YÜZLER

Vera’nın anlattığı Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmet’i doğumunun 114’üncü yıldönümünde yönetmen ve senarist Ali Özgentürk’ün çok özel bir söyleşisiyle anıyoruz. Özgentürk’ün 1988 yılında, şairin son eşi Vera ile Moskova’da yaptığı ve hiç yayımlanmamış bu söyleşi, Nâzım Hikmet’in günlük hayatından pek çok hatırayı gün yüzüne çıkarıyor. Hız tutkusundan aşçılık merakına, Moskova’da en sevdiği yerden köy ve şehir hayatına dair düşüncelerine pek çok samimi not, Nâzım’ı salt insan tarafıyla günümüze taşıyor.

Ali Özgentürk

Aşk dolu bakış
Nâzım Hikmet ve Vera, Moskova'da. İkisinin de gözünden aşkları okunuyor.

 

1987 yılında Nâzım Hikmet’in hayatıyla ilgili bir sinema filmi çekmeye karar vermiştim (sonraları Sovyet bürokrasisinin çıkardığı problemler nedeniyle çekilemedi). Bu film için Nâzım Hikmet’in eşi Vera Tulyakova ile birçok defa görüştüm. Onunla aşağıdaki konuşmayı 10 Temmuz 1988 yılında yaptık. Ses kasedini Türkçe’ye tercüme eden, şimdi aramızda olmayan güzel insan Vera Feronava’ya teşekkür ediyor, ona selam gönderiyorum.
(Otomobille Moskova’dan Nâzım’ın yazlık evine gidiyoruz.)

VERA: Zamanında Nâzım Hikmet, başka apartmanda yaşamayı denedi ama beğenmedi. Burayı kendi seçti.

Öyle mi?
Evet burayı beğendi. O günlerde Nâzım burada oturuyor diye kestane ağacı fidanları diktiler. Nâzım burada yaşarken o fidanlar büyüdü ağaç oldu. Fidanları tanınmış bir sanatçı dikti, adam aynı zamanda bahçıvandı. Çoktandır gelmedim buralara. Ha bak, bu bina Kuruşçev zamanında dikilmiş, Nâzım zamanında bütün bu binalar vardı.

Bu sokaktakiler de mi?
Evet, biz şimdi Peredelkino’ya gideceğiz... Yazlık ev orada… Bak göreceksin çok güzel bir yer.

Uzak mı çok?
Ama bir dakika bu yoldan mı gidiliyordu oraya acaba?

Nâzım’la birlikte çok sevdiğiniz bir yer var mı Moskova’da?
Havaalanından sağa dönerken bir yer vardı. Yanından bir ırmak geçerdi. Bir seferinde izcilerle karşılaşmıştık gittiğimizde. Arkhangelskoye’ydi adı… Sık sık giderdik, Nâzım da çok severdi orayı.

Adı o mu?
Evet. Rusya’nın en eski soylu ailelerinden Yusupov’un sarayı var orada. Yusupov bir sanat meseniydi, sanata hayran, destek veren bir adammış. Zaten sarayı da bir sanat eseri… Çok güzel parklar var çevresinde, heykeller var... Ben de Yusupov ailesinden geliyormuşum. Annem o ailede yetişmiş. O zamanlar rahatlıkla geziliyordu oralarda. Şimdi Moskova dışındaki en ünlü müzelerden biri haline geldi Yusupov’un sarayı.

O zaman müze değil miydi?
Yok değildi. Çok güzel bir yer. Yanı başından Moskova Nehri akıyor. Bu nedenle de Nâzım’ın sevdiği bir yerdi. Antik Latin ve Grek heykellerinin kopyaları var şimdi o parkta… Kalbi rahatsız olan insanlar için iklimi iyi olan bir yer. Önemli askeri şahsiyetler için çok çok eskiden sarayın yanına bir sanatoryum kurulmuş. Şimdi o sanatoryumu kapadılar mı bilmiyorum.

Vera kaç yıldır gelmiyorsun buralara?
Çok yıllar oldu, yedi yıl belki… Bütün bu gördüğümüz binalar yoktu o zaman. Burası eskiden şehrin dışındaydı. Kuruşçev’in emekli olduğu zaman yaşadığı bir yer var ileride adı Olegya… Çok güzel bir yer… Orada terk edilmiş bir saray var. Kuruşçev’in bahçesi çok güzel bir yerdi… Bütün bu binaların yapıldığı yerler hep ağaçlıktı. Leninski’ye eskiden “Gara” derlerdi. Nâzım buradan Moskova’yı seyretmeye bayılırdı.

Lenin Tepeleri’nden mi?
Bazıları “Serçe Tepeleri” der ama “Lenin Tepeleri” demek daha doğru olur. Çok üzülürdük harabe haline gelmiş bir kilise görmekten. Nâzım derdi ki: “Ya bunu tamamen yıkmalı ya da çehresini ortaya çıkarmalı. Kiliseleri harabe halinde bırakmak halka saygısızlık. Çünkü bu halk kiliselere çağlar boyunca acılarını, mutluluklarını taşıdılar, orada müzik dinlediler, orada resim gördüler, orada sanatla buluştular. Bir çocuk bu harabeyi görürse annesine ‘Niye burayı böyle bir yıkıntı halinde bıraktınız?’ diye sorar.” Nâzım buralarda kafasını dinlerdi. Bir yandan da çok hareketli yaşardı. Eskiden manzara çok güzeldi. Nâzım’ın o zamanlar burada bir iki saat dolaşması yeterdi, yeniden çalışmaya başlardı sonra.

Arabası var mıydı Nâzım’ın?
Arabamız vardı…

Kim sürerdi?
Bazen şoför sürerdi, bazen ben. Nâzım sadece yazın gelirdi buraya. Kışın soğuğuna dayanıklı değildi, tabiata çıkamazdı kışın. Kışın genellikle sık sık yurtdışına giderdik. Kalp hastalığının ilk belirtileri cezaevinde ortaya çıkmış. Hapishanede ciğerlerinden rahatsızlanmış. Doktorlar ona daha iyi beslenmesi gerektiğini söylemişler.
Hapishanede, koğuşun aşçısının cezası bitmiş çıkacakmış. Koğuştaki arkadaşları Nâzım’a “Sen aşçı ol” diye tutturmuş. O da demiş ki “Çocuklar tamam da ben bilmem bu aşçılık işini.” Onlar da “Sen ne biçim şairsin, okuman yazman yok mu öğrenirsin” demişler. Nâzım da kendisini ziyarete gelen arkadaşlarından bir yemek tarifi kitabı istemiş. Arkadaşları ona Fransızca bir aşçılık kitabı yollamışlar.

Harika!
Nâzım, kitabı dikkatle okumuş ve öğrenmiş. Bu kitapta Fransız kralları için hazırlanan yemek tarifleri bile varmış, normal insanlar için de tarifler varmış. Sonunda Nâzım hapishane aşçısı olmuş Bursa’da.

Geçmişin izleri
Yazar ve yönetmen Ali Özgentürk'ün, 1988'de Moskova'da Vera ile yaptığı görüşmeden ve bu sırada gittikleri yazlık evden, fotoğraflar...

 

Dokumacılık da yapmış…
Dokumacılığı hapishanedeki köylülerden öğrenmiş. Uzun zaman aşçılık yapmış Nâzım hapishanede. Herkes çok memnunmuş. Çünkü yemeği de şiir yazar gibi yapıyormuş. Hayatının sonuna kadar aşçılık yapmaya bayılırdı. Eve misafirliğe gelenlere yemeği hep kendi hazırlardı. Yemek yaparken kimseyi mutfağa sokmazdı. Alet edevatı çok severdi. Et kesen, kahve döven komple yeni bir cihaz yapıldığını öğrenmiş; gitmiş satın almaya. Gorki Caddesi’nde her türlü elektrikli aletlerin satıldığı bir dükkâna girmiş. Bir satıcı delikanlı oturuyormuş orada, bizim şoför Alex gibi yakışıklı… Nâzım demiş ki “Bu makinayı satın almak istiyorum.” Delikanlı da “Ben bunu size satmam, satmıyorum” demiş. Nâzım şaşırmış, “Nasıl olur, niye satmıyorsun? Delikanlı “Satılıyor satılmasına ama ben şair Nâzım Hikmet’e kötü çalışan bu makinayı satmam” demiş. Nâzım da “Nasıl satmazsın? Ne olursa olsun alacağım ben bu makinayı!” diye ısrar etmiş.
Sonunda Nâzım adama “Siz satıcısınız bunu bana satmak zorundasınız” demiş. Adam da “Ben Sovyet satıcısıyım kötü mal satmam” deyince Nâzım da “Ben de Sovyet alıcısıyım” diye çıkışmış genç adama. Delikanlı da “Bu alet bozulursa bana geri getirmeyin, çünkü sizi uyardım” diye son sözünü söylemiş. Nâzım koca bir sandıkta, demir yığını aleti eve getirdi. Ondan sonra bu alet en sevdiği oyuncak oldu. Her şeyi düğmelere basarak oyun oynar gibi yapıyordu. Kullanma kılavuzunu okumaya sabrı yoktu. Bu yüzden bazen etler, tavuklar tavana fırlıyor bazen de köftelerin içinden tavuk kemikleri çıkıyordu.

(Yusupov’un sarayının çevrelerindeyiz)
(Şoföre sorar) Sanatoryumun oraya gidebilir miyiz? Saraya bakabiliriz, saray da hemen burada. (Yola devam ediyoruz.Vera bir süre susar, çevreye bakar)
Buraların bende ayrı bir hatırası var. Bu tabiatın sonsuzluğu Nâzım’ı hüzünlendirirdi. Bu sonsuzluk duygusu beni ise avutuyor Ali. Nâzım’ınki büyük bir hayattı, çağdaş ve farklı bir karakterdi o. Şehirleri seven şehirli bir insandı; ancak şehirlerde yazabiliyordu. Mesela ben köyleri severim, tabiatı severim. Orada yaşayan köylülerle konuşmasam da onların halinden anlarım. Ama Nâzım şu güzel köye geldiği zaman köy yaşamından rahatsız olurdu. Çünkü yıllarca ilkel hapishane şartlarında yaşadığı için şehirlerdeki modern hayatın rahatlığını ve temizliğini seviyordu.

Haklı tabii yıllarca o kadar çok eziyet çekti ki hapishanelerde. Böyle bir şey istemesi çok normal.
O zamanlar bu köylerde insanların ihtiyaçlarını karşılayacak şeyler hemen hemen yoktu. Nâzım “Kadın eli ağaçların kökleri gibidir” derdi. İnsanlara duyduğu merhametten böyle konuşurdu. Şehirlerdeki hayat tarzı ve şartlarının köylerde de olmasını isterdi. Nâzım köylerdeki insanların hayatlarını bizden daha derin anlardı. ‘İnsanın enerjisi öldükten sonra nereye gidiyor’ diye merak ederdi. Anlatırdı bana “Vera, mesela Marx’ın enerjisi nereye gitti öldükten sonra? Okyanuslar, ağaçlar uzun süre yaşıyor ama insanın hayatı neden bu kadar kısa? Hayatımız kısa bir an gibi geçip gidiyor...” Bunları düşündüğü için tabiata bakınca uzun süre susardı ve hüzünlenirdi. Sanki acı çekerdi.
(Yolda sessizce devam ediyoruz)

Hızı severdi değil mi?
Hızı çok severdi. “Haydi bakalım… Haydi bakalım” (Vera “Haydi bakalım” derken Nâzım’ın taklidini yapıyor.) Eskiden hız yasağı yoktu. Bu yüzden Nâzım “Aman daha hızlı, daha hızlı sür” derdi bana. O yıllarda araba kullanan kadın yoktu, Moskova’da bile yoktu. Nâzım’la yaşadığımız yıllarda herkes benim bir kadın olarak araba kullanmama hayret ederdi.

Vera ne zaman öğrendin araba kullanmayı? Nâzım’dan önce mi, sonra mı?
74 yaşında milyoner bir kadınla tanışmıştık Nâzım’la Paris’e gittiğimizde. Bu hanımefendi bir gün Nâzım’la beni Paris’in dışında bir şatoya götürdü. Kadın yolda arabayı sürerken direksiyon başında yoruldu ve “Sen sürer misin?” dedi bana. “Hanımefendi ben araba kullanmayı bilmiyorum” dedim. Kadın buna çok şaşırdı: “Nasıl olur? Ben Ruslarla Fransızların bir farkı olmadığını zannederdim. Moskova’da arabanız yok mu? Neden araba kullanmayı öğrenmiyorsun?” Bu hanımefendi beni küçümser gibi konuştu. Ben de çok etkilendim ve Moskova’ya döner dönmez sürücü kursuna gittim. Bir ay sonra araba kullanmaya başladım. Öğrenir öğrenmez aldım Nâzım’ı, sürdüm arabayı güneye doğru. Arabayı sürebiliyordum ama geri manevra asla yapamıyordum, bu işi tam kıvıramamıştım. Sadece ileri doğru gidebiliyordum. Bu yüzden yoldayken benzin almak için arabayı arka arka sürmek gerektiğinde kamyon şoförlerinden falan rica ediyordum “Şu arabayı geri alabilir misiniz?” diye. Kamyon şoförleri bir kadının bunu beceremeyişinden dolayı çok keyifleniyorlardı ve bana yardım ederken “Görüyorsunuz değil mi kadınlar her şeyi beceremez işte” deyip, alaycı bir şekilde gülüyorlardı. Nâzım da bana sitem ederek “Öğren bu işi, söz ettirme kendine!” derdi. Ehliyetim yeni olduğu için güneye giderken çekindiğimden çok yavaş sürüyordum, Nâzım “Haydi bakalım, haydi bakalım, hızlı, hızlı” diye bağırıp dururdu. Nâzım çok hız meraklısıydı.

Peki sonraları geri geri sürmeyi öğrendin değil mi Vera?
Bak sana bir şey söyleyeyim: Nâzım otomobilleri de, tekneleri de, saatleri de çok severdi.
(Nâzım’ın yazlık evinin olduğu yere geldik)
Buralar ne kadar güzel değil mi? Peredelkino’ya geldik işte. Nâzım yedi-sekiz yıl yaşadı burada. Burasının yazarlar köyü olduğunu biliyor muydun? Burada Pasternak yaşadı, Nâzım’la da ahbap oldular. Şimdi müze yapmışlar Pasternak’ın yaşadığı evi. Alexander Alexandrovich Fadeyev burada yaşamış. Burada da intihar etmiş. Hatta intihardan bir gün önce Nâzım’la uzun uzun dolaşmışlar, Fadeyev’in intiharını ilk duyan kişi Nâzım olmuş.
Nâzım buranın yollarında yaz kış hep dolaştı. Köpeği Şeytan da buralarda dolanırdı. Sovyetler’in büyük yazarları buraya onu ziyarete gelirlerdi. Nâzım sonradan geri verdi evini. Nedense yaşamak istemedi daha fazla bu evde, sebebini bir türlü anlayamadım.

Vera için son şiiri
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

 

Şimdi burada hangi yazarlar kalıyor, tanıyor musun?
Şimdi artık daha yeni kuşak yazarlar, az tanınmış yazarlar yaşıyor. Hiçbirini tanımıyorum. O devrin büyük yazarlarının hepsi öldü.
(Şoför yolları karıştırır)
Buranın yolları biraz değişmiş. Biz Nâzım’la yaşarken daha farklıydı. Birisine sormamız lazım.
(Vera’nın Nâzım’la yaşadığı yazlık evdeyiz)
Hiç benzemiyor bu ev eski haline. Alt kat çok değişmiş. Şurada mutfak vardı, yukarıda da büyük bir oda. Şu iki büyük pencereyi görüyor musun? Burada ne hatıralarımız var bir bilsen. Evet, şurası divan odası. Bu divan odası dışında geçmişe dair başka hiçbir şey kalmamış. Burada yaşarken bir defasında Nâzım’ın filmini çekmeye geldiler.

Nerede o film?
Herhalde bir yerlerde duruyordur. O, bizim yaşadığımız evden eser kalmamış, sanki canavarlar saldırmış da yıkmış içini…. Nâzım’ın evi gibi değil burası.
(Vera hüzünlenir... Uzun bir sessizlik olur, Vera evin bir köşesine geçer oturur. Nâzım’ın evini ziyaretten dönerken, arabanın içinde Vera anlatmaya devam eder.)

Sacha kimdi Vera?
Sacha, İzci Pravda’sı adlı bir gazetenin muhabiriydi, Nâzım’a tapıyordu. Nâzım’ın bu eve geldiğini görmüş hemen onunla konuşmak istemiş. Nâzım hep ulaşılmaz bir insan olarak görünürdü. Bu yüzden Sacha ilk karşılaşmasında çok heyecanlanmış, eli ayağı titremiş. Sonra kendini Nâzım’a tanıtmış. Nâzım, İzci Pravda’sı gazetesini bilmediği için Sacha’ya demiş ki “Siz çocuklar için mi yazıyorsunuz bu gazetede?” Sacha, Nâzım’la tanışmasını böyle anlatmıştı bana. Sonra, Nâzım’la yakın dost oldular.
Sacha’nın anlattığı güzel bir hatıra vardı. Nâzım, Politeknik Müzesi’nde yaptığı bir konuşmada: “Ben ilk olarak bir komünistim, ikinci olarak yazarım, üçüncü olarak da Türk’üm” demiş. Sacha da kürsüye çıkıp Nâzım hakkında bir konuşma yapmış; “Nâzım Hikmet gibi söylersek ben ilk olarak Yahudi’yim, ikinci olarak yazarım, üçüncü olarak da komünistim.” Sacha, Yahudiliği ilk sıraya koyunca herkes gülmekten yere yatmış.

(Vera arabanın içinde anlatmaya devam eder)
Nâzım’ın Rus şairleriyle arası nasıldı?
Rus şairlerini çok çok severdi, birçoğuyla dost oldu. Andrey Voznesensky’nin bir şiirini hatırladım şimdi. Nâzım’la, Andrey, Pasternak’ın evine ziyarete gitmişler. Andrey o şiirde Nâzım’la Pasternak’ın evinin bahçesinden hangi duygularla ayrıldıklarını çok güzel yazıyor.

Pasternak’la tanışmıştı değil mi Nâzım?
Tanıştı, tanıştı… Arkadaş oldular. Andrey Voznesensky’nin de şiirinde anlattığına göre gittikleri gün hava çok soğukmuş, çok rüzgârlıymış. Nâzım çok üşümüş. Pasternak’ın terasında da birçok eski gazete görmüş hemen onları almış hepsini göğsünün içine sokmuş üşümemek için. Göğsünde bu gazetelerle çıkmış sokaklara, Andrey ile sokaklarda çok gülüşmüşler. İşte Andrey, bu yaşadıkları günün duygularını anlatan çok güzel bir şiir yazmış.

Vera, yalnızca ‘Doktor Jivago’ mu sebep oldu Pasternak’ın dışlanmasına?
Evet...

Bir tek o yani... Başka bir şey yok. Pasternak başka bir yazı mı yazdı?
Yönetimi eleştiriyordu ve bu da yöneticileri kızdırıyordu tabii. Pasternak, kendi kozmosunda yaşardı. İnsanlar bir türlü onu anlamıyordu. Nâzım’la sık sık buluşuyorlardı. Pasternak, ‘Doktor Jivago’ romanını bitirdiğinde Nâzım’a demiş ki, “Bir roman bitirdim, herkes çok sevdi.” Ve bu kitabı yayımlandıktan sonra tepesine binildi adamın. Kendisi ise herkesin hoşuna giden masum bir roman yazdığını zannediyordu.

Düşündüm de bürokratlarla uğraşmak çok zor. Nâzım için büyük bir yolculuk yapmak gerekiyor.
Büyük bir film yapmak için... Senle Nâzım’ın mezarına gidelim yarın.

Sık sık gidiyor musun oraya?
Giderim. Onsuz yapamam. Gider konuşurum onunla… Beni anlıyorsun değil mi Ali?
(Bir sessizlik olur. Vera dalgınlaşır. Arabanın içinde bir süre konuşmadan dışarıyı, Moskova’nın akşamüstü ışığını seyrederiz.)

Vera ile yapılmış bu konuşma, Ali Özgentürk’ün Kadir Has Üniversitesi’ne devrettiği arşivinden alınmıştır.