SANAT & TASARIM

Zaha Hadid: İmkânsızı mümkün kılan kadın

Haydar Aliyev Kültür Merkezi, Guangzhou Opera Binası, Londra Su Sporları Merkezi, Şeyh Zayed Köprüsü, Kartal-Pendik kentsel dönüşüm projesi… Nerede görürseniz görün, Zaha Hadid'in işlerini tanırsınız. Bütün mimari tasarımlarında, birbirinden değişik objelerinde kendisinden izler bıraktı. Yüzlerce öğrencisi oldu. Dünyanın en önemli mimarlık ödüllerini kazanan ilk kadındı. ‘Dalgaların ve kavislerin kraliçesi’ Zaha Hadid’e veda etmek zor.

Eren Başağan

Görünenin ardındaki
Zaha Hadid, dışarıdan bakıldığında hep soğuk ve yanına zor yaklaşılır biri gibi görünürdü. Belki bu, kışkırtıcı biçimde fevri karakterinden kaynaklanıyordu. Oysa dostları için o, sıcakkanlı ve olağanüstü komik biriydi.

 

Yıl 2005. Tadao Ando’dan Mario Botta’ya, Peter Eisenman’dan Shigeru Ban ve Robert Venturi’ye dünyanın en önemli mimarları, 22’nci Uluslararası Mimarlık Kongresi’ne katılmak için İstanbul’da. Verdikleri konferanslar ağzına kadar dolu salonlarda büyük ilgiyle dinleniyor, söyledikleri özellikle genç mimarlara yeni ufuklar açıyor. Ama hiçbiri, Zaha Hadid’in 4 Temmuz akşamüstü Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin Rumeli Salonu’ndan içeri girdiğinde yarattığı etkiyi yakalayamıyor. Onlarca foto muhabirin arasında, arka arkaya patlayan flaşlardan gözlerini korumaya çalışarak zorlukla ilerlerken, yaklaşık 3 bin 500 kişinin doldurduğu salon alkıştan yıkılıyor. Karşımızda her şeyiyle; dimdik duruşu, derin bakışları, kendinden emin konuşma biçimi, rahat ama gösterişli giyim tarzıyla bir ‘starchitect’ yani ‘yıldız mimar’ var. Çünkü “Bir Arap ve kadın olarak, zor koşullara karşın çok çaba gösterdim ve bu işi her zaman çok severek yaptım” diye başladığı konuşmasında anlattığı tasarım ilkeleri, fikirler benzersiz. Grafik tekniklerin işin içine girdiği, peyzaj ve topografyanın her zaman her koşulda asıl elemanlar olduğu, katmanlaştırma fikriyle arkeoloji ve jeolojinin mimarlığa dahil edildiği bambaşka bir yaklaşım bu.
O gün o salondaki herkesi böyle büyüledi. Aradan geçen 10 yılı aşkın sürede hayata geçirdiği her projesiyle dünyayı da biraz daha etkiledi. Dubai’den Bakü’ye, İtalya’ya nerede karşınıza o güne dek görmediğiniz ölçüde çarpıcı bir yapı çıksa, onun ismi anılır oldu.

 

 

Şeytanın bacağını kırmak (Solda)
Cincinnati'deki Rosenthal Çağdaş Sanatlar Merkezi hayata geçirdiği ilk projelerinden, 2003.
Manifesto binalar
2010'da tamamlanan Guangzhou Opera Binası (sağ üstte) ve 2012'de açılan Bakü’deki Haydar Aliyev Kültür Merkezi (sağ altta) Zaha Hadid'in akışkan mimari dilinin en iyi örnekleri arasında.

 

KOOLHAAS’IN ÇÖMEZİ
Benzersizlik yalnız mimarlığının değil, hayatının da en ayırt edici özelliğiydi. Hikâyesi diğer starchitect’lerden çok farklıydı. Zaha Hadid, 1950’de Bağdat’ta zengin ve politikanın içinde olan bir ailede dünyaya geldi. Babası Muhammed el-Hac Hüseyin Hadid iktisatçı ve sol liberal Irak İlerici Demokrat Parti’nin kurucularındandı. Annesi Vecihe ise Musullu bir sanatçıydı. Katolik rahibelerin eğitim verdiği okulda ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nde matematik okudu. Bu eğitim sonraları, sürreal heykellere benzeyen binalarının statik hesaplarında çok işine yaramış olmalı ama hayatını asıl değiştiren 1972’de mimarlık eğitimi almak için Londra’daki Architectural Association (AA) School of Architecture'a gitmesi ve orada akıl hocası, yol göstericisi ünlü mimar Rem Koolhaas ile tanışması oldu. Öğreniminin ardından da Koolhaas’ın mimarlık ofisi OMA’da çalıştı; 1979’da Londra’da kendi bürosunu kurmadan önce, mimarlık dünyasını hafif hafif dalgalandıran, “Bu da kim?” sorularını sorduran çizimleri burada hayat buldu. Parçalanmış, vizyoner şehir planları, akıcı formların yeni dünyasını yansıtan çizimleri, dönemin kitap ve dergilerinde ilk gerçek etkilerini göstermeye başladı. Uluslararası ününü gerçekten sağlayan ise 1988’de Philip Johnson ve Mark Wigley’nin küratörlüğünde MoMA’da düzenlenen ‘Deconstructivism in Architecture’da sergilenen etkileyici çizimleri oldu.
Ancak artan ününe rağmen Zaha Hadid, çok uzun süre iş almakta, dolayısıyla tasarımlarını uygulamaya dökmekte zorlandı. Çizimleri genellikle gerçek dışı ve tamamen inşa edilemez olarak değerlendiriliyordu. Örneğin Hong Kong’da The Peak Leisure Club için tasarladığı proje, modern çağın en etkileyici çizimlerinden biri olarak değerlendirilse de inşa edilmeden kaldı. 1982-83 tarihli bu çizim, sonraları imzası haline dönüşecek hem topografya hem iç mekânlarla bütünleşen üslubunu işaret ediyordu. Basel yakınlarında Vitra için tasarladığı itfaiye binası da, Cardiff Koyu için çizdiği opera binası da aynı şekilde hüsranla sonuçlandı. Gerekçe hep ya "Programa uygun değil", ya da "İnşa edilemez" oluyordu. Bu arada aralarında Columbia ve Yale'in de olduğu pek çok üniversitede ders veriyordu.
Yine de bütün bu hayal kırıklıkları Zaha Hadid’i yolundan döndürmedi. Başkalarının ne dediğiyle ilgilenmektense, hep yeni bir biçim dili yaratmanın peşinde koştu. İlk zamanlarda kullandığı keskin çizgiler, yerini topografyadan ve arazinin durumundan etkilenen organik formlara bıraktı. Hadid’in amacı iç mekânla dış mekân arasındaki sınırları yıkmaktı. Kullandığı biçimler genelde eğrisel, akışkan, dalga biçiminde, neredeyse açıklanması imkânsız şekillerden oluşuyordu. Formları oluşturma biçiminin kalıpları yerle bir ettiği konusunda tüm mimarlık camiası hemfikir. Bu yaz Yale Mimarlık Okulu'nun dekanlığını devralacak Deborah Berke, “Binaları öylesine beklenmedik şekillerdeydi ki, dünyanın her yerinden mimar ve öğrencilere mimarlığın ne olabileceğini düşünme fırsatı sunuyordu” diyor.

BİREYSEL VE KOLEKTİF İYİLİK ARACI
Başlangıçta kendine özgü tasarım çizgisinden ödün vermemesini, daha da ünlenmek için uyguladığı bir taktik ya da basit bir inat olarak değerlendirenler olmuştu. Oysa nedeni tamamen mimarlık anlayışıydı: “Mimarlık benim için kendimi ifade etme aracı değil" diyordu, "Birey olarak kendini anlatmak için mücadele ederken onu yorumlamak demek, mimarlığı yanlış anlamak demektir. Benim için mimarlık, şüpheye yer vermeyecek biçimde toplumun ilerlemesine, bireysel ve kolektif iyiliğimize katkıda bulunmalıdır.”
Nihayet yeni bin yılda hayata geçirmeye başladığı projelerle de kesinlikle bunu başardı. İlk büyük siparişi Avusturya Bergisel’deki betondan yılankavi kayak teleferiği ve Cincinnati’deki Rosenthal Çağdaş Sanatlar Merkezi (2003) oldu. Merkez kübik bir binaydı. Şehrin ızgara cadde planının üç boyutlu ifadesi, bir heykel gibi soyutlanmış haliydi. Artık kimse tasarımlarının uygulanamaz olduğunu söyleyemiyordu ama bu kez de “Kullanışlı değil” eleştirileri geliyordu. Neyse ki bu yorumlar da BMW için Leipzig’de yaptığı fabrika (2005) ve Londra Brixton’daki Evelyn Grace Akademisi’yle (2010) kayboldu.

 

Projeler (Soldan saat yönünde)
Mürekkep balığından esinlenerek tasarladığı Londra'daki Su Sporları Merkezi, 2012; Messner Dağ Müzesi, 2015; uygulanamayan Kartal-Pendik projesi, 2006.

 

İSTANBUL'DA ZAHA HADİD İZLERİ
Bu arada Zaha Hadid İstanbul'a da uzandı. Kartal Sanayi Bölgesi'nde Merkezi İş Alanları Planlaması yarışmasını kazandı. Kartal ve Pendik için geometrik şekillerde oluşan yeni bir mimari ağ ortaya koyuyordu. İki yaka birbirine bağlanıyor; karayolu ve demiryolu bağlantıları ile konut alanlarını birbirine bağlayan yeni bir metropol oluşturuluyordu. Ancak Kartal Belediyesi'nin CHP'li meclis üyeleri ile Mimarlar Odası'nın itirazları sonucunda Zaha Hadid'in projesi mahkeme tarafından dört kez reddedildi. Gerekçe "Kartal halkı, Kartal'a yabancılaştırılacak" idi. Sonunda itiraz edilen noktaların göz önüne alındığı, sorunların çözüldüğü bir plan gündeme geldi ve bu, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nde oy birliği ile kabul edildi. Süreç ilerliyor ancak ortaya tümüyle Zaha Hadid'in imzasını taşıyan bir bölge çıkmayacak. İstanbul'da onun imzasını görmek için Demet Sabancı Çetindoğan ve eşi Cengiz Çetindoğan'ın Sütlüce'de yapımı devam eden müzeleri Demsa Collection'ı beklemek gerekiyor. Şimdilik en iyisi dünyadaki örneklere bakmak. Özellikle Roma’daki MAXXI Müzesi (2010) ve Olimpiyat Oyunları için Londra’da yaptığı Su Sporları Merkezi (2012), Bakü’deki Haydar Aliyev Kültür Merkezi (2012)'ne. Çünkü bu yapılar, Hadid’in bütüncül, akışkan mekân anlayışının manifestoları olarak inşa edildi.

'KADIN MİMAR’ DEĞİL, SADECE MİMAR
Ama aslında mimarlık dünyası bunlardan çok önce Zaha Hadid’i kabul etmiş, hatta ‘dalgaların kraliçesi’ ilan etmişti. Nasıl etmesinler? 2004 yılında mimarlık dünyasının Nobel’i olarak adlandırılan Pritzker Ödülü’ne Zaha Hadid layık görülmüştü. Ödül, 25 yıl sonra ilk kez bir kadına veriliyordu. 2010 ve 2011’de üst üste iki yıl Stirling ödülünü kazandı. Ve nihayet 2016’da ölmeden hemen önce RIBA’nın (Royal Institute of British Architects) Kraliyet Altın Madalyası’na kavuştu. Kurumun 167 yıllık tarihinde bunu başaran ilk kadındı.
Bunlar kadınlar, özellikle de kadın mimarlar açısından çok gurur verici olsa da Zaha Hadid, cinsiyetinden ötürü bir rol model olma fikrinden hiçbir zaman pek de hoşlanmadı. Bir keresinde “Eğer erkek olsaydım, bana ‘Diva’ denebileceğini düşünüyor musunuz? Hayır! Yalnızca mimarlığımı konuşacaklardı.” Elbette çok haklıydı. Hep ‘en büyük kadın mimar’ olarak yaftalandı. Oysa çok az erkek mimar onun çizgilerinin farklılığına ulaşabilmiş, çok daha azı mimarisinin sanat eserleriyle boş ölçüşen çarpıcılığına, betona imza atabilme gücüne erişebilmişti. Tamamen kendi dilini, kendi felsefesini yaratabilen çok az mimar var ve Zaha Hadid onlardan biriydi.

 

 

Soyluluk payesi (Solda)
7 Kasım 2012'de Buckingham Sarayı'nda düzenlenen törenle Zaha Hadid'e, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından Dame unvanı verildi.
Çarpıcı tasarımlar (Soldan saat yönünde)
Britanyalı ünlü tasarımcı Gareth Neal ile birlikte tasarladığı organik şekilli vazo, 2014.
Alessi markası için paslanmaz çelikten tasarladığı vazo, 2004.
Aziz&Walid Mouzannar için yaptığı yüzük ve bilezik, 2016.
Vitra için tasarladığı poliüretan ve fiberglas masa, 2008.
Lacoste için tasarladığı ve çok ses getiren Melissa ayakkabılar, 2008.

 

“IRAK ASILLI BRİTANYALI…”
Bu arada cinsiyetçilik, Hadid’in maruz kaldığı tek ayrımcılık noktası değildi. O aynı zamanda hep ‘Irak asıllı Britanyalı mimar’ olarak tanımlandı. Tıpkı cinsiyetiyle olduğu gibi, Doğulu kökleriyle de sorunu yoktu oysa. Hatta bu, mimari tarzını biçimlendiren temel öğelerden biriydi. Stirling ödüllü mimar Amanda Levete bunu şöyle anlatıyor: “Oğlum çok küçükken Zaha ona adını Arap harfleriyle nasıl yazacağını öğretmişti. O son derece farklı mimari dilinin kaynağını o anda fark ettim.”
Arapça’ya benzeyen kıv-rık, akışkan tasarım dilini yalnız binalarında değil, vazodan ayakkabıya, mücevhere, tasarladığı her şeye uyguladı. Ortaya daima fark edilir, daima arzulanır parçalar çıktı. Sawaya&Moroni'den, Louis Vuitton'a; Vitra'dan Lacoste'a pek çok firma için tasarımlar yarattı. Lübnanlı mücevher markası Aziz&Walid Mouzannar için ailenin altıncı kuşağından Dori ve Alia Mouzannar ile tasarladığı Silene koleksiyonu ise son çalışması oldu. Doğadaki biçimlerin akışkanlığı ve karmaşıklığından esinini alan parçalar altın, pırlanta ve safirden yapıldı. Büyük mimar 31 Mart’ta bronşit tedavisi gördüğü Miami’deki hastanede kalp krizinden hayatını kaybetmeseydi, bu sayfalarda yalnızca bu mücevher koleksiyonunun haberi ve mücevher tasarlamak üzerine Zaha Hadid ile yapılan röportaj yer alacaktı. Ama olamadı. Gazeteciler için geriye hep çok istedikleri ama bir türlü yapamadıkları bir röportaj kalır. Sanırım mimarlar için de hep tamamlanamamış binalar kalıyor.