DÜŞÜNCE

Uygarlığa karşı duyulan hınç

Tarih boyunca kültür eserleri pek çok kez kasten tahrip edildi. Yine de bu eserleri ortaya çıkaran kültür ve felsefenin izleri silinemedi. Ama Suriye tarafından IŞİD’in elinden geri alınan antik Roma şehri Palmİra ile gündemimize giren son dönemdeki yıkımların, diğerlerinden önemli bir farkı var.

Mehmet Özdoğan / Nezih Başgelen

“Savaş suçu”
UNESCO'nun Dünya Miras Listesi'nde olan Suriye’deki Palmira antik kentinin 2015 Mayıs’ında IŞİD kontrolüne geçmesiyle maruz kaldığı yıkım, UNESCO tarafından bu iki kelimeyle tanımlandı.

 

Uygarlık tarihi boyunca farklı dönemlerde, genellikle kültürel değişim süreçlerinde bazı topluluklar, kendilerinden önce yaşayan uygarlıkların kalıntılarını tahrip etti. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte pagan-batıl olarak görülen İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılmasıydı. Yine Hıristiyanların ‘ikonoklast’ (put kırıcılık) hareketi çerçevesinde antik heykel, mozaikleri tahrip edildi. Kimi kalıntılar da hırsızlık yoluyla çalındı. Kurganlar, tümülüsler, Mısır ve Etrüsk mezarları yoğun bir talana uğradı. Buna karşılık birçok kültür de kendinden önce yaşayanları görmezden geldi. Onlara hiçbir anlam yüklemeden varlıklarını birlikte sürdürdü. Bunun en çarpıcı örneği Eski Mısır’ın görkemli anıtlarının yanında onlardan hiç rahatsızlık duymadan çadırlarını kurup yaşayan göçebelerdi. Modern zamanlara gelirsek; Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra müze ve arşivler yağmalandı, İran’da rejim değişikliğinden sonra eski eser piyasası müzelerden çalınan eserlerle dolup taştı. Her devirde geçmişin kalıntılarına duyarlı olan kesim bu tür talanlardan, soygunlardan rahatsız oldu, ürktü. Ama çoğunluğun hırsı ön plana çıkınca seyirci olmaktan öteye geçemedi. Bunlar kelime hoş olmasa da ‘alışageldiğimiz, bildiğimiz’ soygun ve talanlardı.

RADİKAL İSLAM’IN YIKIM ‘GELENEĞİ’
Ne var ki 2001’de Afganistan-Bamyan’daki dev Buda heykellerinin Taliban tarafından havaya uçurulmasıyla başlayan hareket, alışılagelmiş olaylardan farklıydı. Afganistan özelinde bu olay yalnızca Bamyan’la sınırlı kalmadı. Bazı müzeler ve ören yerleri de tahribattan nasibini aldı. Taliban eliyle Pakistan’da da benzer süreçler yaşandı. Bir süre önce Mısır, Libya, Yemen’de ve günümüzde Suriye’de gördüklerimiz Afganistan’da başlayan yok etme hareketinin hızlandırılmış çekimleri gibi… Ürkütücü olan, buradaki amacın bir kültürün izlerinin silinmesi ya da belirli bir grubun görüşlerini kanıtlamak için geçmişe seçici yaklaşmanın çok ötesinde olması. Yeni hareket, dönem, kültür, din ayırt etmiyor. Her yapıtın yeryüzünden silinmesini hedefliyor. Palmira’da Roma kalıntılarının havaya uçurulması, Der-er Zor’daki yıkım, Musul Müzesi’nin Klasik Çağ heykellerinin balyozlarla kırılması, balyozlarla yok edilemeyen büyük heykellerin asfalt delme makineleriyle tahrip edilmesi bunun başta gelen örnekleri. Bu hareket, güzel, görkemli, anıtsal ya da toplumun beğenilerini simgeleyen her türlü kalıntıyı (yalnızca İslam öncesi değil, İslami dönem kalıntılarını da) yok etme amacında. Mali’de cami ve türbelerin, Kuzey Irak’ta türbe, yatır, mezarlık ve anıtların yok edilmesi, kendi inanç sistemine ait olan üst kültüre karşı olan tepkiyi gösteriyor. Başka bir deyişle bu hareket güzele karşı duyulan hıncı yansıtıyor. Bu yönüyle öncekilerden çok daha farklı ve tehlikeli. Önceki dönemlerde tahribatı genellikle toplumun üst kesimleri, yöneticileri yönlendirmişti. Burada yaşanan ise toplumun alt kesiminin topyekûn saldırısı. Hedef, uygarlığın günümüze kadar gelen tüm birikiminin yok edilmesi. Palmira olayını tekil bir saldırı olarak değil, bu bakış açısıyla ve ürkerek değerlendirmemiz gerekiyor.

 

 

İki yıl arayla iki kare
Palmira'daki durum eski ve yeni fotoğrafları kıyaslayınca daha net görülüyor. Kentin önceki halinin fotoğrafları 14 Mart 2014'ten. IŞİD tarafından 2015 Ağustos’unda tahrip edildikten sonraki hali de arka planda görülüyor.

 

'ÇÖLÜN GELİNİ’NİN BAŞINA GELENLER
Tarihte doğudan Akdeniz’e ulaşan ticari kervanların Suriye çölünü geçiş noktasında olması sebebiyle ‘Çölün Gelini’ olarak anılan Palmira antik kenti, Şam'ın 215 kilometre kuzeydoğusunda, bir vaha üzerinde kuruldu. Şehrin tarihi Tadmur adıyla M.Ö. 19’uncu yüzyıla kadar uzanıyor. Süryanice-Aramice ‘mucize’ anlamına gelen Tadmur, Yahudilerin kutsal kitabı Tanah'da Davud'un oğlu Süleyman tarafından kurulan bir çöl şehri olarak geçiyor.
Coğrafi konumu, Roma İmparatorluğu döneminde önemli bir ticari ve dini merkez haline gelmesini, kozmopolit kimlik kazanmasını sağlamıştı. Bu çok uluslu kültürün izleri mimari kalıntılarda günümüze kadar ulaşabildi. Romalı olmadan Romalılar içinde yaşayan tek halk ve en zengin şehir olduklarını biliyoruz. Palmiralılar; Romalılar ve Sasaniler-Partlar arasında kalan bir toplum olarak her iki kültürden de etkilendi, giyim tarzından sosyal yaşam etkinliklerine kadar Helen ve Pers izlerini yansıttı.
Kentin kaderini değiştiren, Roma İmparatoru Valerianus’un, Palmira prensi Septimius Odaenathus’u Suriye eyaleti valisi olarak ataması oldu. Odaenathus öldürülünce, yönetim karısı Zenobia ve oğlu Vabalathus'a geçti. Tarihin en efsanevi kadın yöneticilerinden sayılan Zenobia, Roma yönetiminden bağımsız Palmira'nın etki alanını genişletti ve ömrü kısa sürecek Palmira İmparatorluğu'nu kurdu.
Ancak birkaç yıl sonra Roma İmparatoru Aurelian, Palmira İmparatorluğu’nu yenilgiye uğrattı. İmparatorluğun tüm topraklarını geri aldı. ‘Savaşçı Kraliçe’ olarak anılan Zenobia ve oğlunu esir alarak İtalya’ya götürdü. 273 yılında Palmira’da ayaklanmalar başlayınca İmparator Aurelian bu kez askerlerine şehri yağmalama izni verdi. Çöken şehir, bir daha eski şaşaalı günlerine geri dönemedi.
17’nci yüzyıl boyunca birçok Batılı gezgin ve araştırmacı tarafından ziyaret edilen Palmira’da ilk kazılar, 1902 ve 1917 yıllarında yapıldı. 2011’de Suriye’de iç savaşın başlamasına kadar da sürdü. Kazı çalışmalarının yanı sıra koruma ve onarım çalışmaları sürdürüldü. Palmira antik kenti büyük ölçüde ayağa kaldırıldı.
Binlerce yıl boyunca farklı imparatorlukların hakimiyetine giren Palmira, belki de tarihinde ilk kez 2015 yılında IŞİD tehdidi sebebiyle yok olma tehlikesiyle karşılaştı. Suriye’deki iç savaş sırasında şehri ele geçiren IŞİD terör örgütünün 27 Mayıs 2015 tarihinde şehirdeki Roma Antik Tiyatrosu’nun sahnesinde 20 esiri idam etmesi, antik kentin simgesi olan 2 bin yıllık El Lat Aslanı heykelini parçalaması, bir kaçakçının Palmira’dan çaldığı sekiz büstü halkın önünde balyozlarla tahribinin görüntüleri dünya kamuoyunun tepkisini çekti.

 

Üç kemerli tak paramparça
IŞİD'in tahrip ettiği tarihi Zafer Takı'nın modeli görkemli bir açılışla Londra'daki Trafalgar Meydanı'na dikildi.

 

BEDENİ ANTİK ROMA SÜTUNLARINA ASILAN ARKEOLOG
Bir diğer acı olay da 50 yıl boyunca Palmira’da çalışan ve ömrünü buraya adayan arkeolog Halid Esad’ın 19 Ağustos 2015’te başının kesilmesi ve bedeninin antik Roma sütunlarına asılmasıydı. IŞİD, Palmira’daki en iyi korunmuş yapı olan ve Roma Dönemi’ne tarihlenen Bel Tapınağı ile Baalşamin Tapınağı’nı, üç kule mezarı ile zafer takını patlayıcılarla yıktı. Müzedeki eserler dahil Palmira’nın simgesi durumundaki El Lat Aslanı gibi birçok arkeolojik eseri kırıp parçaladı. Öte yandan IŞİD, Palmira’dan yağmaladığı arkeolojik eserleri illegal şekilde satışa çıkardı. Bundan da daha vahimi terör örgütü, bu eserlere alıcı bulabildi. Satılanların nerede olduğu ise bilinmiyor. Bu süreçte Palmira eserlerinin yağmasına mal bulmuş mağribi gibi davranılmasını izah etmek zor.
Toparlamak gerekirse; son dönemde Palmira’da yaşanan acı olayların gelecekte kent tarihinin bir parçası olacağını akıldan çıkarmamak gerekiyor. Atina Akropolü’nün, Efes ve Ksanthos antik kentlerinin, Roma Forumu’nun tarihlerindeki onca yıkıma karşın bugün dünya kültür mirasının en önemli simgeleri olarak ayaktaki varlıklarıyla geçmişlerine tanıklık ettiklerini unutmamalıyız. Palmira da bu son süreçte yaşadığı ağır tahribatın izlerine karşın zaman içindeki varlığını, maruz kaldıklarını anlatarak sürdürmeye devam ediyor.

 

Prof. Mehmet Özdoğan: İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü emekli öğretim üyesi. Deneyimli arkeolog, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne kabul edilen ikinci Türk bilim adamı. Arkeoloji üzerine birçok kitabı bulunuyor.
Nezih Başgelen: 1978 yılından bu yana Arkeoloji ve Sanat Dergisi'ni yayımlıyor. Sanat tarihi ve arkeoloji başta olmak üzere birçok konuda yayımlanmış bine yakın çalışması var.

 

TEMPO

Diğer Yazılar

Önce Obje Vardı KASIM 2016

Artun Ünsal: “Ay çekirdeği toplumuyuz”

Artun Ünsal’ı birkaç kelimeye sığdırmak zor. Siyaset bilimcisi, yazar, gurme, önolog… Bir de kendi deyimiyle ‘sokak filozofu’. Kendisiyle Çengelköy’de buluştuk, sıcak bir mahalle ortamında günümüz insanının güvensizliğini, gösteriş merakını, paylaşmayı bilmemesini masaya yatırdık. Söyledikleri insanı hayatın basit mutluluklarıyla yüzleştiriyor, halimizi sorgulatıyor. Yüzlerce sayfalık kişisel gelişim kitapları yerine bu söyleşiyi okuyun yeter.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı KASIM 2016

Norveç: Başka bir balıkçılık mümkün!

Sonradan zengin olan pek çok adamın ilk iş, eşinden boşandığı çok görülmüştür. Ama Norveç, 1970'lerin başında bulduğu petrolle zengin olup, geçmişini unutmak yerine, kazanılanı geçmişte onu geçindiren balıkçılığa ve halka harcadı. Arılar için bile özel yolu olan bu ülke eğitiminden balıkçılığına o yüzden 'biraz farklı'.

DEVAMINI OKU
Önce Obje Vardı MAYIS 2016

Zamanın ötesinde bir modacı: André Courrèges

1960’ların ‘Uzay Yarışı’ çılgınlığını modaya taşıdı, henüz Ay'a çıkılmamışken 1964’te ‘Moon Girl’ adlı bir koleksiyon hazırlayarak o günün kadınını gelecekle tanıştırdı. André Courrèges, mini eteği de kadınların günlük hayatına sokan önemli vizyonerlerden. Peki markası, bugün genç tasarımcılarla, eski pırıltılı günlerine geri dönebilecek mi?

DEVAMINI OKU