‘İktidarsızların Gücü’ öksüz kaldı!
Vaclav Havel’in yaşamı, dinmek bilmeyen bir fırtınaya benziyor. Burjuva çocuğu, edebiyatçı, oyun yazarı, entelektüel, rejim muhalifi, önce Çekoslovakya sonra Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı... Bütün bu sıfatlar, 75 yıla sığdı. Adı, demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle özdeşleşmiş Havel, çok başarılı bir yazar olmasa da, öngörüleri doğru çıktı.
T.S. Eliot, “Ayların en zalimi nisan” demişti. Bana öyle gelmez, ama şairdir, bir bildiği vardır. Bu yılın aralık ayı da oraya buraya tırpan vurmakta oldukça enerjik davranıyor. Geçen gün Christopher Hitchens’in ölümü üstüne bir şeyler yazmak gelmişti içimden. Bugün oturdum Havel hakkında yazmaya başladım. Kore’nin Kim’i hakkında yazmasam da olur. Nasıl olsa arkası geliyor.
Havel, 1936 doğumlu. Çok yaşlı öldüğü söylenemez. Ama kanser olmuştu ve bu hastalık, seçtiklerini kolay kolay elden çıkarmıyor. 1936’da Vaclav Havel, özgür bir Çekoslovakya’da doğmuştu. Avusturya-Macaristan Habsburg İmparatorluğu bitmişti. Avrupa’nın en medeni devlet başkanlarından Masaryk öleli iki yıl oluyordu. Bir başka medeni politikacı, Benes iş başındaydı. İki yıl sonra Hitler’in orduları bir direnişle karşılaşmadan Prag’a girdiğinde, Havel bunlardan pek fazla haberdar olamayacak bir yaştaydı; Naziler gider ve Kızıl Ordu gelirken de henüz 10 yaşına bile girmemişti.
Bunlar, Çekoslovakya için dramatik, fırtınalı günler. Komünistler, birtakım dolaplar döndürerek, Sovyet nüfuzu altında, iktidara el koyuyor. (Masaryk’in oğlu Jan Masaryk’in pencereden ‘düşüp’ ölmesi gibi olaylar vb.) Nazi işbirlikçisi rahip Trso’nun savaş yılları boyunca ateşlediği Slovak ayrılıkçılığı bir miktar yatıştı. Derken, komünistler arasında kaçınılmaz bölünme ve tasfiyeler yaşandı. Slansky ve arkadaşları ‘Troçkist’, ‘Titoist’ gibi suçlamalarla idam edildiğinde (1952) Havel daha 20 yaşına gelmemişti. Ama bunları herhalde dikkatle izleyecek ve kaydedecek yaşa gelmişti.
Doğru düzgün işleyen bir sosyalizm olsa, Vaclav Havel buna karşı olmazdı. Zaten sonuna kadar sosyal demokrat denecek yapıda bir adam olarak kaldı. Ama Sovyetik Blok’un her yerinde olduğu gibi Çekoslovakya’da da sosyalizm doğru düzgün işlemiyordu. Onun için Havel’in de olup bitenleri sessizce seyretmesine imkân kalmıyordu. Ailesi varlıklı sayılırdı (zaten öyleydi), ama komünist rejim kurulunca bu varlığa el konmuştu. Ayrıca, Havel kendisi de, gençlik yıllarında, ‘burjuva çocuğu’ olduğu için epey itilip kakılmıştı. Ama onu rejim muhalifi olmaya götüren etkenlerin bu gibi kişiselliğe bağlanacak şeyler olduğunu sanmıyorum.
Militan oyun yazarı
Bir tiyatro topluluğunda ‘ayak işi’ sayılacak bir şeyler yapmak üzere iş bulan Vaclav Havel, böylece 1959 yılında, hayatının seçimini de yapmış oldu. İlk oyunlarını 30’una gelmeden yazdı ve gösterime sokma imkânını da buldu. Oyunlarında ne gibi temaları işleyeceği de bu ilk örneklerde belli olmuştu: Bürokratik yapı, yönetim.
1960’ların sonunda, Çekoslovakya yeniden dramatik yıllara girdi: Dubçek, onun ‘insan yüzlü sosyalizm’ girişimi, Prag Baharı, Sovyetler Birliği öncülüğünde Varşova Paktı ordularının Çekoslovakya’ya ve Prag’a girerek baharı bitirmesi, kışı getirmesi, öğrenci Pallack’ın kendini yakması, Komünist Parti içinde yönetim değişikliği, Husak’ın önderliği (Dubçek’in sürgünü) ve asayişin yeniden tesisi!
Bu, ‘Bahar’ aylarında Havel etkindi. Tanklarla gelen yeni rejimdeyse pasaportu elinden alındığı gibi oyunları da yasaklandı. Böylece o ‘Bahar’la kıyaslanmayacak kadar uzun süren ‘dissident’ (muhalif) hayatı başladı. Bu yıllarda Havel, yönetimin çok iyi bildiği, tanıdığı bir hedefti. Gözaltına alınmak bir rutin haline geldi. 1979-1983 arasındaki dört yılını da hapiste geçirdi.
1980’li yıllarda hayat, eleştirdiği o bürokrasinin insanlara empoze ettiği monoton değişmezlik temposuyla kendini tekrarlaya tekrarlaya ilerlerken birdenbire, beklenmedik, daha önce benzeri görülmemiş bir olay patladı. ‘Demokratik’ Almanya’dan insanlar, ‘dost ve kardeş’ Macaristan’a gidiyor, oradan da Avusturya’ya geçiyorlardı. Bir süre sonra bu ‘tarik’ten vazgeçtiler ve 1989 Kasım ayının sonuna doğru Berlin Duvarı’nı indirdiler.
Bunun üstüne Prag’da ahali Vaclavska Meydanı’na doluştu. Havel de tabii aralarındaydı. SSCB ya da Varşova Paktı’nın bu olaylara müdahale etmeyeceği ya da edemeyeceği belli oldu. Rejim çöktü. Vaclav Havel o yılın son günlerinde, ‘geçici cumhurbaşkanı’ oldu. 1990’da ‘geçicilik’ yerini kalıcılığa bıraktı.
Etten kemikten bir insan
Prag’a 1990’ın sonbaharında bir davet aldım. Bir uluslararası toplantı olacaktı. Toplantıda ne olacağı biraz karışıktı ama önemli bir toplantı olduğu anlaşılıyordu. Böylece, ‘Helsinki Citizens Assembly’nin kuruluş toplantısında hazır bulunduk. Bu örgüt, bundan sonraki hayatımın önemli bir kısmını kapladı.
Toplantının açılış konuşmasını Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Vaclav Havel yaptı. Bu girişimin Batı Avrupalı öncüleri Mary Kaldor, Mient Jan Havel ya da Belgrad’dan Sonia Licht, zaten uzun bir süreden beri Havel’in arkadaşı olmuşlardı.
Benim Havel’i ‘etten kemikten bir insan’ olarak ilk görüşüm bu toplantıda oldu. Ama adını ve yaptıklarını bilmiyordum. Saygı duyduğum bir adamdı. Doğrusu, bir edebiyatçı, bir tiyatro yazarı olarak çok önemli, doldurulmaz bir yeri olduğu kanısında değilim. Yazarlığı bence vasatın üstüne çıkmaz. Ancak, kendini olağan dışı koşullarda bulmuş ve böyle bir ortamda yetişmiş bir yazardır. Bu tür (siyasi) olağan dışı koşullar, yazmayı bir yandan güçleştirirken (sansür, hapis, bütün o tatsız süreçler), bir yandan da kolaylaştırır; çünkü çarpıcı, vurucu konular yaratır.
Bence Havel, saydığım birinci kategoriden sakıncalara aldırmayarak, herkesin sahip olmadığı bir cesaret gösterdi. Gene bence çok başarılı bir yazar olmamasına rağmen, kazandığı ünü bu cesaretiyle hak etti.
Havel’in dedikleri oldu
Cumhurbaşkanlığı sırasında bir Türkiye ziyareti vardır. O sıra benim de Helsinki Derneği’nden arkadaşım Martin Palous, Dışişleri’nde bakan yardımcısıydı. Ankara’da Havel’in istediği bir toplantıya çağrıldım. Özellikle Kürt sorunu hakkında bilgilenmek istiyordu. İnsan hakları mücadelesinin çeşitli örgüt ya da alanlarında çalışan 5-10 arkadaşla bu toplantıda bulunduk. Havel açısından bu, biraz ‘sembolik’ sayılabilir bir jestti.
Cumhurbaşkanlığı 2003’e kadar sürdü. Başından sonuna, adı demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelesiyle özdeşleşmiş bir insandı ve onun için bu konumdaydı. Dolayısıyla Türkiye ile ülkesi arasındaki ilişkilerin gelişmesini sağlamak için buraya gelirken, geldiği ülkenin Kürt sorunu gibi ciddi bir sorunu olduğunu bilmezmiş gibi davranmak da doğru gelmemişti.
Slovakya, Havel’in cumhurbaşkanlığı sırasında ayrıldı, Havel bunun üstüne istifa etti (1992). Ama 1993’te, bu sefer ‘Çek Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı seçildi. Bu, 1998’de yenilendi.
Edebiyatçılığının beni çok etkilemediğini söylemiştim. Öyle. Ama ünlü ‘The Power of Powerless’ makalesi var. ‘Güçsüzlerin Gücü’ olarak çevirebilirsiniz; ama İngilizce ‘power’ kelimesi ‘iktidar’ anlamına da geliyor. Onun için bence nüansı daha iyi veren çevirisi ‘İktidarsızların Gücü’ olabilir. Bu nedenle 1970’lerin sonlarında yayımlandı. Yayımlandığında pek ciddiye alınmadı; ütopik bir şeylerden söz ediyordu. Ama şöyle böyle 10 yıl sonra Havel’in dedikleri oldu. Bu bakımdan, peygamberimsi bir öngörüde bulunduğunu söylemek mümkün.
Bu önemli bir şey. Beni burada öncelikle ilgilendiren şey, öngörünün doğru çıkması değil, Havel’in muhakemesini dayandırdığı sağlam ahlak.
Somut tarihin o ahlakı doğrulamış olması gerçekten sevindirici bir olgu.
Havel’i hep iyilikle anacağız.
|