SANAT & TASARIM

‘Zaman, ışık, ve toprak’ tasarıma nasıl yansır?

Bu üç kelimenin izinde kuzeyin tasarım ruhuna uzanıyoruz. Norveç'in başkenti Oslo'da çıktığımız yolculukta mimariden, Michelin yıldızlı yemeklere; renklerdeki trendden, çağdaş sanata pek çok not var.

Ayşegül Savur Özgen

Kentin yeni yüzü
Mermer ve cam yüzeyiyle dikkat çeken Oslo Opera Binası ve 'Barcode' adlı kentsel dönüşüm çerçevesinde deniz kıyısında yükselen binalar Oslo'nun en modern mimari tasarımları.

 

“İskandinav tasarımı” deyince aklımıza genellikle ilk İsveç geliyor, sonra Danimarka… Norveç? Pek değil. Daha mı içine kapanık diğerlerinden? Yoksa petrol zengini olduğu için çalışmaya, yaratmaya diğerleri kadar ihtiyaç mı duymuyor? Zengin ailenin yan gelip yatmaya hakkı olan hayta oğlu mu?
Işığın, toprağın ve zamanın yansımalarını renkler eşliğinde keşfedeceğimiz bir tasarım turu yapacağımız Oslo’ya doğru uçarken, bu enteresan gezinin ev sahibi Jotun Boya’nın genel müdürü İsmet Uçarlı ile tesadüfen yan yana seyahat ettim. Kendisi de Norveç’in ‘tasarım’ konusunda İsveç ve Danimarka’nın gölgesinde kaldığında benimle hemfikir. Bunu da ‘Janteloven’a bağlıyor. “Bu da ne demek?” deyince, Uçarlı daha açık anlattı: “Janteloven, yarı Norveçli, yarı Danimarkalı yazar Aksel Sandmose'nin ‘Fugitive Crosses His Tracks’ isimli romanında geçiyor. 1933’te yazmış kitabı ama etkileri Norveç’te hâlâ sürüyor. Sandmose’nin bu kitapta ortaya koyduğu 10 kural var. Temelde bireysel başarının tenkit edildiği bu yasalar, insanların birbirinden üstün olmadığı temeline dayanır. Hal böyle olunca da markalar, başarılarını kolay kolay dile getirmezler ki ayıp olmasın. Biz de yıllarca Eyfel Kulesi, Burj Halife gibi dünyanın ünlü yapılarını boyamamıza rağmen, bu başarıları marka iletişimimize taşıyıp, taşımamayı tartıştık. Bu kurallar mütevazı olmayı, iyi özelliklerinizi başkalarını ezecek şekilde ortaya koymamanızı öğütlediği için Norveçlilerin kendilerini iyi oldukları konularda bile biraz saklamalarına neden oluyor. Ama şimdi biraz kendilerini göstermeye başladı tasarımcılar. Oslo’da da bunu göreceksiniz zaten.”
Sohbetimiz esnasında Uçarlı’nın Oslo’da doğduğunu, 14 yaşına kadar burada yaşadığını öğreniyorum. Bu ‘içeriden’ bilgilerin hikmeti buymuş meğer. Anlattıkları daha Oslo’ya inmeden “Fazla mütevazı olma gerçek sanırlar” sözünü hatırlatıyor bana. Bakalım Norveç’in tasarım dünyası gerçekten mütevazılığının kurbanı mı?

Damien Hirst'ün pırlantanlarla bezeli kuru kafası 'For The Love of God' 

 

TASARIM HAVALİMANINDA BAŞLIYOR
Oslo’ya iner inmez, şehirde daha sonra hep karşımıza çıkacak ahşap, metal ve cam birlikteliği kendini gösteriyor. İskandinav ülkelerinde havanın soğukluğu, ahşap malzemenin sıcaklığıyla biraz olsun kırılıyor. Geniş camlar ise gün ışığından azami şekilde yararlanmak için. Özellikle de kısacık ve karanlık kış günlerinde....
Havalimanında, zeminin bile ahşapla döşenmesine şaşkınlığımı atamadan şehir merkezine transfer için bindiğimiz trende İsmet Uçarlı anlatmayı sürdürüyor: “Burada metro trenlerinde bile ahşap kullanıyorlar.” Ormanı bol bir memleket olmanın şanslarından biri...
Tasarımda zamanın izlerini, bize de ev sahipliği yapan Grand Hotel’de hissetmek mümkün. 140 yıllık geçmişe sahip otel, tarihi mimarisi, klasik lobisi ve restoranı ile size özellikle Nobel hayalleri kurduruyor. Zira burası, Nobel ödüllerinin dağıtıldığı sırada önemli sayıda misafire ev sahipliği yapıyor. “Kim bilir kimler kalmıştır?” diye düşündükçe, zaman makinesinde yolculuğa başlamış gibi oluyorsunuz. Ama durun! Hemen otelin bizdeki tarihi oteller gibi saraylara yakın bir ihtişama sahip olduğunu düşünmeyin. Burası klasik ama sade... Özellikle odalarda, İskandinav ülkelerinin sadece ‘gerekli’ olana yer açan basit tasarım anlayışı sizi karşılıyor. Emin olun, pek çoğunuzun evi, Oslo’nun en önemli otellerinden biri olan Grand Hotel’in standart odalarından çok daha lüks döşenmiş olabilir. Özellikle de banyonuz!

Damien Hirst'ün hayvanları kesip biçerek çalıştığı Natural History serisinden eserler geçen ay Oslo'daydı. Aynı müzede Jeff Koons gibi Amerikalı sanatçıların eserleri de bu ay sonuna kadar sergilenecek.

 

HIRST VE KOONS BİR ARADA
“Zaman” demişken, artık daha fazla zaman kaybetmeden Oslo sokaklarına çıkmakta yarar var. İlk durak, biz gittiğimiz sıralarda bitmesine sadece birkaç gün kalan Damien Hirst sergisine ev sahipliği yapan Astrup Fearnley Müzesi... Deniz kenarındaki Lofoten semtinde bulunan müze, yine bir ahşap, metal ve cam harikası... Hirst’ün yanı sıra o sırada devam eden ‘Good Morning America’ sergisine de denk geldiğimiz için şanslıyız. Jeff Koons, Cindy Sherman, Charles Ray gibi Amerikalı sanatçılara ev sahipliği yapan sergi, 31 Ocak'a kadar devam ediyor. Oslo’ya yolunuz düşerse aklınızda olsun!
Hirst’ün, hayvanları kesip biçerek yaptığı sanat eserlerini sevdiğimi söyleyemem ama tamamen karanlık bir odada sergilenen, ‘For the Love of God’ adlı pırlantalarla kaplı ikonik kurukafayı görebildiğim için mutluyum. Kapkara odada ışıl ışıl parlayan kurukafa, hayatın kırılganlığına vurgu yapıyor. Eser, tasarımda ışığın önemini anlamak için pek çok açıdan önemli. İlki, kurukafa gibi bir ölüm sembolünün, Hirst marifetiyle parıl parıl parlaması insana, “Sen bir fanisin, unuttun mu” dedirtiyor büyüleyici bir şekilde. İkincisi ise, bu sergi alanının simsiyah olması, eserin gücünü bin kat artırıyor. Kurukafanın, daha önce başka müzelerde ışıl ışıl ortamlarda sergilendiği olmuş. Fotoğraflarını bulabilirsiniz, bir bakın. Hiçbir etkisi yok. Tasarım ve ışık dengesi ne kadar önemli!

Yemek ve tasarımın birlikteliği
İki Michelin yıldızlı Maaemo, sofra düzeninden yemeklerin sunumuna ve lezzetine hayalleri zorlayan bir deneyim yaşatıyor.

 

TOPRAĞIN YANSIMALARI
Şimdi tasarımın bambaşka bir haline uzanalım: Yemeğe... “Yemek yapmak ne kadar tasarım işi” dersiniz? Tamam, moleküler gastronomi diye bir şey var. Ama anlatmak istediğim tam olarak o değil. Oslo’daki iki Michelin yıldızlı restoran Maaemo, yemek ve tasarım birlikteliğinin dünyadaki zirvelerinden biri olabilir. Burası elbette tıka basa karın doyurmak için gideceğiniz bir yer değil. Tamamen bir deneyim dünyası. Lezzetlerini yaratırken sırtını saf doğaya yaslayan Maaemo ekibinin yaratıcılığı, sadece olmadık lezzetlerin sanat eseri estetiğinde bir araya gelmesinden oluşmuyor. Sunumlar aklınızı başınızdan alacak kadar sıradışı. Bunda da doğallık ön planda. Samanların üzerindeki yumurtaların arasından, içi tavuk ciğeri jeliyle dolu minicik külahlar size göz kırpabiliyor. İskandinav topraklarına özgü dikenli bitki yaprakları arasında başka bir atıştırmalık gelebiliyor. Çorbanızı saksıya benzer iki katmanlı bir cam objenin üzerinde içebiliyorsunuz. İnsan bir süre, masanın üzerine konan yemeğe bakakalıyor. Sunum da, lezzet de, inanılmaz bir deneyim vaat ediyor. Maaemo, “Toprağın bize sunduklarını çok değiştirmeden nasıl cool bir sofra tasarımı haline getirebiliriz?” sorusunun hayli sofistike bir cevabı.

38 bin 500 metrekare alana yayılan Oslo Opera Binası, Norveç’te 1300’lerden bu yana inşa edilen en büyük kültürel yapı. 52 milyon dolara mal olan binanın dış cephesinde 15 metre yüksekliğinde cam bloklar yükseliyor. İç mekânda ise sıcaklık yaratmak adına meşe kullanılmış.

 

OSLO OPERA BİNASI
Norveç zengin bir ülke. Kişi başına düşen gelir sıralamasında Lüksemburg ve Katar’ın ardından üçüncü. Üstelik nüfusu da sadece 5 milyon civarında. Böyle olunca, hükümetin en önemli işlerinden biri kaynak yaratmak değil, var olan devasa kaynağı nasıl doğru değerlendireceğini bulmak. Ne güzel bir sıkıntı değil mi?
2008 yılında açılan Oslo Opera Binası da, böyle uzun tartışmaların sonucunda hayat bulmuş. 38 bin 500 metrekare alana yayılan bina, Norveç’te 1300’lerden bu yana inşa edilen en büyük kültürel yapı. 52 milyon dolara mal olan binanın dış cephesinde 15 metre yüksekliğinde cam bloklar yükseliyor. İç mekânda ise sıcaklık yaratmak adına meşe kullanılmış. Böylesine büyük bir binanın neredeyse tamamının meşeyle kaplı olmasına inanamıyorsunuz. Bir ara “Saunada gibiyim” dediğimi hatırlıyorum. Dış alanlar beyaz granit ve İtalyan mermeriyle kaplı. Bu mermerlerin sararması zaman zaman Oslo’nun önemli gündem maddelerinden biri olabiliyor. Dışarıda, yerden yukarı uzanan eğimli alan sayesinde, bir tepeye tırmanır gibi Oslo Opera Binası’nın çatısına çıkabiliyorsunuz. Buradan deniz manzarasını izlemek 'yapmadan dönülmeyecekler' listesinde.
Binanın hemen çaprazında denizin üzerinde ayrı bir tasarım size el sallıyor. ‘She Lies’ adlı cam ve çelikten oluşan enstalasyon, bölge için ‘güç’ sembolü olan buz kütlesini simgeliyor. İtalyan sanatçı Monica Bonvicini’nin tasarımı olan enstalasyon, Oslo’da büyük tartışma yaratmış. Kimileri bu cam ve çelik yığınını sevimsiz bulurken, kimileri de kentsel dönüşümün yaşandığı Bjørvika semtinin yeni yüzüne yakıştığını düşünüyor. Bu semtteki inşaat çalışmaları bir miktar İstanbul’u hatırlatsa da, deniz kenarında dönüşümden sonra yükselen modern binaların estetiğe her şeyden çok önem veren tasarımları “Dönüşüm var, dönüşüm var” dedirtiyor. Bir zamanlar ticari bir limana ev sahipliği yapan bu eski endüstriyel semtin dönüşümü “Barcode” adlı proje çerçevesinde yürütülüyor. Derdi az olan Norveç insanı için bu proje de tartışma konusu. Ama semtin eski fotoğraflarıyla, Barcode projesi ile değişen yüzünü kıyasladığınızda başarıyı açıkça görüyorsunuz.

Soldan saat yönünde:
Jotun Global Renk ve Trend uzmanı Lisbeth Larsen, Kollekted by adlı tasarım mağazasında çok sevdiği rustik terracota boyalı bölümde. Seramik sanatçısı Ragnhild Wik'in çalışmaları. Kollekted By'dan çok amaçlı çekmeceli dolap. Heykelleriyle insanın aklını başından alan Vigeland Park.

RENKLER NE DİYOR?
Norveç’in tasarım kaygısını bu semt gayet iyi anlatıyor. Peki iç mekânlarda, mobilyalarda, objelerde ve tabii ki renklerde durum nasıl? Oslo’nun özelleştirilmiş tasarım işlerine uzanacağımız turun ilk durağı, Jotun kataloglarının stil danışmanlığını da yapan Kråkvik & D'Orazio’nun İskandinav tarzı mobilya, lamba ve iç mekân aksesuarlarının yer aldığı Kollekted by. Ufacık bir mağaza burası. Az ama öz işler var. Hepsi birbirinden fonskiyonel, rahat ve tarz sahibi. Görünüşte çok sade görünen bir koltuğa oturup “Ömür boyu buradan kalkmayabilirim” diyebiliyorsunuz. İç içe geçmiş çekmecelerden oluşan çok amaçlı bir dolap da var, İstanbul’a kadar taşımayı gözünüze kestirirseniz fırında harikalar yaratabileceğiniz güveçler de. Elbette hepsi özel olarak tasarlanmış. Jotun’un Global Renk ve Trend Uzmanı Lisbeth Larsen, bize burada iç mekânlarda kullanılan renklerle ilgili bilgiler veriyor. 2016’da beyaz ve bej tonların, bir de mavi ve tonlarının epey revaçta olacağını anlatıyor. Kollekted by’daki bir duvarın rengi Larsen’in seçimleri ve Kollekted by tasarımlarıyla sürekli bambaşka havalara bürünüyor. Bu duvar bir tür test alanı. Biz gittiğimizde bu duvarda ışığın yansımalarından bir renk olan rustik terracota vardı. Pek akla gelmeyecek bir renk ama doğru kullanımla ortama bambaşka bir hava kattığını söyleyebilirim. Larsen de yüksek volümlü kahkahasına “Bu renge bayılıyorum” cümlesini ekliyor.
Tasarımda zamanın yansımalarını kovalamak için Oslo’da yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri vintage mağazaları gezmek. Onlardan biri, 1950’lere kadar uzanan koltuklar, sehpalar, dolaplar, dekoratif objeleri bulabileceğiniz Godagers adlı mağaza. Burada, demonte olduğunu öğrendiğimiz bir koltuğu neredeyse İstanbul’a taşıyacaktık. İnsanın gözü o kadar kararıyor.
Yıllarca büyük şirketler için çalıştıktan sonra, eskiden ahır olan harikulade bir binayı kendi dokunuşlarıyla bambaşka bir hale büründürerek kendisini tamamen seramiğe adayan sanatçı Ragnhild Wik ile toprağın, nehir kıyısındaki antikacılarla dolu Grünerløkka semtinde ise zamanın izini sürdük tasarımlarda. 1963 yılından günümüze dükkânın orjinal halini hiç bozmadan hizmet veren, Monocle tarafından dünyanın en iyi beş küçük retail konsepti olarak tanımlanan Fuglen’de ise gerçekten geçmişe ışınlanmış gibi olduk. Bir de ah o kokteylleri… Tasarımın ta kendisi!
Bu durakların hepsi, İsmet Uçarlı’nın anlattığı mütevazılık meselesini doğruluyor. Hele, heykellerle dolu inanılmaz Vigeland Park’ı gördüğünüzde “Bu adamlar mütevazılığın kitabını yazmalı” diyorsunuz. Böyle bir yere ev sahipliği yapıp, bunu çok da fazla duyurmayan başka bir ülke olabilir mi bilmiyorum. Heykeltıraş Gustav Vigeland'ın hayatı boyunca yaptığı heykellerle dolu olan parkta doğal güzelliğe eklenen olağanüstü sanat ortamı “Burası bu dünyada olamaz” dedirtiyor. İnsanı, aileyi ve ailenin her türlü ruh halini görebileceğiniz bu heykeller doğumdan ölüme hayatı, barındırdığı tüm duygularla anlatıyor.
Viking gemilerini hatırlatan klasik bir tekneyle yaptığımız fiyort gezisi ve minik adacıklardaki huzur dolu evler de tasarım dolu Oslo günlerimizin üzerine bir tatlı ziyafeti gibi... Kent, ilk başta epey sakin geliyor. Ama onun ruhuna, estetik anlayışına ortak oldukça bizim aşırı koşturmalı ve gergin hayatlarımızda insanı insan yapan unsurlardan ne kadar uzaklaştığımızı fark ediyoruz. Zamanın, toprağın ve ışığın kıymetini bilelim. Oslo’ya bunları hatırlattığı için teşekkürler!