ÇORAPLARI KADAR KAÇIK



‘Ayıp’lar rafa kalksa ne kadar özgürleşiriz? Kolay kolay utanmayan kadınlar, ‘hanım’lara benzemez. Korkusuz görünürler. Etkilerler. Onlardan biri karşımda duruyor gibi: Ebru Özkan. Müthiş pozlar verdi ve sürekli konuştu. Halide Hanım’ı bir kenara bırakıp onu tanımanız gerek, söyleyecekleri var.

ışıl CİNMEN
icinmen@doganburda.com
fotoğraf: JAMTUL / styling: SELİN SEHERYILDIZI

Kısa şortu, emin adımları, dağınık saçları ve hınzır bakışlarıyla Trump Towers’a geldiğinde, Tanrı’nın ışıklı çocuklarının saçtığı enerji yayıldı etrafa. ‘Hanımın Çiftliği’ndeki Halide Hanım’a benzemiyor; hiç ‘ağır abla’ değil, çok heyecanlı, komik ve kendinden memnun. Oyuncuların hepsinde olması gereken ama çoğunun yanına yaklaşamadığı bir özgüveni var. File body’ler, deri eldivenler, yırtık çoraplar ve 16 santimlik topuklu ayakkabılarla dolu kıyafet odasına girdiğinde gözleri parlıyor: “Harika! Sonunda teyze olmaktan kurtulacağım.” İncecik. Az yemek yiyor ve çok sigara içiyor. Her birini yaktığında, yanına kahve söyleyip dedikoduya başlayacakmış gibi bir havası var. Pervasız. Camlarla çevrili toplantı odasındaki takım elbiseli iş insanlarının bakışlarına aldırmadan, Amsterdam’daki ‘red light’ bölgesinin bile kalbini hoplatacak ayakkabılar ve yarım büstiyeriyle, çekim için hazırlanan erkekler tuvaletinin yolunu tutuyor:

Böyle rahat olmanıza sevindim.
Niye olmayayım ki? İş belli, işin niyeti belli, keza benimki de. O yüzden “Ay oram buram açıldı” demem. Kendimi nasıl yansıtmak istiyorsam öyle. Bir şey yanlış olunca hissedersin. Hissetmiyorsan korkmana gerek yok.

Duygularınız sizi hep doğru mu yönlendirir?
Aslında hepimizin iç görüsü doğruyu gösterir. Ama işte, insanlar zaman içinde onu dinleme yetilerini kaybediyor. ‘Yanlış alarmı’ diye bir şey var, o avaz avaz bağırır. Duymaman için kulaklarının içine hayatın tüm gürültüsünün kaçmış olması gerek. İşimle ve onun üretkenliğiyle alakalı şeylerde kendimi kısıtlayamam; yaparsam büyü bozulur, yarattığına da zarar gelir.

Andy Warhol gibi “Sanatta her şey mübahtır” diyorsunuz yani?
“Elalem ne der?” başladığı an, iş biter. Yaşamın içinde olan tüm durumlar, hepimize, dolayısıyla sanata ait. Oyuncunun alabileceği en büyük risk, “Başkaları ne der?” diye düşünmek. Öyle bakarsam hiçbir zaman, bir fahişeyi, lezbiyeni ya da ensest ilişkisi olan birini oynayamam. Sanatı daraltmaya gerek yok. Alt kültürün beğendiği, bel altı esprilerin bol bulunduğu bir icraat ortaya çıkıyor ve bu prim yapıyor. Onlara gülünüyor ama bağımsız bir filmde soyunmak hoş karşılanmıyor. Ben bunları anlamıyorum. Neyse ne, sonuçta senin hayattaki duruşun belliyse, endişelenmene gerek yok. Günlük yaşamımda yırtık file çoraplarla erkekler tuvaletinde takılsam, o zaman “Beni nasıl görecekler?” diye endişelenebilirdim.

Bunları söyledikten sonra bir kahkaha patlatıyor ve birbirinden harika pozları vermeye başlıyor. Üç yıldır İstanbul’da. “Asla dönmem; o nasıl bir kasvet öyle” diye andığı Ankara’da doğmuş ama ilk altı yılını Nevşehir’de geçirmiş. Ebru Özkan, karşımda duran Ebru olabilmesini, oradaki küçük kasabaya bağlıyor: “Doğal olmak için, doğadan çok uzaklaşmamak şart.” Dört kardeşin en küçüğü ama şımarıklığın izi bile yok. Herkesin baş belâsı olduğu 15-20 yaş arası, isyanlarla geçmiş. “Asi bir çocuktum ama neyse ki annem ve babam diğer üç kardeşimin tedrisatından geçmişti. Benim yaptıklarım baştan kabullenilmişti.” İsyan etmeyen çocuğun, kişiliğini oturtamayacağına inanıyor. Haklı da; insanın kendi doğrularını bulabilmesi için başkalarınınkini reddetmesi gereken bir döneme ihtiyacı var. Asiliği baki. Zorlamaya hiç gelemiyor, ikna olmayınca hemen hırçınlaşıyor. Gerçi onun da bir çözümü var: “Güzel kısıtlamaları severim, romantik kısıtlamaları. Höst’lere böst’lere, emir cümlelerine hiç gelemem. Ama ikna edebilirsen birçok şeyi yaptırabilirsin karşındaki insana; ikna yeteneği büyük bir silah” diyor. Ankara’dan gelir gelmez, oyuncuların kadrolu semti Cihangir’e yerleşmiş. İlk başlarda çok seviyormuş ama artık daha dingin bir hayata ihtiyacı olduğunu düşünüyor; kedisini, sevgilisinin köpeğini ve tabii sevgilisini de alıp Moda’ya taşınmak istiyor. Dizi çekimleri nedeniyle hayatının büyük bölümünü Adana’da geçirmek, onu rahatsız etmiyor. “Valla Adanalıları çok seviyorum. İnsanları da havası gibi, sıcak sıcak sıcak! Her ev size açık, herkesin çayı demli. Kolumdan tutup ‘Gel buraya öpücem seni’ diyorlar. Ben özlüyorum bu samimiyeti.”

Şizofren olmamak için arınmak gerek

Yaşlanma korkusu olmayan insanlar, diğerlerini rahatlatır. Ebru Özkan 32 yaşında. Zamanı bölümlere ayırıyor. “Önce savruk ve uçuksundur, sonra endişeli. Zaman geçer, kaygıların diner, gelecek için yaşamaya başlarsın. Bir yerde ise, zamanın anlardan oluştuğu kafana dank eder. İşte o zaman zevk almaya başlarsın.” 30’larının en keyifli yıllar olduğunda kararlı. Ama 40’larındaki arkadaşları, 40’lar için aynı şeyi söyleyince, keyif almasını bilen için hayatın toptan güzel olduğuna karar vermiş. 28’inden sonra içindeki bir ses “Çocuk! Çocuuuuuuk!” diye bağırmaya başlamış. Hatta yolda gördüğü bebeklere karşı gösterdiği aşırı duyarlılıktan korkma evresine girmiş. Neyse ki psikoloğa gitmiş ve bu yaşlardaki her kadının aynı dertten muzdarip olduğunu öğrenip rahatlamış. Şimdilik çocuk yok; çünkü hayatı, “Fazla karışık ve hızlı.”

Nasıl? Anlatın.
Oyuncunun yaşamı şöyle: Bulduğu 15 dakikalık aralarda eğlenmeye çalışır. Eğlenemezse kitap okumaya çalışır ama onu da yapamaz. Oradan oraya gider; göçebedir. Bir türlü evi, yurdu olmaz. Olsa da, nerede ne kadar kalacağı belli olmaz. Arkadaşlarıyla dedikodu yapamaz. Vakti olmaz. Bir süre sonra, oturup şöyle keyifle bir kahve içmek çok önemli bir lüks gibi gelmeye başlar. Her şeyi vakumlamaya başlarsınız. ‘Sıkıştır, daha da sıkıştır’ hayat felsefen bu olmaya başlar. Yorucu.

“Ama güzel” mi?
Ama çok güzel… Mesela “Hayatımda her şey iyi gidiyor” diyebiliyorum ve bu cümleyi işime borçluyum. Gerçi bu, biraz da nasıl baktığınla alakalı. İstersen, dersin ki: “Lanet olsun! Adana’ya gitmek kötü. Ailemden, arkadaşlarımdan uzak olmak kötü. Günde 18 saat çalışmak çok kötü. Cildimin bozulması kötü. Kötü de kötü.” Ama hayır! Adana’da olmak güzel, bambaşka insanlar, bambaşka yaşamlar… Eski insanlar yok ama yepyeni dostluklar edindim, ne güzel işte. Çok çalışıyorum evet, ama başarılı oluyorum, tatmin oluyorum. Gerçi cildim için antitez üretemeyeceğim sanırım.

OyuncuLUK MANEVİ OLARAK ne götürüyor sizden?
Bir sürü karakter sıkıştıracaksın ruhuna ve sonra teker teker temizleyeceksin onları. Arınmazsan batarsın, bunu şimdiden hissedebiliyorum. Çünkü tüm o karakterlerin günahlarını da topluyorsun, sevaplarını da; sorunları da senin, mutlulukları da. Birikirse şizofrenik bir hal alması çok olası. Ayrıca, ‘işten taviz’ diye bir şey yok. Ölüm olabilir, hastalık olabilir, hastalananlar annen ya da baban olabilir, hatta ben bile olabilirim. Serum takarım, ama sete giderim. Kurallar böyle; ya varsın, ya yoksun.

Bana bir şey öğretecek olsanız, ne olurdu?
Aldığın dersleri unutma. Güzelleri cebinde tut, ara ara çıkar bak. Kötüleri ikide bir deşme. Zaten tüm hayatımızı, o inanılmaz acıtan, yer eden yaraları kapatmaya harcıyoruz. Olaylar çok kötü gittiğinde de, çok iyi gittiğinde de şunu hatırla: İkisi de değişecek. O yüzden kötüyse kendine “Geçecek” de, çünkü gerçekten geçecek. İyi olunca da korkusuzca üzerine atla ve nasıl hissediyorsan öyle yaşa. Kimsenin hayatını cendereye almaya çalışma; hem yapamazsın, hem de kaybedersin.


#
#
#
#
#
#

Yorumlar
 
  

  YAZARLAR
  FOTO GALERİ
  VİDEO GALERİ
  AYIN FOTOSU
DB
Copyright TempoRSS Dergisi | Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. Hürriyet Medya Towers 34212 Güneşli - İstanbul