YÜZLER

Yüzyıllık Yalnızlık: Sinatra ve kadınları

Ava Gardner, Mia Farrow, Marilyn Monroe, Elizabeth Taylor, Grace Kelly, Jacqueline Bisset ve daha niceleri... Efsanevi şarkıcı-oyuncu Frank Sinatra’nın doğumunun 100’üncü yılında hâlâ kadınlarla anılıyor olması kulağa çok seksi geliyor. Oysa, viski ve lavanta kokusu arasında, Sinatra'nın derin mavi gözlerine, centilmen duruşuna vurulan kadınlar hep aynı sonla karşılaştı: Kıskançlık, bencillik ve kavga dolu bir hayat...

Ali Tufan Koç

Yıl 1992. Sinatra, Los Angeles’ın Hollywood manzarasına hakim Capital Records stüdyosunda. Anılarla boğuştuğu, yayıncıların milyon dolarlık otobiyografi tekliflerini kapısına yığdığı sevimsiz bir dönem. Israrla reddediyor. Yazmak, yüzleşmek demek; yüzleşmekse hesaplaşmak... Neyse ki viskiden aldığı her yudumla biraz daha kaçıyor. Stüdyodaki genç müzisyen soruyor: “Bennett kaydı hazır. Dinlemek ister misiniz?” Burada bulunmasının sebebi ‘Duets’ albümünün kayıtları. Düet yaptığı isimlerin kaydı geliyor, o da üzerine kendi bölümünü okuyor.

İşte, o meşhur ‘intro’ başladığında viskisinden bir yudum daha alıyor. 'New York New York' şarkısının, bir şehrin, bin hayalin fon müziği o umut dolu ‘intro’su ve ardından Tony Bennett’ın yükselen sesi: “Start spreading the news ...” Sinir bozucu derecede gerçek ve çatallı bir ses. Bildiğin ‘moruk’ kokuyor. Sinatra’nın üzerinde tuhaf bir sinir... Kendi kendine Bennett'a söyleniyor: “Üstelik herif daha 64’ünde!”

Aynı odada, göz temasıyla söylenmişçesine sıcak bir “Tell them Frank...” dediği bir bölüm var, Sinatra’nın tam da bu bölümde girmesi lazım. Hiç olmadığı kadar ‘yaşsız’ bir sesle giriyor kayda. Sesi, takım elbisesi gibi jilet ve yaşsız. Bennett’ın sesi ne kadar kırışıksa, Sinatra’nınki o kadar ütülü.

Kayıt tamamlanır, albüme eklenir, ölümünden bir yıl önce piyasaya sürülür. Sinatra’nın izole sesi, tepkisiz vokali her zamankinden daha çok eleştirilir. Sinatra, evinin bahçesinde eleştirileri okurken, şu yanıtı daha önce kaç bin kez verdiğini düşünür: “Tepki vermemem, fark etmediğim anlamına gelmemeli.” Ve bunu ilk söylediği zamanlara döner.

FOTOĞRAFTAKİ AYRINTI

Yıl 1949. Bir güne 100 şarkı, haftaya 45 konser, aya 600 bin dolarlık çek, yıla dört gişe filmi sığdıran ‘poster çocuğu’ Sinatra’nın kariyerinde küçük bir leke var: Koyu kırmızı renkte, 'mafya' adında. Karanlık dostlarıyla ilişkileri iyice gün ışığına çıkmış, plak şirketinin ve menajerinin de ısrarıyla Noel şarkılarından albümler yapıyor, verdiği ‘mutlu aile pozları’ peş peşe dergi kapaklarını süslüyor. Bir sonraki hamlesi, ‘Babalar Günü’ bahanesiyle boy boy çocukları ve eşi Nancy ile Movie Life dergisinin kapağını süslemek. Çocukluk aşkı Nancy, istemediği hayatın ve fotoğraf çekiminin içinde. Artık yalnız, artık mutsuz. 1939’da büyük aşkla, yokluk içinde evlendiği Sinatra şimdi evden, çocuklardan, kendisinden çok uzakta, hep ‘şehir dışında.’ Bu durumdan ne zaman şikâyet etse, aldığı cevap tanıdık: “Tepki vermiyorum diye, fark etmediğimi mi düşünüyorsun?”

O kare
Frank Sinatra, ilk eşi Nancy (Barbato) Sinatra, onun kucağında küçük kızı Tina Sinatra, oğlu Frank Sinatra Jr., büyük kızı Nancy Sinatra hep birlikteler.

 

Hamileyken jambonlu sandvice aşerdi diye sabaha kadar sokakta boş kola şişelerini toplayıp depozito parası çıkaran Sinatra’yı beklemek, özlemek zordu. New Jersey’deki tek odalı, tek masalı o evi özlemek tuhaf geliyordu. Nancy, Sinatra’nın koca yüzyıla yayılacak, şöhretiyle pekişecek playboy kariyerinden habersiz; genç yaşta üç çocuklu aile babasına dönüşmüş toy eşinin çapkınlarını törpülemekten yorulmuştu.

O çekimdeki göz tırmalayıcı tek detay, Sinatra’nın eğreti duruşu. Nancy, çocukların biri kucağında, diğer ikisi yanında; korumacı görünürken, Sinatra sanki fotoğrafa son dakikada yetişmiş, arkadan hafif eğilerek dahil olmuş gibi. Bu evliliğinin neden bittiğini anlamak zor değil. Oysa Sinatra, o fotoğrafa ne zaman baksa rahatsız olduğu detay başkaydı. Saçı niye o kadar ayrık çıkmıştı? Gömleğinin kırıştığını kimse görmemiş miydi? ‘Dolly’ görmüş müydü acaba? Gördüyse kim bilir ne düşünmüştü?

VİSKİ VE LAVANTA

Her fotoğrafına bu kadar takılması, kafasına üşüşen soruların hep annesi ‘Dolly’ye çıkması tesadüf değildi. İtalyan göçmeni, bebeksi güzelliğinden dolayı ‘Dolly’ lakabıyla anılan Natalina Garaventa, baskın bir karakterdi. Büyük Buhran dönemine aldırmadan, eşinden dostundan borçlar alarak oğlunun çelimsizliğini örtecek mükemmel takım elbisenin peşinde bir anne... Aynı zamanda “Mahallenin en tarz oğlanı” lafını işittikçe rahat nefes alan, Frank Sinatra’yı hayatının en ağır yüküne dönüşecek ‘kusursuz jilet takım elbise’ ile tanıştıran kadın...

Peki ikinci eşi olarak kayıtlara geçecek aktris Ava Gardner ile yakınlaştığı ilk gece üzerinde Dolly’nin en sevdiği İtalyan mavi takım ve fötr şapka olması tesadüf müydü?

Sinatra’nın sırf o 'mutlu aile pozu'nu verebilmek için New York’a uçtuğu tarihten beş-altı ay öncesine dönelim. Sinatra’nın o yılki teması: Firar. Her şeyden, herkesten kaçtığı bir dönem. Partinin, içkinin, kadınların peşinden Palm Springs’e gittiği bir hafta sonu, kendisini ‘Rüzgâr Gibi Geçti’nin yapımcısı David O. Selznick’in ev partisinde bulur. Odanın diğer köşesinde parlayan Ava’dır. Elindeki Dry Martini’yi Ava için kaldırır. Hafif bir tebessümle karşılık verir Ava. Sinatra, gülümsemesini bozmadan ona doğru yaklaşır. İlk karşılaşmaları değildir bu. Ava’nın artık yalnız olduğunu bilen Sinatra flörtün dozunu artırırken, Ava dört yıl önceki ilk karşılaşmalarında nasıl da çarpıldığını bir kez daha hatırlar: “Frank’i ilk gördüğüm saniye, hayatımın en berrak anıydı” diyor Ava Gardner biyografisinde. “MGM stüdyolarının kutlama yemeğiydi. Tanrı gücünde bir ışık masamıza yaklaştı. Ancak bir Yunan tanrısı bu kadar seksi olabilirdi. Yeni evlenmiştim. O da evliydi, çocukları vardı. Yakınlaşmamız mümkün bile değildi. Onun ağzından ilk çıkansa ‘Seni ilk gören ben olsaydım, benimle evlenmek zorunda kalırdın’ gibi banal bir cümle oldu.” Görüntüyle diyalogun birbirini tutmaması, bir tür Sinatra geleneği gibiydi.


Bakışlar üstünde
Frank Sinatra, güzeller güzeli eşi Ava Gardner ve anne-babasıyla beraber, 'Meet Danny Wilson' filminin galasında. 



Parlak maviyle koyu mafya karanlığı arasında hep gitti geldi; Al Capone ile Clark Kent arasında kaldı, viski ve lavanta kokusuyla yıkandı.Sinatra, rivayetlere göre günde ortalama 4-6, hatta bazen 8-10 kez duş alırmış. Bir yanıyla hoş kokusuna, jilet duruşuna her şeyden ve herkesten daha çok önem veren bir pop ikonu... Bir dokunuşla, bir sözle kadını yeryüzünün en kıymetlisi hissettirebilen... Hep lavanta kokan... Diğer yanı, günde ortalama altı belaya karışan, dönemin en yakın mafya imparatorlarıyla yediği içtiği ayrı gitmeyen karanlık bir star... Bir kıskançlık kriziyle kadınların hayatını karartabilen... Hep viskiye batan... Kadınlar hakiki İtalyan lavanta kokusuna kapıldılar; viskinin sert kokusu yüzlerine çarpınca altında yatan gerçekle tanıştılar.

SİLAH SESİ VE GECE

Gardner, bir gece koyu bir patlama sesiyle fırladı yataktan. Kendi süitinde, huzur içinde uyumak istediği için çıkan büyük kavganın gecesiydi bu. Nasıl bir manzarayla karışılacağından habersiz, Sinatra’nın olduğu odaya koştu. Aklındaki tek soru şuydu: Duvarda dağılmış bir insan beyni neye benzer? Odaya girdiğinde, uçuşan kaz tüyleri arasından Sinatra’nın muzır çocuk suratını gördü. Sonradan bunun geleneksel hale dönen bir Sinatra oyunu olduğunu anladı: İlgi çekmek uğruna silahla oynamak, intihar süsü vermek, evi tabanca sesiyle inletmek. İşte, şöhretin en keskin dişleri, tehlikeli tarafları: Yalnız kalmakla başa çıkamamak, ilgiye bir uyuşturucu gibi bağımlı hale gelmek. Canına kıymayacak kadar kendisine ve görünüşüne düşkün olduğunu bilen tek bir isim vardı: Dolly.


  


Soldan sağa doğru; Tarih 7 Kasım 1951. Frank Sinatra ve Ava Gardner, düğünlerinde mutlulukla poz veriyorlar. 19 Temmuz 1966'da oyuncu Mia Farrow ile üçüncü evliliğini yaptı. Kalabalık düğün Las Vegas'taki Sands Otel'deydi. Sinatra, gizli aşk yaşadığı Marilyn Monroe ile, 1960'lar.



EN DERİN, EN DELİ MAVİ

Gardner ile evliyken gizli ilişki yaşadığı Marilyn Monroe, daha sonra Sinatra’nın çocuğunu aldırdığı ortaya çıkan Elizabeth Taylor, 1954’te beraber olduğu Grace Kelly ve Natalie Wood ve Jacqueline Bisset... Güçlü, soylu, ikonik tüm bu kadınların ortak zaafı: Sinatra’nın mavi gözleri. Sinatra ile ilgili anılarının ilk cümlesi: “Ah o mavi gözler...” Taylor, o ‘gözler’le evlenmek için çırpındığını söyler; kendi gözleriyle dalga geçercesine.

Aslında ne kadar değişken olduğunu, en iyi son eşi Barbara Marx Sinatra anlatmıştır: “Çok elektrikli, şoke edecek kadar mavi.

Dünyanın en derin mavisi, evde bulmaca çözerken, peynir kızartırken bir bakmışsınız mutluluktan sakin liman mavisine dönüşmüş. Egosu tatmin edilmez, kıskançlığı tavan yaparsa bu kez o mavi, sizi bir bakışıyla boğacak korkunç bir fırtına mavisine dönüşürdü.”

Aslında ne kadar vurucu olduğunu üçüncü eşi Mia Farrow’dan dinlemeli: “Bir gala yemeğiydi sanırım. Ben daha 19’umdaydım. O ise 48. ‘Frank Sinatra ile tanışmak ister misiniz?’ dediler. Ne olduğunu anlamadan, karşımda buldum. Nasıl olduğumu sorduğunda, gözlerini gördüğümde sanki yer çekimi ortadan kalktı ve elimdeki çanta düştü. Ped, kedi maması, makyaj malzemeleri... Çantamdaki her şey etrafa saçıldı. 'Kaçmam lazım' dedim; 'Yarın sinemaya gidelim mi?' diye cevap verdi.” Mia Farrow ve Frank Sinatra’nın tanıştıkları ikinci gün gittikleri filmin başrolünde Sinatra’nın olması sürpriz değil, tesadüf hiç değil. “Daha önce kimse elimi böyle sıcak, güvenilir ve gerçek bir şekilde tutmamıştı” diyen Farrow, bugün bile o filme dair hiçbir şey hatırlamıyor ama film çıkışında konuştukları hâlâ ezberinde: “Sanki film çıkışı yapılan bir ritüel gibi sordu: ‘Palm Springs’e gidelim mi?’ Etrafımızdaki milyon dolarlık adamlar, Hollywood şöhretleri ağzımdan çıkacak cevaba bakıyor.” Farrow, “Pijamam, diş fırçam yanımda değil, gidip kedimi beslemem...” minvalinde sayıklarken, Sinatra kedinin ertesi gün Palm Springs’e uçması için özel jetini organize etmişti bile.


 

Soldan sağa doğru; Kısa süre aşk yaşadığı Jacqueline Bisset ile 1968 tarihli 'Dedektif' filminde. Tarih 13 Mart 1974. Sinatra, sonradan eşi olacak nişanlısı dansçı-şarkıcı Barbara Marx ile Amerikan Film Enstitüsü'nün oyuncu James Cagney için düzenlediği davette. 



Kuralları sertti: Bir eve sadece bir şöhret sığabilirdi mesela. Farrow’un boyun eğmediği Sinatra hükümdarlığına son eşi Barbara Marx hayatını adadı, ölene dek yanından ayrılmadı. Sinatra’nın çocuklarına göre bu, zaten yolunda gitmeyen kariyeri ve hayatını kurtarmaya yönelik mükemmel bir stratejiydi. Barbara’nın evde tek başınayken bile şarkı söylemesinin, dans etmesinin yasak olduğunu belki de bilmiyorlardı. Birlikte olduğu kadınların ruhunu emen meşhur Sinatra kıskançlığı, zulmü; 70’inde, 80’inde bile azalmadı. Son eşi Barbara bunun en kanlı ve canlı şahidi oldu.

Son evliliğinde, kariyerinin son virajlarında yine Dolly faktörü vardı. Bu kez varlığıyla değil yokluğuyla... Son düğün seremonisinden bir yıl sonra Dolly’nin bir uçak kazasında hayatını kaybetmesi, onu koyu bir Katoliğe dönüştürdü. Dolly, Sinatra’yı Sinatra yapan tüm renkleri, kokuları beraberinde götürdü; geriye koyu bir Katolik renk, yalnızlık kokusu, ölüm korkusu bıraktı. 1998'de son nefesini verene kadar evli kaldığı Barbara ise zamanın çoğunu Sinatra’nın çocuklarıyla girdiği veraset davası için harcadı. Sinatra, iyice bastıran yalnızlık hissini hayatına giren kadınlara daha sık mektup yazarak dindirmeye çalıştı. Bitmeyen kavgalara, kıskançlıklara rağmen tüm kadınların kalbinde 'mavi gözlü, centilmen Sinatra' olarak kalmayı başardı.

Sinatra’nın 100’üncü yılı şerefine düzenlenen sergilerin, yapılan belgesellerin yapımına bizzat dahil olan çocukların bir konudaki tereddütleri hiç dinmedi: “Acaba babam bu fotoğrafının görülmesini ister miydi? Bu poz hoşuna gitmiş miydi, o sahnedeki takım elbisesini sevmiş miydi?” Tıpkı, Sinatra’yı gölge gibi takip eden “Dolly görse beğenir miydi?” sorusu gibi.

Frank Sinatra'nın bir bakışıyla, şarkısıyla hayatı değişen kadınlar, Dolly’ye ve bin yokluk içinde alınan o ilk takım elbiseye çok şey borçlu.

TEMPO

Diğer Yazılar