz. Ne İngilizce biliyorum, ne Almanca... Sadece üç senelik bale bilgim var. Çok kolay arkadaş edinen biri de değilim. İlk altı ay gerçekten zor geçti orada. Dönmek istedim.

Ama pes etmedin! Nasıl adapte oldun?
Dil öğrendim yavaş yavaş... Önce İngilizce öğrendim Almanya’da, bu da enteresandır (gülüyor). Daha sonra da Almanca... Tabii baleye devam. İki senelik eğitimi öyle tamamladım. Daha sonra bu işin akademisine geçtim. Toplamda dört yıl kaldım Stuttgart’ta. İki sene önce de Türkiye’ye dönüp, İstanbul Devlet ve Opera Balesi’ne girdim. Şimdi burada solist olarak dans ediyorum.

 

“TÜRKİYE OLARAK KAPALIYIZ”
Türkiye’ye dönmek seni ailenle bir arada olduğun için mutlu etmiştir; peki kariyer açısından mutlu musun?
Orada görebileceğim çok güzel örnekler vardı. Her yerden dansçılar geliyordu, seni gezdiriyorlardı. Birçok galalara, gösterilere yönlendiriyorlardı. Burası biraz daha farklı o konuda, daha kapalıyız Türkiye olarak.

Şu sıralar pek çok kişinin gözü yurtdışında. Sen ise oradan buraya gelmişsin, pişmanlık oluyor mu?
Oluyor ama Türkiye’nin de ilerlemesi gerekiyor. Bizim de bir yerlere gelmemiz gerekiyor. Çoğu genç de şu an yurtdışına çıkmak istiyor bu sebepten. Oradaki daha iyi şeyleri alıp, buraya getirmemiz gerekiyor çünkü.

Gelelim senin Türkiye’ye birincilik getirdiğin bale yarışmasına. Nedir bu yarışma?
Bu, Uluslararası İstanbul Bale yarışması, yurtdışından gençler katılıyor. Yaş sınırı 26... 18 – 26 yaş arası baletlerin yarıştığı senyör, 15-18 yaş arasın gençlerin yarıştığı bir junior kategorisi var. Ben senyör erkeklerde birinci oldum.

Önemli bir yarışma ama duyan hemen hemen yok gibi, tanıtım eksikliği mi var?
Olabilir, çünkü biliyorsunuz İstanbul Devlet Opera Balesi’nin ana sahnesi Atatürk Kültür Merkezi’dir. Ama şimdi o imkânlara sahip değiliz. Kendi afişlerimizi hazırlayamıyoruz. Temsillerimizi Kadıköy Süreyya Operası’nda sahneliyoruz.

 

“YARIŞMADA ALTIN MADALYA”
Yarışmaya nasıl seçildin, kaç kişi yarıştı?
Bizim İstanbul Devlet Opera Balesi’ne senede beş-altı hoca gelir. Workshop tarzı haftalık dersler verirler. ‘Uçan Türk’ diye bilinen Serhat Güdül onlardan biri. Ankara’dan geldi, yurtdışında ödüller almış bir dansçımız. O bana, bir dersin sonunda “Bu yarışmaya katılmak ister misin?” diye sordu. Açıkçası emin değildim. Daha önce sahne alıp solistlik yaptım ama yarışma ayrı bir psikoloji. Baskı altındasın. İstanbul’da olduğum için daha da ağır baskı altındaydım. Herkes “Hadi oğlum, hadi oğlum yapabilirsin” diyordu. Her sabah gördüğüm insanlar yarışma boyutunda farklı oluyor. Sosyal hayat tamamen bitiyor. Serhat Hoca bana geçen ekimde sordu bunu, ertesi sabah “Evet” dedim.

“Emin değildim” deyince çok düşündün sandım...
Yok (gülüyor). Biraz tez canlıyımdır. Olacaksa, “Hadi olsun o zaman!” derim.

Özel bir çalışma yürüttün mü yarışma için?
Sezon içinde “Şu rolleri oynar mıyım? Şunu yapar mıyım?” diye düşünürken yarışmaya pek odaklanmadım açıkçası, son üç ay kala başladı hazırlığım. Kafamı boşaltmak için kendime biraz ara vermeye çalıştım. Sonra atladım Ankara’ya gittim Serhat Abi’yle çalışmak için. Onunla orada bir ay çalıştık. Kostümümü, müziğimi, her şeyimi o ayarladı. Baş başaydık, çünkü Ankara’daki opera da kapalıydı. Şunu fark ettim; Türkiye’deki operalar birbirine yardım etmeyi seviyor. Ankara Devlet Operası benimle kendi dansçılarıymışım gibi ilgilendi. Çok iyi karşıladılar. Kostümde yardım ettiler.

Yarışmada bir ön eleme oluyor mu?
Evet, yarışmanın ilk etabı ön elemeyle oluyor. 10 dakikalık bir video gönderiyoruz jüriye. Yarışma Mehmet Balkan organizatörlüğünde yapılıyor, 11 kişilik uluslararası bir jüri var.

İlk elemeden sonra kaç kişi bırakıyorlar?
Sahneye çıkacak 12 erkek vardı, katalogda yazan. İki-üç kişi gelmedi, sanırım Türkiye’deki olaylar yüzünden. Büyüklerde bir tek ben vardım Türkiye’den. Kazakistan, Kanada, Avustralya, ABD gibi ülkelerin dansçıları vardı. Onların videolarını izlememeye çalıştım. Stres altına girmek istemedim. Altı erkek finale kaldık; yarı finalde hiç de kötü bir performans göstermemiştim açıkçası. Bu da Serhat Abi’yle bir aylık çalışmanın sonucuydu tabii.

Finalde rahatladın o zaman...
İki üç gün öncesinde uyuyamıyordum. Yemekten kesilmiştim, iştahım yoktu. Ama sahneyi çok iyi bilmem, seyirci gücü avantajdı tabii.

Ve jüri seni seçti!
Bir de grand prix ödülü var. Onu da Kazak bir çocuk aldı. Ben altın madalyayı aldım.

Annen ne dedi bu birinciliğe?
Çok sevindi. Doğum günüydü. Hemen onu aradım, doğum günü hediyesi olarak altın madalya verdim anneme (gülüyor).

 

‘SİYAH KUĞU’ DURUMU YAŞANIYOR MU?
Bir balet nasıl yaşar?
İnanılmaz disiplinli olmalı. En önemli şey budur. Kendine çok dikkat etmelisin. Nerelere gittiğine, ne yaptığına... Çünkü bütün enerjimizi provalara harcıyoruz. Sabah operaya erken giderim, en son ben çıkarım. Bu, benim için değişmez. Çalışmayı severim ve boş zamanımda dinlenmeyi de severim. Biri kahve için çağırdığında gitmek istemem, çünkü ertesi gün benim sorumluluklarım var. Bütün bir haftayı ayırırım. Salı günü geç yatarsam çarşamba günü provam kötü geçer. Çarşamba günü provam kötü geçerse bunu içime sindiremem, gece uyuyamam, bu kez perşembem kötü geçer.

Bu genç yaşta bu kadar disiplini nasıl sağladın?
14 yaşımda tek başıma yurt dışına gitmeme bağlıyorum. Orada her şey benim üstümdeydi. Ve disiplinli bir okulda okudum.

Oysa biz Türkler biraz savruk ve geniş yaşamayı severiz.
Ben hep kendime bakıyorum, başka türlüsü bana bir şey kazandırmaz. Dışarıdaki gözleri kapattım, ne yapıyorsam kendime odaklanıyorum. Başka şeyleri düşünmek istemem.

Beslenmende de aynı disiplin vardır sanıyorum.
Ben günde üç vitamin, bir ağrı kesici alıyorum. Sabahları dört haşlanmış yumurtanın akını yiyorum. Evde yumurta çok çabuk bittiği için şikâyet ediyorum. Portakal suyu içiyorum mutlaka. Öğlen evde ne varsa makarna, et onları koyar operaya götürürüm.

Dışarıda yemiyor musun?
Genellikle evden götürmeye çalışırım, özellikle de kışın. Akşamları da salata yemeye çalışıyorum ama her zaman olmuyor.

Bale dünyasında ‘Siyah Kuğu’ durumları yaşanıyor mu?
Oluyor o, evet. Birine zarar vermek gibi değil ama zor bir meslek. Egosu çok yüksek bir meslek. Çünkü sahneye çıkıyorsun ve sana “Prenssin” diyorlar. Yani herkesten üstün olduğuna inandırıyorlar. Bunu karaktere yedirmek gerekiyor bir şekilde.

 

“TÜRKİYE’DE HERKES HER ŞEYDEN ŞİKÂYET EDİYOR”
Çocuğun olsa Türkiye’de balerin ya da balet olmasını ister misin?
Bilmiyorum (gülüyor). Emin değilim. Olmasını isterim. Daha iyi bir yerlere geleceksek, olmasını isterim. Ama yurtdışında eğitim alıp gelmesini isterim.

Şu an neden “Bilmiyorum” dedin?
Çünkü Türkiye’nin ne olacağını bilmiyorum. Eğitim sistemi ne olacak? Şu an çok iyi hocalarımız var konservatuvarlarda, okullarda. Onlara ben her türlü güveniyorum ama kendi geleceğimi de bilmiyorum.

Peki baleden, sanattan bağımsız konuşalım. Çok gençsin, güzel bir başarı elde etmişsin. Disiplinlisin, çalışkansın. Bu özelliklere sahip bir genç olarak Türkiye’yi nasıl görüyorsun şu an? Umutlu musun geleceğe dair?
Çok aydınlık bir şey görmüyorum. Ama insanlar çok fazla söyleniyor. Bir şeyleri gerçekleştirmekten ziyade şikâyet ediyorlar. Herkesin her konu hakkında şikâyeti var. Herkes işini en iyi şekilde yapsa, yapmak istese, bunun artısı gelir. Verdiğin kadar alırsın. Ben buna inanıyorum, operaya giderken de. Ne kadar çalışırsam o kadar karşılığını alacağım. Şikâyet etmek çok kolay. Sabahtan akşama kadar ben de şikâyet edebilirim ama bunu değiştirmek için ne yapıyorsun? Benim için önemli olan o.

 

 

 

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı EKİM 2016

Emily Blunt: “Aşk, bilmeden günah işlemektir”

Derin derin bakan kocaman yeşil gözleriyle hayatımıza girdiği günden bu yana, sağlam bir şekilde kariyerini ilerleten Emily Blunt, bu ay, büyük hayran kitlesine sahip ‘Trendeki Kız’ romanının sinema uyarlamasıyla karşımızda. Blunt ile kariyeri, hayatı, aşkı ve yeni filmi üzerine…

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı AĞUSTOS 2016

Zafer Algöz: “Erkekler 55’inde adam olur”

Fel fecir okuyan gözleriyle her daim biraz hilebaz, biraz yanar döner, ama son noktada hep yanınızda... Komedi filmlerinin, tiyatro oyunlarının vazgeçilmez ismi Zafer Algöz, konu mizah olunca her kılığa giriyor. Hatta son dizisi ‘Hayatımın Aşkı’nda 30’luk özentisi 60’lık eski koca karakteriyle ortalığı kasıp kavuruyor. Karamsarlığa sürüklendiğimiz bu günlerde bir araya geldiğimiz Algöz ile gündemden girdik, içinden çıkılması zor yaş konusuna daldık, sonra da hem Cem hem de Can Yılmaz’ın kulaklarını çınlattık.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı NİSAN 2016

Bir gar hikâyesi

Yıllardır “Otel mi olacak, müze mi?” tartışmalarıyla, sivil toplum örgütlerinin gar kalması için verdiği mücadeleyle gündemden hiç düşmedi. Ranta kurban edilmesi fikri kamuoyunu o kadar sarstı ki, aslına uygun restore edilip, hızlı trenin ilk istasyonu olacağına dair çıkan haberler bile şüpheleri gidermedi. Neyse ki, nihai karar oybirliğiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden çıktı: Haydarpaşa gar olarak kalacak. Peki burası neden İstanbulluların kırmızı çizgisi, niye vazgeçilmezi? Nasıl restore ediliyor? Ne zaman tamamlanacak?

DEVAMINI OKU