YÜZLER

Zafer Algöz: “Erkekler 55’inde adam olur”

Fel fecir okuyan gözleriyle her daim biraz hilebaz, biraz yanar döner, ama son noktada hep yanınızda... Komedi filmlerinin, tiyatro oyunlarının vazgeçilmez ismi Zafer Algöz, konu mizah olunca her kılığa giriyor. Hatta son dizisi ‘Hayatımın Aşkı’nda 30’luk özentisi 60’lık eski koca karakteriyle ortalığı kasıp kavuruyor. Karamsarlığa sürüklendiğimiz bu günlerde bir araya geldiğimiz Algöz ile gündemden girdik, içinden çıkılması zor yaş konusuna daldık, sonra da hem Cem hem de Can Yılmaz’ın kulaklarını çınlattık.

Cansu Uras / Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu / Mekân: SPAGO ISTANBUL

Sizinle maalesef üzücü bir dönemde bir araya geldik. Darbe girişiminin olduğu 15 Temmuz akşamı ve sonrasında yaşananlar karşısında ne hissediyorsunuz?
Şurası bir gerçek; askeri darbenin mutluluk getirdiği demokratik ülke olamaz. Her şeyin demokrasi çerçevesinde çözülmesi doğrudur. Birinin siyasi uygulamalarından memnun değilseniz bunun yolu seçimden geçer. Allah’tan Türkiye’deki, bütün muhalefet parti başkanları ile sempatizanları da dahil olmak üzere darbeye karşı topyekûn bir mücadele oldu. Çok kısa zamanda bitti ama ne kadar üzücü ki, hayatını kaybeden masum siviller, askerler ve polisler vardı. Ben hep sivil halkı hedef alan terör örgütlerinin başarıya ulaşamadığını savunurum. Sadece protesto etmek için dışarı çıkmış silahsız bireylerin üzerine tanklarla nasıl gelir, onlara ateş edersin? Bu hangi ülkede var? Bulunduğumuz coğrafya çok karışık. Komşularımız kaynayan kazan gibi. O yüzden bu karamsar havadan kurtulup çok hızlı toparlanmamız lazım.

Böyle durumlarda komedinin, mizahın en güzel silah olduğu söylenir ki, Gezi Dönemi’nde de bunu gördük. O silah hâlâ gücünü koruyor mu sizce?
Evet, ben o konuda hâlâ aynı görüşteyim. Komedinin, mizahın toplumdaki gerginliği azaltma ve moral verme anlamında çok büyük etkisi var. Ancak şu an bir geçiş süreci yaşıyoruz. Taşlar yerine oturmalı ve en başta toplumun kendine güveni yerine gelmeli. Sokakta yürürken yüzü gülen birini göremiyorum. Herkeste endişe havası hakim. Zamanla göreceğiz bakalım.

O zaman ‘Hayatımın Aşkı’na geçelim. Dördüncü kez yönetmen ve reji ekibi değişti. Neler oluyor?
Açıkçası bu durum diziyi artı veya eksi yönden etkilemedi. ‘Hayatımın Aşkı’, oturmuş bir şablona sahip. Kendine reyting listesinde yukarılarda yer edindi ve güzel de bir izleyici kitlesi yakaladı. Dört farklı yönetmenle çalıştık bugüne kadar. “Bu iyiydi ya da kötüydü” demek vicdansızlık olur. Hepsi elinden gelenin en iyisini yaptı. Senarist, yönetmen ve yapımcı arasında kan uyuşmazlığı olabilir; bu çok doğal. Tabii dizi sürelerinin uzunluğu gibi sorunlar da mevcut.

 

Hangi mimikten alırsınız? Röportaj bitip sıra fotoğraf çekimine geldiğinde Algöz'ün içindeki muzır çocuk kendini gösteriyor.
Usta oyuncu mimikleriyle, canlandırdığı her karaktere selam çakıyor adeta.

 

“İŞİMİZİN YÜZDE 51’İ SENARYOYA BAĞLI”
Dizi sürelerinde 90 dakika talebi varken 170 dakikaya çıktı. Bu gidişatın sonu ne olur sizce?
Bir dergi internet üzerinden araştırma yapmıştı. Şıklar 45, 60, 90 ve 120 ya da daha fazla dakika şeklindeydi. Bu ankete 300 bin kişi katıldı ve D şıkkı çoğunluktaydı. Rahat bir tüketim yolu bu. Oyuncuların çalışma saatleri dengelenebiliyor ama teknik kadronun öyle bir şansı yok. Haftanın altı günü fırına ekmek yetiştirir gibi televizyona dizi yetiştiriyorlar. Bu durumda yapımcı, oyuncu, senarist, yönetmen ve teknik kadroyu temsil eden meslek gruplarının, bireylerin kanallarla ve RTÜK’le bir araya gelip ortak karar almaları gerekiyor.

Bu zorlu koşullarda ‘Hayatımın Aşkı’nın sizi en cezbeden yanı neydi?
Senaryosunun komik olması ilk neden. Ayrıca ekibi çok sevdim. Eşimi oynayan Zeynep Eronat konservatuvardan sınıf arkadaşım. Yıllar sonra onunla bir dizide karı kocayı oynamak çok keyifli. Genç kadro da çok iyi. Allah bozmasın, gerçekten güle oynaya çekiyoruz.

Biz romantik komedi beklerken ilk bölümde bayağı sit-com türüyle karşılaştık.
Kesinlikle! Senaryo ekibi güzel yazıyor. Kurdukları matematik çok iyi, esprileri çok beğeniyorum. Zaten işimizin de yüzde 51’i senaryoya bağlı. En kaliteli oyuncuları bir araya getirin; senaryo kötüyse izleyici ilk bölümü izler, “Acaba bir şey olacak mı?” düşüncesiyle ikinci bölüme de bakar, üçüncü bölümde terk ederler.

Peki, canlandırdığınız Hikmet karakterini nasıl yorumluyorsunuz?
Her şeyden önce kötü bir diş doktoru. Bizde hep “Dişçinin genç olanına gideceksin” derler. Çünkü genç olan teknolojiyi, son yenilikleri hep takip eder. Bir de Hikmet karakteri gibi kendine mahalle aralarında hem ofis hem de muayenehane yapmışsan belli ki senin elinde Nuh nebiden kalma birtakım aletler, malzemeler vardır. Hikmet’in de dişçi koltuğu 1940 yılından kalma. Fakat kendine asla laf ettirmiyor. Eşiyle boşanmışlar ama aynı apartmanda karşılıklı dairelerde oturuyorlar. Onu geri kazanmaya çalışsa da gururunu elden bırakmıyor. En büyük kavgaları da eşinin kendini ressam sanması yüzünden çıkıyor. Hikmet onun resimlerine sürekli çamur atıyor. Enteresan, deli dolu bir karakter.

Ben ona “Dolce Vita Hikmet” diyorum. 60’ında bile 30 yaşındaymış gibi hissedebileceklerini gösteriyor erkeklere.
Doğanın gerçeğinde de bu yok mu? Kadınlarda daha farklı gelişiyor. 30’a gelindiğinde küçük bir bunalım yaşıyorlar. 40 ve 50 yaşında bu bunalım devam ediyor. Büyükannelik dönemi ise apayrı bir bunalım ve kadın ancak 75 yaşından sonra duruluyor. Erkeklerde ise tam tersi söz konusu. Kendi durumumu hatırlıyorum. 20’lerden 30’lu yaşlara geçtiğimde psikolojik olarak etkilenmedim. 40’lara geldiğimde ise hiç öyle “Eyvah, 40 oldum!” demedim. Fakat 50’li yaşları geçtikten sonra erkeklerde galiba andropoz dönemi oluyor. Hâlâ kendini eskisi gibi genç, yakışıklı ve enerjik hissediyorsun ya da kendini öyle gösterecek yollara başvuruyorsun. Hikmet’te de bu durum söz konusu.

 

Televizyon programı yolda
Cem Yılmaz filmlerinin olmazsa olmaz isimlerinden Algöz'ün projeleri arasında, ailenin 'gizli komedyeni' olarak nitelediği Can Yılmaz ile televizyon programı yapmak var.

 

“TERÖRE GÖSTERİLEBİLECEK EN BÜYÜK TEPKİ SOKAĞA ÇIKMAK”
Peki, Zafer Algöz 54 yaşından bildirirse neler söyleyebilir?
Ben o kadar rahatım ki! (gülüyor). Yıllar önce Marcello Mastroianni’nin bir röportajını okumuştum. İtalyan bir muhabir, efsane oyuncu vefat etmeden birkaç ay önce onunla röportaj yapmıştı. Muhabir, “İki defa dünyanın en yakışıklı erkeği seçildiniz. Çok güzel kadınlarla ilişki yaşadınız. Ölümsüz olup bir yaşta sabit kalsaydınız bu hangi yaş olurdu?” diye soruyor. Marcello da, “Şu an 73 yaşındayım ama 55’te sabit kalmak isterdim. Çünkü kadınlar 18, erkekler 55’inde adam olur” cevabını veriyor. Ben de 30 Ağustos’ta 55 yaşında olacağım için kendimi olgun bir erkek olarak görüyorum (gülüyor).

Etrafınıza ördüğünüz duvarlarınız var mıdır? Bugün ne yaparsanız çevreniz bunu aşırı bulur?
Sınırlarım yoktur. Açıkçası çevremdeki insanlar ne der diye de hiç düşünmedim. Fakat bir idealim var; sağlam denizci ve yelkenci olan üç arkadaşımla bir tekneye atlayıp iki yıl boyunca dünyayı gezmek istiyorum. Umarım gerçekleştireceğim bunu.

‘Hayatımın Aşkı’ dışında bir projeniz var mı?
Geçtiğimiz yaz Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında ‘Coriolanus’u sahneledik. Yönetmen yardımcısıydım aynı zamanda. Bu sezon da sürecek. Ayrıca Caner Özyurtlu’nun yönettiği ‘Yok Artık 2’ filminde küçük bir rol oynadım. Cem ile de (Yılmaz) iki film projemiz var. Fakat bu yıl maalesef çok fazla film çekilmedi. Geçtiğimiz yıl terör olayları yüzünden sinemaya gitme oranları düştü. Ve kimse istediği gişeyi bulamadı. Dünyada kapalı gişe oynayan filmler Türkiye’de rağbet görmedi. Fakat bence teröre gösterilebilecek en büyük tepki evlere girmektense sokağa çıkmak. Terörün amacı toplumun üzerinde baskı kurmak, korku yaratıp direnci kırmak ve herkesi eve kapatmak. Ancak tam tersi söz konusu olursa amacına ulaşamaz.

 

“QUASIMODO’YU CANLANDIRMAZSAM GÖZÜM AÇIK GİDER”
Böyle anlarda emekli olup bir sahil kasabasına veya yurtdışına yerleşmek istiyor musunuz?
Herkesin kararına saygı duyarım ama birçok oyuncu abim gibi “65 yaşıma gelince Ayvalık’a çekilip domatesimi, biberimi yetiştireceğim” diyemem. Aklın fikrin yerindeyse ölene kadar bu mesleği yapabilirsin. Tekerlekli sandalyeye de düşsen sana uygun rol olur. Ben de Allah sağlık verdiği müddetçe bu mesleği yapmak isterim.

Nasıl bir karakteri oynayamazsanız gözünüz açık gidersiniz?
Hayatım boyunca eğer oynamazsam gözüm açık giderim diye düşündüğüm bir rol var; o da Notre Dame’ın kamburu Quasimodo. Gençlik yıllarımdan beri beni çok etkilemiştir. Korkutucu bir yüze sahip ama altın yürekli. Yaşadığımız ülke veya dönem de öyle değil mi? Mesela yüzü çok güzel olan herkesin karakter sahibi olduğunu iddia edemeyiz.

 

Emekliliğe yer yok
65 yaşında Ayvalık'a gidip domates biber yetiştirmek gibi hayalleri yok. Usta oyuncu sağlığı elverdiği sürece oyunculuğu bırakmamaya niyetli.

 

“KADINLAR AYNI TORNADAN ÇIKMIŞ GİBİ"
Son yıllarda güzellik algısı bile standartlaştı.
Evet, kadınlara bakın; hepsi torna tezgâhından çıkmış gibi (gülüyor). Aynı estetik cerraha ya da kuaföre gidiyorlar ve “Bana farklı bir şey yap” demiyorlar, “Nebahat’ta gördüm, bana da o saçı yap” diyor. Kimse kendi tarzını yaratmaya çabalamıyor.

Siz kendi tarzınızı nasıl yorumlarsınız?
Klasikten yanayım. Söz konusu aksesuar veya otomobil olduğunda da bu durum geçerli. Eskiye ilgim var.

Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey var mı?
Bebek fotoğrafları biriktiririm, çünkü bebekleri çok seviyorum. Fakat birinin çocuğuna ancak üç yaşına kadar bakabilirim. Üç yaşından sonra emaneti teslim ederim (gülüyor). Çocuklar yürümeye başladıkları andan itibaren sahip oldukları o müthiş enerjileriyle insanı acayip yorar. Mesela Cem’in oğlu Kemal’e çok şaşırmıştım. Onların evindeydim bir gün, Kemal de 2 yaşındaydı o zaman. Salonda sehpanın üstünde bir sürü kumanda vardı. Adam gitti televizyon kumandası ile başka bir kumandayı aldı. Televizyondan çıkıp oyunlara girdi ve bilardoyu seçti. Sonra da başladı oynamaya. Bana bu yaşımda öğretsen iki saatte sökemem mantığı. Cem’e sorduğumda hepsini Kemal’in kendi kendine öğrendiğini söylemişti.

 

“CEM KEŞKE ÜÇ AYDA BİR FİLM YAPSA"
Cem Yılmaz’dan laf açılmışken onu anmadan da geçmeyelim. Onunla çalışmanın en büyük avantajı nedir?
Uzun yıllardır "Cem Yılmaz’ın Türkiye’de komedide bir numara olduğunu" söylüyorum. Bunu ben değil, işten anlayanlar da böyle ifade ediyor. Yaptığı işin kalitesi, setteki ciddiyeti ve sunduğu çalışma koşulları, gösterdiği özen bunu açıkça ortaya koyuyor. Onunla çalışmak benim için çok büyük mutluluk. Keşke üç ayda bir film yapsa ve hep oynasak! İşiniz olmasa bile o sette bulunmak istiyorsunuz.

Bu arada Cem Yılmaz’ın kulaklarını çınlattık ama artık yeni bir komedyen daha var; Can Yılmaz.
Evet (gülüyor). Can Hoca en kıymetli arkadaşım. Büyük, gizli maden. Benden küçüktür ama ben de ona “Can Abi” derim. Hepimizin abisidir. Onda öyle bir olgunluk var; sakindir ve müthiş bir yaratıcı zekâya sahiptir. Gizli komedyen o da.

‘Kötü Fikir Sanat’la bu yönünü ifşa etti artık. Ne düşünüyorsunuz bu proje hakkında?
Bandellini Gömlekleri (gülüyor). Projenin adı bile tek başına çok iyi. Pek çok kişi Can ve Cem gibi internet üzerinden bu işlere girmeye başladı. Eskiden köyünden bohçasını, bağlamasını kapıp gelen adam Unkapanı’ndaki İMÇ’ye gidiyordu. Sahtekâr yapımcılara parayı kaptırıp memlekete dönüyordu. Şimdi evinde oturup şarkı söyleyerek video çekiyorsun ve Youtube’a koyduğunda seni 12 milyon insan izleyebiliyor. Can Hocam da ‘Kötü Fikir Sanat’ projesiyle yola çıktı. Biz de umarım onunla bir program yapacağız. Hem internetten hem de televizyondan yayınlamayı düşünüyoruz.

Sizde egonun kırıntısı bile yok. ‘Ünlü olmak’ kavramıyla aranız nasıl?
Galiba Paul Newman’ın sözüydü; “Şöhretli olmak alzheimer olmak gibi; herkes sizi tanır, siz kimseyi tanımazsınız.” Bir keresinde epey komik ve enteresan bir olay yaşamıştım. Sokakta karşılaştığım bir adam beni kilitledi “Tanıdın mı?” diye. Meğer iki yıl önce karşılaşmışım onunla. Ama nasıl? Bandırma’da feribota yetişmeye çalışıyorum. Kapak kaldırıldığı sırada otoparka girmiştim ve selektör yaparak hızla ilerliyorum. Kaptan benim yetişmeye çalıştığımı görmüş olacak ki, kapağı tekrar geri indirdi. Feribota geçtim fakat otomobil uzun olduğu için sığmadı ve kapak tam kapanmadı. Benim önümdeki aracı anons ettiler. Sahibi geldi ve otomobilini öne çekti. Tokalaştık, teşekkür ettim ve geçtim. Beni sokakta kilitleyen o adammış (gülüyor). İnatla “Beni nasıl hatırlamazsın?” deyip durdu.

 

“YEMEK YERKEN FOTOĞRAF ÇEKİLMESEK"
Peki, şirazenizin kaydığı anlar oluyor mu?
İnsanlar tanıdıkları, sevdikleri veya medyatik gördükleri biriyle fotoğraf çektirmek istiyor. Bunu anlıyorum, fakat yemek yerken masaya gelip bunu yapması garibime gidiyor. Bulgaristan’da ‘Ali Baba ve 7 Cüceler’i çektiğimiz dönem bir gün sabah 6’da otelin önünde araçların gelmesini bekliyoruz Cem, Can Abi (Yılmaz) ve ben. Eşofmanlı bir adam gelip “Vaaayyy… Cem Bey burada mısınız? Oooo Zafer Abim de burada” dedi. Adam da Türkiye’den Bulgaristan’a kumar turizmine gelmiş. “Sizin gibi kıymetli sanatçılar buradayken bir foto çekilelim beraber” dedi. Sarıldık, poz verdik, baktık çeken yok. “Eee fotoğraf makineniz nerede?” diye sorunca “Sizde yok mu? Bende yok. Sizden biri çekip benim cep telefonuma göndersin” yanıtını verdi (gülüyor). Bir keresinde de Afyon’da bir kaplıcanın buhar odasındayız, dört erkek oturuyoruz. Adam oraya fotoğraf çektirmeye girdi. Cem “Bu halde mi?” dediğinde adam da “Biz sizi her halinizle seviyoruz” şeklinde karşılık verdi. Cem bunu gösterisinde de anlatır ve evet, gerçekten yaşadık bu olayı (gülüyor).

Diyelim ki oynadığınız tüm karakterler şu an karşınızda. İçlerinden birini seçip bugün hakkında dertleşeceksiniz. Kimi tercih ederdiniz?
Şerif Lloyd (Yahşi Batı), Ahben Sonel (Pek Yakında) ve Kenan Memedov’la (Ali Baba ve Yedi Cüceler) karşılıklı oturup memleketi, dünyayı ve insanlığın nereye gittiğini konuşurduk.