
12 Haziran seçimleri, bir kez daha eskinin siyasal tanımlarının, sağcı-solcu kimliklerinin, oy verme davranışlarının hızla değiştiğini gösterdi. Karşımızda beklentileri farklı yeni tip seçmen, onun tercihiyle şekillenen çok farklı bir siyaset var. Peki, siyasete yeni biçimini veren bu seçmen kimlerden oluşuyor?
Eren Başağan / erenb@doganburda.com
Çok değil, bundan 10 yıl önce, hiçbir CHP’li, MHP’ye oy vermeyi düşünmezdi. Murat Belge gibi, kendini ömrü boyunca sosyalist olarak tanımlayan bir aydının, AK Parti’ye oy verme olasılığını dile getireceğini de hayal edemezdik. Hele bir başka sosyalist, Sırrı Süreyya Önder ile, kendi oy verme davranışları üzerine polemiğe girecekleri, kimsenin aklına gelmezdi. Merkez sağa oturan bir partinin de, yüzde 50 oyu yalnız geleneksel sağ kesimlerden yani İslami, muhafazakârlardan ya da liberallerden değil, bir zamanlar CHP’ye oy veren varoşlardaki seçmenlerden, kendine ‘sosyal demokrat’ diyenlerden alabileceği kolay kolay öngörülemezdi.
Bir şeyler fena halde değişti. Eskinin siyasal kimlikleri, sağcı-solcu tanımlamaları artık ne siyaseti ne de sandığı tam olarak belirliyor. Peki, bu değişim nasıl gerçekleşti? Yeni seçmen tipi ne? Hangi partiye, neden oy veriyorlar?
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, sağ ve sol söylemlerin Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra dünyada da, Türkiye’de de çok fazla kullanılmadığını söylüyor. Türkiye’de “Kendimi solcu olarak görüyorum” diyenlerin oranı yüzde 18, “Kendimi sağcı olarak görüyorum” diyenlerin oranı ise yüzde 36. İkisi birlikte yüzde 54’ü oluşturuyor. Peki, geriye kalan yüzde 46’lık kesimi kimler oluşturuyor?
Yeni seçmen tipi
Prof. Dr. Mazıcı, kapitalizmin, sosyalizmin yıkılmasının ardından ona alternatif olarak önce dinci akımları bulduğunu, sonra da kendi içinde ikinci bir ana akım yarattığına dikkat çekiyor:
“Dinci akımlar, önce sosyalizmin karşısına, sonra da yerine konulmak istendi. Bunun sonucunda da tüm dünyada bu akımlar güçlendi. Yalnız bizde değil, Batı’da da durum böyle. ABD’de Protestanlar arasında kiliseye gitme oranı artıyor. İsrail’de din alabildiğine siyasallaşmış durumda. Dinin bir ideoloji olarak yayılması durumunu her yerde görüyoruz. Türkiye’yi de bundan soyutlayamayız. Kapitalizmin içinde yarattığı ikinci ana akım da farklı bir insan, dolayısıyla seçmen tipi yarattı. Bu kesim, kapitalizm içinde farklı davranan, mikro milliyetçilik içinde ‘benim kimliğim tanınsın’ diyen, teknolojiyle haşır neşir, tüketim toplumuna entegre, ‘kentlerde yaşayayım, daha fazla gazete, markalı giysi tüketeyim, sinemaya gideyim; başkaları da ister mini etek giysin, ister başını örtsün’ diyen, hiçbir ideolojisi olmayan bir kesim.”
Hem kaptalizm içindeki bu yeni tür hem de tarikatlara bağlananlar, sağcı ve solcu tanımlamalarını yapanların yanında, yeni seçmen kitlesini oluşturuyor. Doğal olarak da kendi beklentilerine en iyi yanıt verenlere, kendilerine en fazla fayda sağlayan partilere yöneliyorlar. Bu noktada AK Parti’nin, halkın konut, ulaşım, sağlık istihdam gibi temel taleplerine yanıt vermesi, icraatının iyi olması, iyi bir liderlik profili ortaya koyması, bir konu hakkında, “Yapacağız” ya da “Yapmayacağız” diyerek tutarlı ve kararlı bir tutum göstermesi belirleyici oldu.
“Seçimden önce AK Parti’nin oyunun düşmesini bekleyenler, aydınlar ve eğitimli kesimlerdi” diyor Prof. Dr. Mazıcı ve şöyle devam ediyor: “Tutuklamalar, yargının siyasallaşması ve yolsuzluk iddialarından dolayı böyle bir beklentileri vardı. Ama ona oy verenler, bu iddiaları iftira olarak gördü. Sonuçta seçime kısa süre kala yayınlamaya başladıkları reklam filminde gördüğümüz herkes, yani her kesimden seçmen AK Parti’ye oy verdi. Mazıcı, kimlerin oy verdiğini ise şöyle açıyor: “Liberallerin muhafazakâr kesimleri, İslami kesimler, bazı tarikat çevreleri, bir kısım kendini ‘sosyal demokrat’ olarak tanımlayanlar, Anadolu Kaplanları, Alevilerin bir kısmı, işsizler, gençler, büyük kentlere yeni göç edenler, varoşlarda yaşayan kesimlerin bir bölümü, orta sınıftan dindar ama laiklikle çatışması olmayan, mazbut Anadolu aileleri.”
Ezilenlerin de partisi
Nurşen Mazıcı, icraatının yanı sıra, AK Parti’nin kendisine ilişkin mağduriyet savını sürekli sıcak tutmasının da, İslami ve muhafazakâr eğilimleri güçlü olmayan kesimlerin onun yanında yer almasına neden olduğunu söylüyor. “AK Parti iktidarda olmasına rağmen, sanki muhalefetteymiş gibi, ‘Biz şunu yapmak istiyoruz, yaptırmıyorlar, engel çıkarıyorlar. Beyaz Türkler bizi hep aşağılıyor’ diye, bu mağdur edebiyatını sürekli gündemde tuttu. Bundan kentliler ve köylüler etkilenmedi. Ama kasaba ya da küçük kentler gibi daha orta ölçekli yerleşimlerde yaşayanlar, işsizler, İstanbul gibi büyük kentlere göç etmiş ve kendini gariban hisseden kesimler etkilendi. Kendilerini AK Parti ile özdeşleştirdiler” diyor.
Prof. Dr. Mazıcı, bu kesimlerin Batı’da olduğu gibi özdeşliği neden sol, sosyal demokrat söyleme sahip partilerle değil de, AK Parti ile kurduğuna ilişkin soruya ise şöyle yanıt veriyor: “Avrupa’da sınıf bilinci oturmuştur. Türkiye’de ise 20 milyon emekçi olmasına karşın, sınıf bilinci oluşmamış durumda. Eğitim ve kentleşme gibi bağımsız faktörler de çok iyi yerleşmediği için tıpkı toplumun diğer kesimleri gibi kendi aralarında bölünüyor, oy verme davranışları da farklılaşıyor. AKP ile sınıfsal değil, ideolojik söylemleri nedeniyle özdeşlik kuruyorlar. ‘Şimdiye kadar Türkiye’yi siz yönettiniz; biz itildik’ anlamına geliyor ve kendini gariban hisseden tüm kesimlerle de örtüşüyor.”
Cumhuriyetin günahları
Bu noktada, bir elit dolaşımının varlığına işaret eden Mazıcı, bunun nedenini cumhuriyetin kuruluş döneminde yapılan iki hataya bağlıyor. Mazıcı, “Sünni Müslümanlığın Hanefi mezhebine gereğinden fazla vurgu yapıldı, onu destekleyen bir Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Anadolu’nun Alevi halkı, Yavuz Sultan Selim’den beri eziliyordu, yine ezilmeye devam etti. Keza Şâfiiler de. Anadolu’nun sahil kentlerinde yaşayan halktan milli müteşebbis yetiştirilmeye çalışıldı. O milli müteşebbisler adam olsun diye, Türkiye’de sürekli kemer sıkıldı, bedelini de tüm kesimler ödedi. “Elit dolaşımı” dediğimizde, elbette burada Avrupa’daki gibi bir aristokrat kesimi anlamamak gerek” diyor.
Mazıcı, Osmanlı ile günümüz Türkiye’si arasında ilginç bir benzerlik kuruyor: “ Cumhuriyet kurulduğunda yüzde 90’ımız köy kökenliydi. Osmanlı’nın memur kesimini gayrimüslimler oluşturuyordu. Anadolu halkı reaya, aralarında birkaç tarlası, ineği olanlar da eşraftı. Anadolu’da ‘Bizi hor görüyorsunuz’ diyen, bir zamanların eşrafı, esnafı şimdi büyük tüccar oldu, sanayici oldu. Bugün ihracatın önemli bölümünü de bu Anadolu Kaplanları gerçekleştiriyor. Üstelik devlet eliyle yaratılan milli müteşebbislerin oluşturduğu TÜSİAD yerine, MÜSİAD’ın çatısı altında bir aradalar. Onların önünü açan AK Parti oldu. Onlar da, konumlarını korumak için AK Parti’yi destekliyor.”
Alevilerin bir bölümünün de aynı şekilde, onlara yönelik açılım sonuca ulaşmamasına, havada kalmasına rağmen AK Parti’ye oy verdiğini söylüyor. Mazıcı, AK Parti’nin önceki seçimlere göre, oy oranını artırmasının bir başka nedenini de, laiklik konusundaki söylemlerinde yaptığı değişiklik olduğunu anlatıyor. Bu kez “Türkiye Cumhuriyeti, laik, sosyal, demokratik bir hukuk devletidir” diyerek, Alevilerin dışında, orta sınıftan, dindar ama laiklikle çatışması olmayan, mazbut Anadolu ailelerinin de oyunu aldığına dikkat çekiyor.
CHP’nin beklendiği ölçüde oylarını artırmamış olmasını da konuşuyoruz Mazıcı’yla. Ona göre bunun en temel nedeni, parti içindeki parçalı yapı ve tutarsızlık. “Programı iyiydi. Kemal Kılıçdaroğlu, çok karizmatik bir lider değil ama munis hali sempati uyandırdı. Baykal’ın ardından oy oranı yüzde 32’ye çıkmıştı. Ama lider değişikliğinden sonra, parti meclisi daha da parçalı bir yapı haline geldi. Milletvekili adaylarının belirlenmesinde de ciddi tutarsızlıklar yapıldı. Liberallerin muhafazakârı, AK Parti’ye yönelince, CHP de ‘Laiklik yanlısı liberalleri nasıl çekebiliriz?’ diye düşündü ve Demirel’den de takviyeli olarak Turhan Tayan, Sinan Aygün gibi eski merkez sağın önemli isimlerini milletvekili adayı yaptı. Daha önce siyasette yer almayan ve açıkça ‘Atatürk ilkelerinin bekçisi değilim’ diyenler, parti yönetiminde göreve geldi.”
Mazıcı, bu tutarsızlıkların seçmeni çok etkilediğine işaret ediyor. Bazı seçmenlerin, özellikle büyük kentlerde “Bu partiyi artık sosyal demokrat ya da solda görmüyoruz” diyerek, Sırrı Süreyya Önder gibi sosyalist bağımsız adaylara oy verdiğini anlatıyor.
“MHP baraj altı kalır”
Aynı şekilde MHP’nin de seçmene güven vermediğini, yeni tip seçmenin beklentilerini karşılayacak söylemler geliştirmediğini söylüyor. Mazıcı barajı, üniter devlet duyarlılığı ağır basan, laik CHP’liler ve İsmail Ağa tarikatı çevresinin desteğiyle zar zor geçtiğini belirtiyor.
“BDP, sosyalist değil”
Mazıcı’ya göre, Türkiye’de kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar büyük şehirlerde BDP ile birlikte hareket eden bağımsızlara oy verdi. Bunun nedenini de sosyalistlerin bu kez seçime, daha önceki gibi Emek Özgürlük Platformu altında girmemelerine bağlıyor. Seçim sürecinde, “BDP, Türkiye partisi oluyor” dediğini hatırlatan Mazıcı, “İlkeleri ve vaatleri bunu yansıtıyordu. ‘Nükleer karşıtıyız, kadın haklarını savunuyoruz, kotamız yüzde 40, adi suçlardan hüküm giyenleri milletvekili adayı göstermeyeceğiz’ dediler. Solcular da bu nedenlerle oy verdi. Ama BDP’nin sosyalist olmadığını görüyoruz. BDP, ‘Türk ulus kimliğine karşı çıkıyoruz. Kimliğimiz tanınsın’ diyor. Ama kendisi de Kürt ulus devleti kurmak istiyor. Makyavelist bir tutumu var. Milliyetçi ama istediği zaman sosyalizmi de İslam’ı da kullanıyor” diyor.
Mazıcı, 12 Haziran seçimleri ile oluşan parlamentoda temsil oranının yüzde 95, yani çok yüksek olduğu değerlendirmesini de yapıyor. BDP milletvekilleri gelmese bile bu oranın yine de yüzde 90 olduğuna dikkat çekiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki pek çok soruna çözüm oluşturacak bir parlamento oluştuğuna inanıyor. Ancak parlamentonun yarısından fazlasının AK Parti milletvekillerinden oluşmasının, demokrasiye etkisi konusunda iyimser değil.
Bütün bunlar ortaya koyuyor ki, yeni tip seçmenin tercihiyle şekillenen siyaset, artık çok farklı bir biçimde tezahür ediyor. Maurice Duverger’nin tanımlarıyla oluşan siyasal partiler yerine, herkesi kucaklayan ‘catch all’ tipi kitle partileri oluşuyor.
Prof. Dr. Nurşen MAZICI Kimdir?
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi, ardından Selçuk Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’nde de lisans öğrenimi yaptı. Siyaset bilimi yüksek lisansı ve doktora öğrenimini İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Doktora tez çalışmasını Londra’da tamamladı. Michigan Üniversitesi’nde Near East and North African Studies’de siyaset bilimi post doktorası sırasında üç yıl, ‘Ortadoğu Ülkelerinde Demokratikleşme Süreci’ üzerine çalıştı ve doçent oldu. 2000 yılında Washington D.C. National Archives’daki belgesel araştırmaları sonucunda profesörlüğünü aldı. Halen, Marmara Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görevini sürdürüyor.
HANGİ KIBLEYE NAMAZ KILACAĞINIZA KARAR VERİN
Seçimin hemen ardından tutuklu vekiller nedeniyle ortaya çıkan yemin krizini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kriz kimin işine yaradı, kimi zayıflattı?
CHP’nin yanlış bir tutum aldığını düşünüyorum. Madem sonunda yemin edeceklerdi, en baştan bu direnci göstermeyip, prestijlerini sarsmamalıydılar. O sırada “Şu an seçim olsa kime oy verirsiniz?” diye yapılan alan araştırmalarında AK Parti’nin oy oranı yüzde 54’e çıktı, CHP yüzde 22’ye düştü. Ardından CHP yönetimi, Sezgin Tanrıkulu’nun Güneydoğu’daki 13 şehit olayıyla ilgili açıklamasının arkasında da durmadı. Aynı araştırma tekrar yapılsa, oy oranı bence yüzde 18’e bile düşebilir.“Hangi kıbleye namaz kılacağınıza karar verin” diye bir söz vardır. Yoksa CHP’nin programıyla ilgili hiçbir sorun yok.
Bu krizle ilgili olarak iktidar partisinin yaklaşımını nasıl buldunuz?
Kriz yönetiminde AK Parti, genel olarak çok başarılı. Burada söylediklerimizden, tanımayan, AK Parti için mükemmel bir parti imajı çıkarır. Evet, parti stratejileri bakımından öyle, ama demokrasi açısından bakıldığında iyi bir gidişatı yok. Şike olayının ortaya çıkması seçim ertesine bırakıldı. Fenerbahçe’nin 25 milyon taraftarı var ve Fenerbahçeliler çok fanatik. Trabzonsporlular da öyle. Eğer bu olay, seçim öncesinde patlak verseydi, Fenerbahçelilerden de Karadenizlilerden de oy alamazlardı. Deniz Feneri davası seçim sonrası başladı, ÖSYM skandalı da.